14 Şub 2015

Özgecan

Kızım onbir aylık oldu. 
Daha doğrusu bir yaşına neredeyse on gün kaldı.
Baba olduğumdan beri, olaylara bakış açım değişti.
Ifade etmek istediğim; olayları yorumlama şeklim farklılaştı.
Bunlardan bir tanesi de, insan karakterinin hangi şartlarda şekillendiği ve değiştiği üzerine.
Bir insanın iyi veya kötü olmasını nelerin belirlediğini çokça merak etmeye başladım.
Sebebi büyütmekte olduğum bebek.

Her bebek bir melek gibi doğmuş iken, sonra hangi şartlar ile katil olabiliyor, vahşileşebiliyor?

Ben her insanın genlerinde eşit miktarda iyilik ve kötülük olduğuna inananlardanım. 
Ben her ırkın ve milletin de eşit miktarda iyilik ve kötülük olduğuna inananlardanım.

Bana göre özgecan'ı katleden vahşilerin Türk, Müslüman, Mersin'li olmalarıyla vahşilikleri arasında bir ilişki yok.

Mesele içinde yaşadıkları coğrafyanın bu yaptıkları kötülükleri, ne ölçüde beslediği, yorumladığı ve karşıladığı ile ilgili... Tıpkı Nazi Almanyası, tıpkı Sırplar, tıpkı Kızıl Khmerler dönemi gibi... Şiddetin ulusal bir boyut alması tek fark.

Yüzleşmemiz gereken acı gerçek bence bu noktada başlıyor...

2000'li yıllar Türkiye'si maalesef yaşadıklarımızın çokça olduğu bir iklime sahip...

Ve bu iklimin, benzer olayları ama'landırma kapasitesi bir şekilde yenilerini tetiklemeye devam ediyor...

Yaşanılan hadiseyi kalıplaşmış kelimeler ile anlatmak mümkün değil...

İşin acı tarafı ise,

Bu insanlık değil dedikçe,

İnsanlığın bize yeni vahşetler yaşatarak,

"Hayır insanlık tam da bu" demesi...

Düşüncem şudur ki;

Ortaçağ kafasını ortaçağ hukuku ike yargılamak gerek,

Çağdaş olmanın zamanı mı sizce?

24 Eyl 2014

Sebepsiz ara!

Birden blogumu açmaya karar verdim,
Tekrardan!
Meğer en son 23 Nisan'da yazmışım!
Ne uzun bir ara vermişim,
Belki de 2010'dan bu yana bir ilk...

Sebebi var mı; hem var hem yokgillerden!

Tek meşgalem Pelin oldu, evet evet, sanırım en çok bu yüzden,

Biraz da yazmaya, kendimle yüzleşmeye pek cesaretim olmamasından!

Neden mi?


23 Nis 2014

Yine Yeniden An'lar

Vedat Türkali'nin daha önce bir kitabını okumuştum. Bu ikincisi. Bu seferki hediye.

Mavi Karanlık.

Kitabın henüz ilk sayfasındayım.

Bir baba kapıyı açtı, karşısında kızı.

Ben de aslına bakarsanız 3 Mart'ta kapıyı bir açtım, Pelin geldi. Daha doğrusu doğdu.

Baba olmak, hele ki kız babası olmak çok acayip bir duygu derlerdi de inanmazdım...

Cidden öyleymiş... 

Şimdi detaylarına girip, işi duygusallığa bağlamak değil amacım...

Sadece kitaptaki baba kızıyla karşılıklı bira içmekteydi, tam bu yazıyı yazmaya niyet ettiğim an'da.

Acaba dedim bu anları yaşayacak mıyım, yaşarsam neler konuşuruz...

Sanırım ona aktaracağım felsefe dolu sıkıcı tavsiyelerden ilki, 

Nietzsche'nin de söylediği üzere;

Hayatın aslında geçirilen güzel an'ların toplamından ibaret olduğu gerçeği olacaktır...

Yazı dağıldı...

Sanırım toparlayamayacağım...

Uzun süredir yazmamanın böyle bir diyeti olacaktı elbet...

En iyisi kaldığım yerden okumaya devam edeyim ben...

Gerçi son zamanlarda okumak da benden gitti sanki...

Hayırlısı diyelim iyisi mi...

Hala okuyucum varsa,

Selam eder, gözlerinden öperim....

19 Şub 2014

Fasıla

En son 26 Ekim'de yazmışım...

Marigolt hotel, hayatımın tatili filmini ikinci defa seyrediyorum...

İçinde Hindistan olmasından mıdır bilmiyorum bu filmi seviyorum, bana iyi gelmişti, yine öyle oldu...

Bazen bir an önce  yaşlanmak istiyorum... sanki yaşlanınca insan daha bir kendisi oluyor...

Bu akşam yıllar önce almış olduğum cemal Süreyya, sevda sözleri şiir kitabını okumaya başladım...

Özellikle bir şiir için.

Kafam karışık.

Hindistan'da olmak isterdim şu anda.

Yanımda uzun uzun yürüyebileceğim bir ayakkabı,

Bir de zengin ruh ile...



26 Eki 2013

Pazarlık!

Elimde Gündüz Vassaf'ın deneme kitabı "Mostari" var...

Çok akıcı, neredeyse bir günde yarıladım bile....

Yazar tarihi Mostar köprüsünü kendisine mesken tutmuş, kağıdı kalemi elinde konaklıyor...

Mostar'a gitmiş biri olarak, her gün ne kadar çok turistin bu köprüden geçtiğini bizzat biliyorum.

Gündüz Vassaf özellikle buraya gelen Türk turistlerin de tutum ve hallerinden bahsediyor ki, benim de çoktandır dikkat ettiğim bir husus tekrar zihnimde canlanmış oldu.

En pahalı fotoğraf makinelerine sahip olan Türklerin aynı zamanda en çok pazarlık yapan ve nehre atlayan gençlere en az parayı veren millet olduğunu anlatıyor kendi gözlemlerine dayanarak...

Balayında Bali'ye, sonraki yıllarda da Tayland ve Vietnam'a giden ben en son Asya seyahatimi arkadaşım Bayram ile birlikte Hindistan'a yapmıştım...

İlk üç seyahatimde neredeyse su alırken bile pazarlık yapmıştım.

Ancak Tayland'da yaşadığım bit anekdot, bu yazıyı yazmama sebebiyet vermiş hızlandıran bir öğedir denebilir....

Başkent Bangkok'ta konaklayan çoğu turist gibi biz de günübirlik "Floating Market" turu satın aldık.

Tur sırasında nehir üzerinde hızla giden küçük kayıklara biniyorsunuz ve bu esnada sizin fotoğrafınız çekiliyor.

Bu fotoğraflar turun sonunda, otobüse binmeden önce satın almanız üzere size gösteriliyor.

Biz de tabağı çok beğendik ve satın almak istedik.

Tabi ki usulden fiyatı sorduk ve ben hemen pazarlık yapmaya yeltendim.

Tam o sırada tur rehberimiz bana oraya konmuş bir yazıyı gösterdi.

Belki inanmayacaksınız ama Türkçe;

"Pazarlık Yok" yazıyordu...

Bu olay memleket insanımızın pazarlık yapmada geldiği noktayı anlamamı sağlamış oldu!

Bayram asker arkadaşım. tanıdığım gönlü en zengin insanlardan biri.

Onunla Hindistan'da gezerken ise bir şekilde Bayram'ın gönlü zenginliği, önce pazarlık yapmayı bırakmamı, sonrasında ise bahşiş tutarlarını yükseltmemi sağladı.

Neticede anladım ki, pazarlığını yaptığımız meblağlar cidden çok düşük ve bu insanlar bu küçük paralar ile yaşıyorlar ve mutlu oluyorlar.

Gündüz Vassaf'ın yazdıkları bu konuyu bir daha düşünmemi sağladı.

Tüketimde sınır tanımayan biz Türkler, her nedense iş bahşiş vermeye geldiğinde cimri veya pazarlık söz konusu olduğunda ise aslan kesiliyoruz.

Elbette dünyanın her ülkesinde bir turist fiyatı, bir de lokal insan fiyatı oluyor. Ancak bu Türkiye'de de böyle ve bunu bir turist olarak indirme çabamız artık global bir gerçek durumunu almış gözüküyor.

Dünyanın geri kalanından çok akıllı olmadığımız gerçeğini kabul edecek olursak, milletçe pazarlık işini abarttığımız gerçeği ile yüzleşmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyorum.

Tamam "Pazarlık yapmak sünnet." ama o kadar da değil!

23 Eki 2013

Berk.

Woody Allen'ın "Whatever Works" filminin başında kahramanımızın yaklaşık beş dakikalık bir söylevi var. Daha doğrusu Woody Allen'ın diyelim.

Sözü edilen, bir çok öğretinin,  "insanların mükemmel" olduğu yönündeki görüşü temel alarak hata yapmış olması.

Özetle kahramanımız, insan ırkının hatalı kodlara sahip olduğunu ima ediyor.

Bırakın kişiden kişiye değişebilecek bir görüş olmasını, felsefelerin bile bu konuda fikir birliği olmadığı düşünülürse, üzerinde kimisinin çokça düşünebileceği, kimisinin de "hadi canım sen de " diyecekleri bir söylem ile karşı karşıyayız.

Şimdi buraya nereden geldin şeklinde sorular olabilir. İnanın yüzlerce defa bu noktaya gelmiş olsam da, bu düşünceleri güncel olarak yazdırtan hikaye, bir kaç gündür gazetelerde ve televizyonlarda ( muhtemelen, aslında seyretmedim) süregelen bir haber ile ilintili.

Olayın dramatik ve belki de trajik hikayesinin dışında oluş biçimi ve sonrasındaki "anne"nin söylemleri sanırım bir çok kişinin kanının donmasına ve nefret enerjisi ile yüklenmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum.

Yeni doğan ve babasız bebeğini bayram tatilinde evde bırakarak, ailesini Adana'ya görmeye giden öğretmen bir annenin, bayram tatili sonunda açlıktan ve susuzluktan ölmüş bebeğini hastaneye götürmesi sonucu, bahsettiğimiz olayın ortaya çıkmasını sağlamasından bahsediyoruz...

Cümleyi serinkanlı okumak pek kolay değil sanırım.

Aslında yeni doğmuş bebeğinden kurtulmak isteyen anne öyküleri basında fazlasıyla yer alıyor. Bu anlamda bir ilk değil belki ama olayın meydana geliş şekli, sanırım bu habere asıl değerini veren olgu!

Az önce yazdığım cümledeki kelimeleri şimdi ayrı ayrı yazıyorum;

Anne,
Bebek,
Kadın,
Aile,
Öğretmen,
Bayram,
Tatil,
Açlık,
Susuzluk,
Ölüm.

Bu kelimeleri bu olay dışında bir araya getirebilecek başka bir hikaye olduğunu sanmıyorum.

Haberin detaylarına girmek istemiyorum.

Anne, ailesinden habersiz gayrimeşru bir ilişki ile sahip olduğu yeni doğmuş bebeğini, ailesinin korkusu ile evde bırakarak Adana'ya gidiyor...

Sonrası malum!

Burada anneyi canilikle suçlamak sanki işin en kolay yolu gibi. Belki de öyle zaten.

Ama çok az da olsa benim aklıma bir seçenek daha geliyor.

Hani çoğu insanın aklından türlü vahşi, ipe sapa gelmez düşünceler gelir; ancak her "normal" insan gibi bunu yapmaz ve güler geçer ya;

Burada anne sanki ortaya çıkacak sonucu bilmiyormuş gibi yaparak, bebeği evde bırakıyor ve döndüğünde...
Kendisini buna inandırmış olabilir mi?

"Gitmeden iki biberon mama vermiştim" ifadesi...

Bu olayı yaşarken ruhunda meydana gelen tahribatlar sebebi ile yapmış olmasını düşünmek işin en kolay ve rahatlatıcı şifresi...

"Evde kaybolan bileziği, eve gelen temizlikçi çalmıştır" söylemi kadar kolay ve sindirilebilir bir çözüm...

İnsanoğlunun, zihninin karanlık dehlizlerinde daha ne gibi hatalar sakladığını düşünmek! veyahut da hiç düşünmemek!

İçinde canavarlar saklayan,

Bu canavarları kamufle etme yeteneğini nesiller boyu geliştiren,

Yan yana yaşama kültürünü edinen,

Adını toplum kayan,

Gelmiş geçmiş en korkutucu zihin olan,

İnsan!

Karşısındakine,

" Önce insan ol"

Şeklinde çıkışanları uyarmak isterim,

Bu isteğinizde kararlı mısınız?

20 Eki 2013

Kaos!

Karanlık,

Umutsuz,

Mutsuz,

Kaotik,

Soğuk,

Bir hücre.

Tavan yüksekliği en fazla bir metre...

Büyüklüğü, iki, bilemedeniz üç metrekare.

Ölümden hemen öncesi neredeyse.

Kulaklarınızda çığlıklar.

Sessizliği delip geçen.

Yatacak yer yok,

Tuvalet yok,

Battaniye yok,

Ve yerler ıslak.

Bahsettiğim yer Budapeşte'de ziyaret ettiğim Terror House'ın bodrum katındaki işkence ve hapis hücreleri...

Cumartesi gecesi yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp uyuyamama nedenimin bir yarısı.

Diğer yarısı ise o gece bitirmiş olduğum,

Bana, size az önce izah etmeye çalıştığım hücredeymişim hissini veren malum kitap.

İlkokuldan bu yana sürekli kitap okumuş bir kişi olarak,

Şimdiye kadar içime bu denli umutsuzluk, kaos ve endişe zerkeden bir kitap daha okumamıştım desem yalan olmaz.

Roman kahramanı Winston ile aynı yaşta, yani otuzdokuz yaşında olmamın da etkisi midir bilinmez, okurken nefes alamadığım anlar oldu...

dün gece bir türlü uyuyamamama, hatta yatakta terlememe neden olan şey ise,

Winston'ın işkence gördüğü odayı, neredeyse, ziyaret ettiğim müzede kendi gözlerimle görmem oldu...

Bugüne kadar çevresine pek çok kitap önermiş birisi olarak,

Size ilk defa okuduğum bir kitabı önermeyeceğim...

İyisi mi,

En azından siz,

Bu "karanlık ütopya" dan habersiz kalın,

Mutlu kalın.