28 Ara 2010

Tam tur

Sonunda dünya güneşin etrafındaki bir turunu daha tamamladı.
Dünyanın kendi etrafında dönmesini kutlamaz iken, güneşin etrafında dönüşünü neden kutluyoruz hala anlamış değilim.
Yaşadığımız  365 ve bir de varsa artık günün her birini önemli hale getirmeye çalışmakta biz insanoğlunun üzerine yok galiba.
Anneler günü,
Babalar günü,
Sevgililer günü,
Doğum günü,
Vs..
Her şeyin sıradan olmayanını seçmeye çalışan insanlar günlere de isimler vererek farklılaştırmaya çalışıyorlar.
Bana kalırsa insanoğlunun en büyük üzüntüsü aidiyet konusunda yaşadığı eksiklik hissiyatı.
Sürekliliği olmadığını bildiği bir hayatı olabildiğince önemseme ve bunu sağlayacak hamleler yapma çabası gibi geliyor hayat bana.
Ruhumuz bile vücudumuza ait değilken, neden her şeyi kendimize ait kılmaya, özelleştirmeye veya farklılaştırmaya çalışıyoruz.
Oysa ki her şeyin sırrı basit olmakta. Ne kadar basit o kadar mutlu.
Kök salmaya veya derinleşemeye neden gerek olsun? Birazdan dalganın geleceğini bile bile kumdan kale yapmanın kime ne faydası var?
Hayatı bir kalıp peynir olarak görmektense, örgü peyniri gibi parçalara bölerek , her bir saçağından en yalın haliyle zevk almak ve yaşamanın doğrusu olduğuna inanıyorum.
Bu hayatta mutlu olmanın yolu starlıktan değil, figüranlıktan geçiyor.
Ne kadar az ayrıntı, ne kadar az aidiyet, ne kadar az farklılaşma,
O kadar hafif bir zihin.
Ayakların yerden kesilebilmesi için üzerimizdeki ağırlıkları atmamız lazım.
Egolarınızı, hırslarınızı, ihtiraslarınızı atın üzerinizden,
Atın ki huzur bulun.

26 Ara 2010

Dubrovnik

Yaz tatilinizi dağılmış, parçalanmış ve savaş geçirmiş bir ülkeye yapıyorsanız eğer, istediği kadar işin içine yüzme ve güneşlenmeyi katın tatiliniz illaki bir parça politize oluyor. Tabi ki  her romanda , şiirde veya  filmde her birey kendi farklı duygularını yaşıyor ve farklı şeyler hissediyorsa eğer Dubrovnik’te de durum farklı değil. Bu sebeple  Dubrovnik merkezli  seyahatinizde tüm duyguları yaşamaya hazır olun.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tura gidip ben üç ülke gördüm diyerek üç farklı magnet getiren arkadaşınıza öncelikle bir nanik yapın. Zira aslında gördüğümüz yerler bölünmüş olsa da, bana kalırsa hala aynı havayı koklayan ama aralarına çubuk krakerden sınırlar çizmiş bir eski büyük devletin üyeleri. Zaten 4 saatlik mesafede üç ülke kat edip üç ülke görmüş olabiliyorsunuz.
Karadağ ve Bosna'yı daha sonraki yazılarıma bırakıp Dubrovnik üzerinden yürümeye devam ediyorum
Hepimiz seyahatlerimizden sadece fotoğraflar  ve hediyelik eşyalarla dönmüyoruz. Beraberimizde en çok taşıdıklarımız anılarımız ve gittiğimiz ülkelerle ile ilgili kesinleşmiş yargılarımız.
Toparlamak gerekirse önümüzdeki yaz ister deniz turizmi, ister kültür turizmi olsun, kesinlikle adresiniz Dubrovnik olmalı.  Bu satırları yazan kişinin Uzakdoğu takıntısı olan biri olduğu da biline.
Biz 3 yıldızlı Tirena otelde kaldık. Tertemiz bir otel…hemen yakınında çok güzel bir plajı var..kahvaltısı güzel..çok yıldızlı otellere kesinlikle kanmayın. Biz çok mutlu ayrıldık.
Stali grad yani old town yani eski şehir. Her akşam gideceğiniz yer. Şehrin kalbi ve merkezi. En az yarım gündüzünüzü fotoğraf çekimi için mutlaka burada geçirin. Kaleye kesinlikle bayılacaksınız. Osmanlı kente  hiç hakim olamamış ancak vergiye bağlayabilmiş.
Denizi harika olan Dubrovnik ve çevresi Türkiye tarzı kumsallar arayanlar için yanlış adres olduğunu en baştan belirtelim ki kimse bu hayallerle bu tatile çıkmasın. Deniz harika ama hemen hemen her yer kayalık ve taşlık. Bu sebeple yanınızda deniz ayakkabısı götürmeyi sakın ama sakın unutmayın derim.
Lokrum ve Lopud Adaları hem farklı ada ambiansı hem de tertemiz denize girebilmek için ideal seçenekler.  Lokrum Adası içinde küçük bir göl barındıran yemyeşil bir ada. Burada dikkat edilmesi gereken nokta denizin çok güzel fakat fazlasıyla kayalık olması. Bu yüzden denize girerken dikkat edilmeli. Değişik bir tecrübe. Çok hoşumuza gitmişti. Old Town’dan botlar kalkıyor. Ücretler gidiş geliş ödeniyor ve ucuz sayılabilecek meblağda. Lopud ise daha şirin bir ada ve içinde birkaç farklı plajı var. “Sunj Beach” içlerinde Dubrovnik boyunca görebileceğiniz en çok kumu barındıran plaj,  bu nedenle gitmekte fayda var. Bu adaya da Old Town’dan botlar mevcut. Ayrıca tüm adaları içeren öğle yemekli tur seçenekleri de var.
Dubrovnik’te gece hayatı yok denecek kadar az. Bu yönde büyük beklentiler varsa destinasyonu değiştirin derim. Şehre ve plajlara genel bir sessizlik hakim ki bu beni çok memnun etmişti.
Yemek olayına gelince sizleri hayal kırıklığına uğratmak istememem ama dağ fare doğurdu diyebilirim. Özellikle deniz ürünleri konusunda beklentileriniz kesinlikle karşılanmıyor. Sadece kalamarı ızgara şeklinde yaptıkları ıspanak ile sundukları yemek tercih edilebilir. Bunun dışında biz pizzaya doyduk. En çok da “Mea Culpa” da yedik pizzalarımızı. Tabi ki domuz eti dışında et bulmanın zor olduğunu belirtmeme gerek yok.  Bu noktadan hareketle şehirde bir İtalyan havası olduğu gözle görülür biçimde net.
 Çok fazla uzatmak istemiyorum ancak Dubrovnik’i seyahat planlarınızın en başlarına koymanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.
En başa dönecek olursak o dönem kalbiniz ve zihniniz hangi yöne yelken açmış ise besleneceğiniz duygular da o yönden esiyor. Uzun lafın kısası bu şehir sizi her anlamda doyuruyor.

DSC_0251

DSC_0619

DSC_0627

DSC_0588

DSC_0594

DSC_0605

DSC_0389

DSC_0335

IMG_0303

25 Ara 2010

Wi-Fi

Rıfat uyandı. Yanında yatan Aslı’ya baktı. Onu yanağından öptü ve yataktan kalktı. Aslı ile altı aydır beraberdi ve kendisine bunu itiraf etmese de onu seviyordu. Aslı da onu.
Kafiye öleli tam bir yıl olmuştu. Rıfat bu süre içinde onun evini ziyaret etmiş, ailesi ile tanışmış ve hatta hala kapısı kilitli olan odasına bile girmişti. Annesi o günden sonra adeta bitkisel hayat girmişti. Abisi ve babası bir miktar daha sakindiler. Annesi en büyük acının evlat acısı olduğunu söylüyor ve yine susuyordu.
Odası tipik bir gecekondu odasıydı. Bir yatak, bir dolap ve bir halı. 
Rıfat kendisini işyerinden biri olarak tanıtmıştı. Kafiye ile ilgili, çok çalışkan ve dürüst bir kız olduğuna benzer onları mutlu edici birkaç kelime söylemeye çalıştıysa da bunlar hep ağzında gevelenen kelimeler olarak kaldılar.
Evden çıkarken tek tek annesinin ve babasının elini öptü ve haklarını helal etmelerini söyledi. Ayrıca şirket sahibinin Kafiye’yi çok sevdiğini, onunla ilgili kariyer planları olduğunu ve zamansız ölümü karşısında çok üzüldüğünü; bu nedenle de Gayrettepe’de bir apartman dairesini Kafiye’nin ailesine devir edilmesi ile ilgili bir talimat verdiğini, tapu işlemleri için de bizzat Rıfat’ın ilgilenmesi ile ilgili görevlendirme yaptığını belirtti. Ailesi buna karşı çıktıysa da, şirket sahibinin hayırsever bir insan olması sebebiyle kesinlikle bu konuda kararlı olduğunu söyleyerek onları ikna etti. Telefonunu bıraktı ve müsait olduklarında aramalarını rica ederek evden ayrıldı.
Kafiye’nin ölüm nedeni tüm araştırmalara rağmen bulunamamıştı adeta bir anda kalbi durmuştu. Babasının söylediğine göre öldüğünün ertesi günü boyunca beyaz bir güvercin gecekondunun çatısında ayrılmamış ve hepsinin dikkatini çekmişti.
Rıfat’ın artık iki evi vardı ama bu konuda hiçbir üzüntü hissetmiyordu. Onun hayatını değiştirmesini sağlayan Kafiye’yi mutlu edememiş, en azından ailesini mutlu etmeye çalışmıştı.
Zaten oturdukları ev hem ona hem de Aslı’ya yeterdi. Diğer evini de satıp Aslı ile dünya turuna çıkmayı planlıyordu.
Rıfat Kafiye sayesinde tüm sıkıntılardan, yalnızlıktan ve sorunlardan kurtulmanın önce kendi kalbine, daha sonra da bu yoldan başkasının kalbine yapacağı yolculuk ile mümkün olduğunu öğrenmişti. Annesinin ölümünden sonra hayatından sevmeyi ve sevilmeyi çıkartan Rıfat, Kafiye sayesinde yalnızlığının ve mutsuzluğunun panzehirini bulmuş, gözlerinin önündeki perdeyi geç de olsa kaldırabilmişti.
Gezegendeki tüm insanların hayatları birbirleri ile bağlantılıdır. Her birimiz birbirinin yörüngesinde hareket eden uydular gibiyiz. Ayrı olsak da hepimiz birbirimize bir şekilde bağlıyız.
İstanbul’da gecekonduda yaşayan, alışveriş merkezinde çalışan bir kızın varlığı, Sungurlu’nun bir köyünde doğan, Ankara’da okuyan, evlenip boşanan, hayatın anlamını arayan ama bulamayan bir orta yaşlı erkeğin hayatını değiştirmek üzerine kurulmuştu.
Rıfat’ın rüyasına girdiğinde Kafiye bu dünya’daki varlık nedeni tamamlamış ve terk-i diyar etmişti.
Kafiye Rıfat’ın hayatını değiştirerek dolaylı olarak gecekonduda yaşayan ailesinin hayatını değiştirmiş ve onların geri kalan hayatlarını kaloriferli bir dairede geçirmelerini sağlamıştı.
Rıfat bundan sonra her gece rüyasında Kafiye’yi görmeyi dilese de bunu hiçbir zaman gerçekleştiremedi.  Ama tüm ilişkilerinde önce kalbine yolculuk yapmayı hiç unutmadı. Başka insanları aldatmanın veya kandırmanın en başta kendimizi kandırmaktan ibaret olduğu düşünerek kalbini ve de zihnini hep temiz tuttu. Kalbinden zihnine duygularını yansıtan bir ayna kurdu ve bunu güzleri aracılığıyla tüm insanlara aktardı.
Zaten bundan sonraki hayatını da eşi Aslı ve kızı Kafiye ile mutlu bir şekilde geçirdi.
Kafiye’yi her bayram Gayrettepe’de oturan uzaktan akrabalarına el öptürmeye götürmeyi hiç ihmal etmeden.

23 Ara 2010

Yol

Rıfat hiç çekinmeden Kafiye’nin elini tuttu.
Meraklı gözlerle olup biteni kavramaya çalışıyordu.
Bazen hiç tanımadığımız insanlar üzerlerimizde beklenmedik etkiler bırakır ve kendilerine o kadar inandırırlar ki söylediklerini yargılamadan yapar halde buluruz kendimizi. İşte kendi durumunu tam da buna benzetiyordu.
Yağmur hafiften çiselemeye başladı. Sonrada hızlandı. Artık sağanak biçiminde yağıyordu.
Islanmak belki de o güne kadar kimseye bu çifte yakıştığı kadar yakışmamıştı. Sırılsıklam olmuşlar ancak bu onların gözlerindeki mutluluğu hiç bozmuyor, adımlarını hızlandırmıyordu. Adeta ikisi de bunun keyfini çıkarıyorlardı.
Rıfat üniversitede okuduğu ve yine çok bunaldığı günlerden birinde Kızılay’da benzer bir yağmura rast gelmiş ve bugünküne benzer bir mutluluğu ancak bu defa yalnız biçimde yaşamıştı.
Ağaçlı yolda yürümeye devam ettiler. Kafiye hiç konuşmuyordu. Sadece arada göz göze geldiklerinde mutlu olduğunu belli eder bir gülümsemeyle “ Bana güven ve yürümeye devam et, sakın korkma, bu yol sevgi yolu” dermişçesine bir bakış atıyordu.
Sonra birden Rıfat aslında yürümediklerini, sadece altlarındaki yolun geriye doğru hareket ettiğini anladı.
Kafiye konuşmaya başladı:
 Kalbine hoş geldin. Az önce seninle uzun bir yol kat ettik. Belki farkında değilsin, bu yol aslında senin yolun ancak sen bunca yıldır bu yolu hiç kullanmadın, kullanamadın. Neden kullanmadığının cevabını kendi içinde aramalısın. Ama şimdi değil, ben yokken. Bu yolun en önemli özelliği, diğer tüm yolların aksine hepimizin içinde aynı şekilde yer alması. Diğer anlamda hayatımız boyunca kat ettiğimiz tüm yollar bize özel, bizim çizdiklerimiz iken, içinde bulunduğumuz yol diğer insanlarla buluşabildiğimiz ve beraber hareket ettiğimiz tek yol.
Kayıtlara göre sen bu yolu en son oniki yaşında annenin öldüğü gün kullanmışsın. Bu da çocukluğuna denk düşüyor. Benim görevim de işte tam burada başlıyor. Bana belirli aralıklarla bir rapor gelir. Bu rapor kalbine giden yolu çoktandır kullanmayan insanların tespitine yönelik. Bir süre seninle bu gezintileri beraber yapacağız. Bu yolu tek başına kullanabildiğini anladığımız anda benim görevim de sona ermiş olacaktır, dedi ve sustu.
Saat çaldı. Rıfat alarmı hızla kapattı ve tekrar uyumaya çalıştı. İş , patron vs. hiçbirşey umurunda değildi. Kahretsin ki en can alıcı yerde uyanıvermişti.
Yatağından kalktı. Yapması gerekeni çok net biliyordu. Alışveriş merkezinin açılmasını bekleyecek ve doğru Kafiye’yi görmeye gidecekti.
Hayatları istediği gibi gitmeyen, ama bu gerçeği kimseyle en başta kendileriyle paylaşmayan, görmezden gelen insanların; bu acı gerçekleri ile yüzleştiklerinde o güne kadar uyuşukluk içinde geçirdikleri günleri, ayları, yılları bir çırpıda unutup, olağanüstü bir istek ve azimle şimdi de her şeyi  hemen bir anda değiştirmeye çalıştıkları zamanlar ki gibi kararlılığa sahip hissediyordu kendisini.
Bu hissiyatı insanlara genellikle karşılarına çıkan davetsiz misafirler verirdi. Bu insanlar daha sonra belki hayatlarımızdan çıkar ancak verdikleri mesajlar kalıcı olurdu.
Zaten hepimiz birbirimize istemeden de olsa bir çok şey öğretmiyor muyduk hayatlarımızda.
Rıfat’ın o dakikalarda bilmediği tek şey ise Kafiye’nin bir daha alışveriş merkezine gelmeyeceğiydi.
Gelmek istese bile.

21 Ara 2010

Rüya

Rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı anlar vardır ya.
Uyanmak istemediğimiz, uyanınca her şeyin biteceğini bildiğimiz,
Sonra rüyada olduğumuzu anladığımız halde devam etmesini istediğimiz,
Oyun kağıdından kale yaparken, bir sonraki kağıtta artık kalenin iyiden iyiye yıkılacağını anladığımız o son kağıttan bir önceki kağıtta yaşadığımız mutluluğa benzer,
Tatilin son günü denizin hep en dalgasız ve berrak olduğu o günde denize en son girdiğimiz anda yaşadığımız hüzne beş kala sevinçleri gibi buruk,
Bayramın birinci günü akşamı, üçüncü ve dördüncü günün hiçbir zaman o ilk günkü neşe ve saadeti taşımayacağını bildiğimiz ama ilk günün sevinç ve coşkusunu hala yaşadığımız o anda,
Yeni aldığımız ayakkabıyı giymek için sabırsızlandığımız ama giydiğimiz anda bir daha eskisi gibi olmayacağını ve süratle kirleneceğini ve tozlanacağını üzülerek düşündüğümüzde,
Uçaktan inerken, koltuğumuzdan kalktığımız anda, artık o uçak için eski bir yolcu olduğumuzu anladığımız ve apronda uçağı bekleyen yeni yolcuları gördüğümüzde uçak ve mürettebatına karşı pişmanlık ve kıskançlıkla bakarak, kendi yolculuğumuzun sonuna geldiğimizi ve aslında gerçek yolculuğu yapanın uçak ve pilotu olduğunu ve millerimizin bu sürekli uçuşa yetmediğini ve hiçbir zaman da yetmeyeceğini idrak ederek o ana kadar gösterdiğimiz çabaya üzüldüğümüzde,
Sevgilerimizin ve dostluklarımızın aslında günden güne azaldığını, insanların sadece kötü günlerimizde yanımızda olduğunu, bunun aslında matah bir şey olmadığını, yasa iştirak etmenin kişiye destekten ve sevgiden değil de, eşlik edene sadece kendini iyi hissetirmesinden ve kendisinin o an daha iyi olduğundan ve kendisinin de bu duruma düşebilecek olmanın verdiği üzüntü ve korkudan kaynaklandığını ve gerçek sevenlerin tam tersine mutlu ve iyi günlerde belli olduğunu geç de olsa anladığımız o günlerden birinde,
Şunu düşünmeye başladım;
En iyi filmden, serinin dördüncü bölümünde sıkılmış iken, hepimiz sonunu bildiğimiz filmde bu kadar içten oynamaya ne kadar da hevesliymişiz meğer.
Rıfat terler içinde kalktı.
Kafiye yanındaydı. Terini siliyor, ona su içirmeye çalışıyor ama hiç konuşmuyordu.
“ Kafiye neden beni bunca sene beklettin” dedi.
“Hadi uyu, bunları düşünmek ve konuşmak için çok vaktimiz olacak” dedi Kafiye.
“Bugün senin gerçek yaşamının ilk günü. Bugüne kadar sen sadece nefes aldın, yemek yedin ve uyudun. Şimdi artık kendini tanıma vaktin geldi. Seninle şimdi bir yürüyüş yapacağız. Sakın korkma gideceğimiz yeri ben çok iyi biliyorum. Her gece mutlaka ziyaret ettiğim bir yer. Sakin ol ve gerçeklerle yüzleşmeye hazır ol” diyerek Rıfat’ı tekrar yatağa yatırdı.
Rıfat gözlerini açtığında ağaçlarla kaplı bir yoldaydı. Kafiye;
“Tut elimi”dedi.


IMAG0093

17 Ara 2010

Domatesin Kilosu Ne Kadar?

Eskiden ama çok eskiden değil, çocuk iken yani Ankara’da oturduğumuz yıllarda cumartesi günleri bizim Pazar günümüzdü.
Pazara gitmek veya gitmemek üzerine uzun uzadıya düşünülmesi gereken bir tercihti. Şöyle ki, ya  pazara gitmek, yorulmak, bu süre zarfında sıkılmak ya da pazara gitmemek ancak Pazar dönüşü babamın beni tek başına gönderdin, bunca şeyi tek başıma taşıdım bakış ve davranışlarına göğüs germek gibi iki tercihim bulunmakta idi.
Pazara gitmediğim durumlarda yapılacak en puan kazandırıcı işlem babamın otobüsten veya dolmuştan inişini gözleyerek, indiğinde koşarak aşağıya inmem ve aldıklarını eve kadar taşımasında yardım etmemdi ki; tek başına bu bile hiçbir işe yaramaz sadece babama” evet pazara gelmedim, ama bu yüzden kendimi kötü hissediyorum ve bak yine de yardım etmeye çalışıyorum” mesajı vermemi sağlardı.
Çankaya pazarı cumartesi günleri Basın Sitesine kurulurdu. Bizim evimize de otobüsle yaklaşık onbeş dakikalık bir mesafedeydi.
Pazar konusunda değişmez ritüellerimiz vardı.
İlk önce pazarın geneli gezilerek bir fiyat araştırması yapılırdı. Bu kısa turun ardından babam o hafta için “bu hafta pahalı” veya “geçen hafta ile aynı” benzeri yorumlar yaparak beni bilgilendirir ve daha o günden piyasa ile ilgili King Teoremi”ne benzer saptamalarda bulunmama yardımcı olurdu.
Pazara gitmek belki çok iddialı olacak ancak insanları tanımak veya gözlemlemek için kaçırılmaz fırsatlar barındırırdı bünyesinde.
Bir defa rock konserine gelmiş gençler gibi gayesi belli insanları ihtiva ederdi bünyesinde. O an orada bulunan insanların tek amacı iyi müzik dinlemek değil, iyi domatesi en ucuza almaktı.
Bu zor ve uzun bir yolculuktu. Uzun yıllara dayanan bir Pazar deneyimi şarttı.
Benim orada bulunmamın amacı tabiî ki bu Pazar analizinde babama yardımcı olmak değil, yaz ayı ise karpuz ve kavunu, geri kalan aylarda da patates ve soğanı taşımamdı. Bu anlamda babamın fiyat araştırması sürdükçe bu bende bir yılgınlık yaratır, davranışlarıma yansır ve açıkçası oyundan düşerdim.
Babam bu mesajı aldığında en kısa yoldan yükte ağır, pahada hafif şeyleri alıp beni buluşma istasyonumuza gönderirdi. Benim açımdan zevkli kısım burada başlardı. Gelen geçene bakmak, kendi profilimde çocuklarla göz göze gelmek, pazarcıların bağırışlarını izlemek gibi seyrine doyum olmayan eğlencelere dalardım.
Bu Pazar ziyaretlerimizde babamla yaşadığımız en komik olaylardan bir tanesi, babamın kavun satan bir pazarcıya, kilo ve adet ile satışlarında yanlış bir satış yaptığını göstermesi ve bu hesaptan saat iki gibi de olsa onu döndürmesiydi. Zavallı kavuncu sabahtan beri yanlış hesap yapmış ve zarar etmişti.
Aranızda hala pazara gidenlerin olduğuna eminim, hatta babamın hala her hafta gittiğini biliyorum.
Maalesef ben bu zevkten çoktandır uzağım. Migros’tan kalitesiz sebze ve meyveler alarak devam ediyorum hayatıma.
Ama çocukluğumda iz bırakan bir Pazar gününü paylaşmak istedim.
Bu benim üçüncü duygusal antikacılık denemem oldu.
Sanırım yaşlanıyorum.

14 Ara 2010

Balık

Digitürk’te müzik yayını yapan kanallar arasında en sevdiğim 447 no’lu Yoga Kanalı.
Sadece bu kanalda değil diğer kanallarda da bildiğiniz üzere akvaryum görüntüsü var. Her renkten ve çeşitli cinsten balık bir o yana bir bu yana yüzüyor. Benim bu balıklar arasında en çok ilgimi çeken hızlı bir şekilde hareket ederek ekranı boydan boya kat eden sarı renkli olanı. Belki benim mizacımda bu balığa benzediğinden olsa gerek aramızda bir yakınlık hissediyorum onunla.
Yalnız ilk defa bu akşam hiç düşünmediğim bir şey aklıma geldi.
Acaba ben mi balıkları seyrediyorum, yoksa balıklar mı beni?
Veya birileri de beni, benim balıkları seyrettiğim gibi seyrediyor mu?
Balıklar doyduklarını bilmezler, istediğiniz kadar yem verin yine de yemeğe çalışırlar.
Acaba insanların da midelerinin hacminden dolayı fiziki anlamda doydukları halde, hala büyük hırslarla paraya ve başarıya giden her yolu mubah görerek hareket etmelerinin sebebi bu doymama hissine benzer bir şey mi.
Onlar akvaryumda yaşıyor biz ise dünyada.
Hayvanları içgüdüsel olarak hareket eden varlıklar olarak görüp kendimizi akla sahip tek canlı olarak görüyoruz.
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumaya başladığım Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” kitabı ile meşgulüm bu hafta. Kitapta Avustralya yerlileri Aborjinler’in hayatı ve bu hayatın içine giren Amerikalı bir doktorun yaşadıkları, daha doğrusu kendisiyle ve acı gerçeklerle yüzleşmesi konu ediliyor. Aborjin’lerin çoğu defa konuşmadan, sadece davranışları ve vücut dilleri ile anlaşmaları telepatik yöntemlerle iletişim kurmalarını anlatıyor söz gelimi bir bölümde. Dünyalarında yalan olmadığı için, kalpleri ve zihinleri de bu ölçüde açık oluyor.
Hani biz de deriz ya, yakınlarımız için, bakışlarımdan ne demek istediğimi anlar diye. Demek ki sebebi buymuş, şimdi anlıyorum. Daha az yalan attığımız kendimizi daha rahat ifade ettiğimiz insanlar bizi daha iyi anlıyorlar , zira onlara karşı kendimizi kısmen daha çok açıyoruz.
Neyse ki küçük beyinli balıkların ne yalan , ne de fazla söze ihtiyaçları var. Onların tek gayesi doymak ve eko sistemin onlara yüklediği görevi ifa etmek.
Bu yazıyı okuduktan sonra çevrenizdeki balıklara dikkat edin bulunduğunuz akvaryumda.
Ne kadar çok şey konuştuklarına ama ne kadar az şey söylediklerine.
İnsanın ikinci kanalından hiç çıkmayası geliyor.
Ama gel gör ki; ikinci kanalın istiap haddi o kadar da geniş değil.
Bu durumda ne yapmak gerekir. İkinci kanalı hiç açmamak.
Çünkü bu kapı yapısı nedeniyle her kişinin hayatında sadece bir defa açılabiliyor, ve açıldığında kapatılamıyor.
Ve hayatınız bundan sonra hep cereyanda kalıyor.

13 Ara 2010

Ayna

2012 yılında artık mutluluk değil, yalnızlık paylaşıldıkça büyüyen bir olgu haline gelmişti. Moda, teknoloji, gıda ve diğer tüm sektörler adeta yalnızlığa uzun vadeli yatırımlar yapmış ve sonuçlarını 2012 yılında görmeye başlamışlardı.
Evlilikler artmış ancak boşanmaların hızına yetişememişti. Türkiye ekonomisindeki ithalat yönlü büyüme kendisini ilişkilerde boşanma yönünde göstermişti.
Bir çok ürünün ithalat olduğu ortamda acaba gerçekten de ithalat ile boşanmalar ve yalnızlıklar arasında bir ilişki olabilir miydi.
Gerçi Rıfat, hem evli hem de bekar iken kendisini  yalnız hissettiği için bu yorumu kendisiyle bağdaştırmıyor ama genele yaymaktan da geri kalmıyordu.
Rıfat kendisini başkaları ile beraberken çok daha yalnız hissederdi. Kalabalıklardan kaçar, her akşam eve geldiğinde etrafı düşmanlarla çevrili olan bir kaleye sığınırmışçasına mutlu olur hemen kitaplarına dönerdi.  Zaten hiç arkadaşı olmamıştı.
Babasını beş sene önce kaybeden Rıfat’ı kimse arayıp sormazdı. Acaba evren mi Rıfat’a bu yalnızlığı sunuyordu yoksa kendisi mi bunu yaratıyordu bir türlü bilemezdi.
Saat sekizde eve geldi. Ayakkabısını aldıktan sonra bir şeyler yemişti, bu yüzden toktu.  Son beş senedir yaptığı gibi radyoyu açtı. Radyo istasyonunu hiç değiştirmediği için her zamanki radyodaki müzikleri dinlemeye koyuldu. Üzerini çıkardı. Bir oda bir salon evinde bir başına olduğu için, bir yatağı, bir koltuğu, bir radyosu vardı. Televizyonu vardı ama kanal yayını olan herhangi bir bağlantı yoktu. Televizyon sadece sinema filmi seyretmek içindi.
Bu akşam sadece kitap okuyacaktı.
Rıfat buzdolabını açtı ve kendisine pazardan aldığı yeşil büyük elmalardan birini alarak önce yıkadı, sonra soydu. Kabuklarını ve koçanını çöpe attı. Salona geldi, ışıkları açtı ve çok sevdiği koltuğuna oturdu. Kitabını aldı ama elma suyu bulaşan ellerini kitaba bulaştırmamak için önce elmayı yedi. Ayağa kalkarak ellerini yıkamaya gitti. Tekrar yerine döndü ve bu defa kitabını temiz elleri ile kaldığı yerden açmak sureti ile okumaya başlayamadı.
Kitabı açtığında aklına Kafiye geldi. Aklına birisinin gelmesi, özellikle de kitap okurken mümkün değildi. Zaten aklına gelebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Bu neden ve nasıl olmuştu, hiçbir fikri yoktu.
Rıfat o dakikalarda Kafiye’nin bir daha aklından çıkmayacağını tabiî ki bilmiyordu. Bir insanın aklına en son takıldığı an annesinin öldüğü andı. Bu nereden çıkmıştı en ufak bir fikri yoktu.
O akşam ve sonra ki akşamlar aklına hep Kafiye geldi. Bu kadar kısa süre paylaştığı bir insanın aklında bu kadar yer etmesi anlaşılır gibi değildi. Bu Rıfat açısından kuyruğunun çıkması kadar beklenmedik bir gelişmeydi.
Garip olan, hakkında ismini bilmek dışında en ufak bir fikri olmadığı bir kadını bu kadar düşünmesiydi. Açıkça söylemek gerekirse asıl gariplik de burada başlıyordu. Rıfat sanki Kafiye’yi tanımıyor da, içinden birisini çıkarıp karşısına koymuşçasına ezbere biliyordu.
Aynaya bakıyor ve baktığı yerde onu görüyordu.
Ya aynada bir terslik vardı ya da Rıfat’ın zihninde.
Veya en kötüsü ve beklenmeyeni olanların gerçek olması ihtimaliydi.

11 Ara 2010

Koh Samui

Beni blog yazmaya iten en önemli nedenlerden bir tanesi, tanımadığım insanların yazılarımı okuma ihtimalinin heyecanıydı diyebilirim...
Yazılarım arasında en çok okunan ve Google’da en çok aranılan yazıların “Koh Samui” ile ilgili olduğunu “Balayında Koh Samui’mi, yoksa Bali’mi “ yazım yayınladıktan sonra anladım ve,
Bu adaya olan yoğun ilgi sebebi ile, biraz daha detaylandırmaya karar verdim.
Koh Samui, ülkemizde Tayland’ın Phuket Adası kadar ünlü olmayan ama hem Türklerin hem de tüm dünya insanının ilgisinin gittikçe arttığı bir ada.
Koh Samui asında Tayca’da Samui Adası anlamına geliyor.
Bu adaya yönelik turlar ve geziler, genelde ya Singapur ya da Bangkok üzerinden yapılıyor. Bu kadar uzağa gitmişken birkaç yeri gezip gelme açısından doğru bir yaklaşım.
Singapur’u bir önceki sene Bali tatilimizde seçtiğimiz için, Bangkok üzerinden  gidip gelmeyi tercih ettik. 


Burada tercihinizi beklentileriniz belirlemeli. Eğer gelişmiş, alışveriş merkezleri ile dolu ve lüks bir Uzakdoğu şehri göreyim diyorsanız, bağlantınız Singapur üzerinden olsun. Ama daha etnik, yerel unsurları görmek istiyorsanız da mutlaka Bangkok üzerinden gitmelisiniz.
Bangkok’a Türkiye’den uçan birçok havayolu var. Biz direk THY ile uçtuk. Yolculuğumuz 9 saat sürdü. Tayland saat dilimi olarak Türkiye’den 5 saat ileride.  Havaalanında yaklaşık 2 saat bekledikten sonra Bangkok Havayolları ile 50 dakika süren bir yolculukla Koh Samui’ye vardık. Diğer bir seçenek de Thai Airways, ancak biletler bir miktar daha pahalı.
Samui Havaalanı  dünyanın en şirin havaalanı olsa gerek. Ağaçlar içinde sanki bir park gibi. Tropikal ağaçlar içinde bir pisti mevcut.
Eğer sizi karşılayan biri olmayacaksa kapıda sizi istediğiniz yere götürmek için bekleyen onlarca taksi mevcut. Önceki yazımda da belirttiğim üzere birçok Uzakdoğu lokasyonu gibi burada da size söylenen fiyatları minimum üçe bölmeniz gerektiğini tekrar hatırlatayım.
Samui zaten küçük bir ada yani tüm adanın etrafını yaklaşık bir saatte turlayabilirsiniz. Adanın en popüler yeri Chaweng.
Chaweng adanın yaklaşık 7 km uzunluğuna sahip en büyük sahil ve plajınının ismi. Gündüzleri hemen hemen turistlerin çoğu denize buradan giriyor.
Chaweng’in hemen iç tarafında ise bu defa akşam ve gece saatleri içinde tüm halkın ve turistlerin gezdiği, alışveriş yaptığı ve yemek yediği uzun bir cadde var. Hediyelik eşya almak için zaten hemen hemen tek yer burası. Ancak bu cadde çok uzun, yani alternatif çok.  
Akşam yemeklerinizi de büyük ihtimal her akşam burada yersiniz. Daha çok deniz ürünleri restoranları olmakla birlikte, pizzacıdan, Mc Donalds’a, damak tadınızı uygun her şeyi bulmak mümkün. Tabi buraya kadar gelip de deniz ürünleri yemeden gitmek olmaz. Dolayısı ile biz hemen hemen her akşam karides, kalamar ve ıstakozdan oluşan yemekler yedik. Hem de okyanustan yeni çıkmış. Buradaki tek sorun damak tadı ile ilgili. Balık ve deniz ürünleri bizim alıştığımız tatta ve soslar ile yapılmıyor. Daha çok barbekü üzerinde pişiriyorlar. Ancak yine de hepsi çok lezzetli.
Adanın bir diğer plajı da Lamai, burası da gayet güzel ancak Chaweng kadar popüler değil.
Ada da kaldığınız süre boyunca size bir dizi tur alternatifleri sunuluyor. Biz ada turu ve safariyi seçmiştik. Memnun kaldık. Hem adayı dolaşıyorsunuz hem de fillere binebilme, ve bir takım aktivitelere katılma şansınız oluyor.  Bu turlar dahilinde adanın büyük tapınaklarını da dolaşıyorsunuz. Birbirinden renkli bu tapınaklar  bir her yönüyle değişik ve incelenesi geliyor. Tayland bildiğiniz üzere tapınakları ile ünlü bir ülke.
Aslında adayı dolaşabilmek için motor veya jip kiralamak fiyat olarak çok ucuz ancak ben trafik soldan aktığı için cesaret edip kiralamamıştım. Zaten ortalama mesafelere kişi başı 100 Baht’a gidebiliyorsunuz. Dolmuş benzeri, arkasına binilen pikaplar var. Bunlar taksilere göre daha ucuz.
Samui adasının etrafında birkaç ada daha var. Biz Full Moon partileri ile ünlü olan Koh Phangan’a gittik. Yolculuğumuz yaklaşık yarım saat sürdü. Bu ada Samui kadar kalabalık değil ancak backpacker’ların yoğun ilgi gösterdikleri bir ada. Haad-Rin denen bölümünde harika bir plaj var. Bayılacağınıza eminim. Samui tatilinizin bir gününü bence bu adaya ayırın. Bizim yetişemediğimiz "Full Moon" partileri dünyaca ünlü ve inanılmaz eğlenceli olduğunu duyduk...
Dalışa merakı olanlar içinde başka adalara turlar var. Onu da belirtmiş olayım.
Unutmadan Tayland’ın para birimi Baht. Bir Dolar yaklaşık 33 Tayland Baht’ı. Dolarlarınızı adım başı her yerde bozabilirsiniz. Otellerde de bu hizmeti veriyorlar.
Tayland denince akla gelen bir başka olay da tabi ki  masaj. Adanın her yeri masaj salonları ile dolu. 200 Baht yani yaklaşık 6 dolara bir saat süren ayak masajı yaptırarak rahatlama imkanınız ver. Zaten bu kadar ucuz olunca İstanbul’da masaja gideceğinize bilet alıp Tayland’a gitmek bana daha cazip geliyor.
Tayland ile ilgili özellikle bayanların bir önyargısı olduğunu biliyorum. Zira Tayland aslında dünya s.x turizminin de başkenti sayılıyor. Samui’nin bu konuda daha ziyade romantik bir ada olması ve balayı çiftlerini ağırlaması sebebiyle geride olduğunu söyleyebiliriz. Ana cadde dışında birkaç ara sokakta böyle barlar da yok değil ancak çok göz önünde değil.
Tayland genelinde olduğu üzere Samui halkı’da çok hoşgörülü, pozitif ve sıcaklar. Budizm’in getirdiği pozitiflik ve dünya ile barışık olma bilinci sizi de rahatlatıyor.  Hatta İnsanlarda gördüğünüz kaygısızlık kendi hayatlarınızı da sorgulayacak ölçüde hissediliyor. Adanın geçim kaynağı turizm olduğu için turistlerin bir dediği iki edilmiyor. Güvenlik yönünden hiçbir kaygınız olmasın. Ben kaldığım sürece en ufak bir sorun ile karşılaşmadım.
Samui ile ilgili aklıma gelenler kısaca böyle.
Sonuç olarak hele ki Uzakdoğu’ya ilk defa gidecekler için; birçok şeyi ilk defa tecrübe edecekleri ve  ülkemizden tamamı ile farklı bir kültür ve halk tanıyacakları için çok renkli ve eğlenceli bir tatil olacağına eminim.


Not: Ayrıca bakınız... http://ikincikanal.blogspot.com/2010/11/balaynda-koh-samuimi-yoksa-balimi.html
Samui Airport

Seafood

Tapınak

Haad Rin

6 Ara 2010

Sabahattin Ali

Sizi bilmem ama ben ne zaman ki kendi devrinde anlaşılamayan bir insan tanıyayım, bir  parça hüzünleniyorum.
Bunu genellikle düşünce akımlarında ve sanatta görüyoruz.
Biri çıkıyor, bir şeyler söylüyor, yazıyor, çiziyor  ve bunun bedelini ya canıyla ödüyor ya da itilip kakılarak ömrünün kalan kısmını fakirlik ve yokluk içinde tamamlıyor.
Bu günümüz için de geçerli. Kendimiz gibi düşünmeyen insanları kolayca eleştiriyoruz ve çoğunluğa dahil olmadıkları için dışlıyoruz.
Fakat bir gün geliyor görüşleri, eserleri dışlanan insan baş tacı ediliyor, adına kitaplar yazılıyor, hayatları film haline getiriliyor.
Bu söylediklerimi sadece düşünce insanları için söylemiyorum. Kendi ülkesinde suçluluğu ispat edilmeden idam edilen ve suçsuz olduğu anlaşıldığından heykeli dikilen bir kadın bile olabilir pekala bu bahsettiğim.
Peki düşünce olarak herkesin önünde olmak, farkındalığı yüksek olmak ve ileriyi görebilmek ve neticede var olanı sorgulamak bir ödül müdür yoksa ceza mıdır? Bu bahşedilmiş bir yetenek midir, daha açık söylemek gerekirse şans mıdır?
Eğer böyle ise bu ödülün karşılığı hayatını mutsuz yaşamak ve anlaşılamamak mıdır.
O zaman bu ödül müdür?
Ya kabullenenler, her öğretileni, her anlatılanı sorgulamadan kabul edenler, onlar daha mutlu değiller midir?
Bu dünyaya bir şeyler bırakarak giden tüm insanlar yaşarken şanssız, öldükten sonra kıymetli olmamışlar mıdır?
Bunları bana yazdıran son dönemlerde kitaplarını okuma şansı bulduğum ve Türk Edebiyatı’nda yeni  bir sayfa açmamı sağlayan Sabahattin Ali’dir.
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine girdiğim Sabahattin Ali dünyası beni içine çoktan aldı ve hatta bırakmıyor.
Hıfzı Topuz’un Sabahattin Ali Romanı’nı okumakla başlayan yolculuğum, Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna duraklarını çoktan geçti de diğer duraklara doğru hızla ilerliyor.
Bu değerli yazar, düşünce adamı maalesef 41 yaşında hayata gözlerini yummuş. Hem de nasıl olduğu bugün bile net  ispat edilemeyen bir şekilde öldürülerek. Hazin detayını öğrenmek isteyenler Hıfzı Topuz’un kitabını okuyabilirler.
Yazarımızın kaderini belirleyen maalesef düşünceleri olmuş. Ve hayatının en verimli dönemine girdiği yaşlarında hayata gözlerini yummuş.
Bayram ertesi pazartesi günü Milliyet’in başlığı şu şekildeydi” Başbakanlık tarafından Türkiye’nin imajı için Hollywood ayarında bir film çekilecek ve bu film için incelenen senaryoların arasında en önde Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna eseri bulunuyor”.
41 yaşında kim vurduya giden bir insan için ne kadar da acı bir kader değil mi.
Eğer siz de bu değerli yazardan kendi adınıza bir özür dilemek isterseniz bence en iyi yolu bir kitabını alıp okumanız.
Bazı insanlar kolayını seçerler ve kendilerini akıp giden nehrin kollarına bırakırlar.
Bazıları ise Sabahattin Ali gibi olurlar, yüzmeye çalışırlar.

2 Ara 2010

Wikileaks

Malum şu anda bütün dünya “wikileaks” internet sitesinin yayınladığı gizli belgeler ile çalkalanıyor.
Bloğumda siyaset ve politika içeren yazılar yazmama kararını çok önceleri verdim. Şimdi bu siteden bahsetme sebebim de zaten işin başka bir yönü.
Bence bu yayınlananlar Amerika’nın “ikinci kanalı” .
Söylemek istediğim ABD, ülkeler ve politikacılar hakkında düşündüklerini diplomasi gereği aynı diğer tüm ülkeler ve liderleri gibi açıkça söyleyemezdi, bundan sonra da söyleyemez. Türkiye’de bunu yapamaz. Yoksa savaş çıkar ve bütün ülkeler birbirlerine girerler.
Beni asıl ilgilendiren her birimizin iç yüzünün bu şekilde internet üzerinde yayınlanma ihtimalinin sonuçları.
Düşünsenize bir gün kalkıyorsunuz ve sizin eşiniz, dostunuz, iş arkadaşlarınız, müşterileriniz, komşunuz, ve çevrenizdeki tüm insanlarla ilgili tüm düşünceleriniz bir sitede yayınlamış.
Ama bu herkes için geçerli.
Diyelim ki , iş yerinden bir arkadaşınız sabah işe gelmeden önce siteye giriyor ve sitede şunları görüyor:
-           Eylem seni hiç çekemez,
-          Seni çok çirkin buluyor,
-          Geçen gün Aslı’ya seninle ilgili “bundan hiçbir şey olmaz “ dedi

Veya , sevgiliniz ile buluşacağınız gün bir bakıyorsunuz internette sizinle ilgili haberler:
-          Dün akşam sevgilin bir başkası ile birlikte yemek yedi ve sana yalan söyledi
-          Geçen gün annesine “bu çocuk ile ancak evlenilir” dedi.
-          Hesapları hep yarı yarıya ödemene çok bozuluyor ve seni çok cimri buluyor.

Örnekler çoğaltılabilir.
Sizce sonuç ne olurdu? Ben düşünmek bile istemiyorum.
Ben bu skandalın herkes tarafından büyük ölçüde yalanlanacağına ve görmezden gelineceğine inanıyorum.
Zira kimse kimsenin ikinci kanalını görmek veya bilmek istemez.
Öyle olsa sahne yıkılır, herkes dekorun altında kalır.
İşte böyle bir kurguya sahiptir yaşam ve insan.

30 Kas 2010

Rus Salatası

Banyo gününden sonra aldığım olumlu tepkiler üzerine yine bir neslin ortak gerçekleştirdiği başka bir eylemi yazmak konusunda kendimi mecbur hissettim.
Aynı coğrafya içerisinde bu kadar farklı şehirde bu denli yeknesak bir kutlama biçimi olduğunu banyo gününde olduğu gibi çevrem genişledikçe hayretler içinde kalarak anlamaya başladım.
Bir diğerimizin ne yaptığını, neler konuştuğunu, neler yediğini yine şimdiki kadar çok merak ettiğimiz ama “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı programların ortada olmadığı, webcam’lerin evlerimize girmediği o günlerde yine bugün olduğu gibi aynı şeyleri yaptığımızı öğrenmek insanı acayip bir şekilde hayrete düşürüyor.
Yılbaşı akşamlarından söz ediyorum.
Bu özel akşam için çoğunlukla ya aynı şehirde oturan birinci derece bir akraba, ya işyerinden babanın bir arkadaşının ailesi ya da bir apartman komşusu seçilirdi.
Her yıl değişmek suretiyle bir de ev. Örneğin bu sene size gelinmiş ise seneye diğer aileye gitmek bir nevi vatani borç sayılır, adeta dünya kupası bir sonraki  kupayı düzenleyecek şehre verilir gibi gidilen evde bırakılırdı.
Yapılacaklar listesi en az  bir hafta öncesinden tayin edilir, kimin ne alacağı netleşirdi.
Genel teamül gelen ailenin yaş pasta ve kuruyemişi getirmesi şeklindeydi. Gidilen evde tombala yoksa mutlaka gelen aile tedarik eder, bunu tedarik etmekte de bir beis hissetmez, sonraki yıl tekrar kullanılacağı bilindiği için rahat  olunurdu.
Misak’ı Milli sınırları içerisinde tanıştığım hemen hemen her annenin yılbaşı gecesi için şimdilerde “Amerikan salatası” ama o zamanlar için “Rus salatası” diye bilinen mezeyi hazırladığını öğrenmem, banyomuzu pazar günleri beraber yaptığımızı öğrendiğimdeki kadar şaşırttı beni açıkça söylemek gerekirse.
Aklıma şu sorular geldi;
Rus Salatası’nı yılbaşı gecesi için özel kılan neydi?
Bunu hazırlamak zor muydu da bu gece ile özdeşleşmişti?
Malzemeleri pahalı olduğu için mi her zaman yapılmazdı?
Herkes annesine sorar artık.
Durumu iyi olan aileler hindi, idare eden aileler ise tavuk tercihinde bulunurlardı.
Bu kadar muhafazakar (olduğunu iddia eden) bir coğrafyada kopyala-yapıştır metoduyla kültürümüze entegre edilen bu menüyü bir aydınlanma halkası olarak gören ailelerimiz yemeklerini yedikten sonra saatın 12 olmasını beklemeye başlar ve tombalanın başına geçerlerdi. Tombalanın kutusunda mı yetecek kadar pul olmazdı bilemiyorum ancak kartlarımızın çıkan numaralarının üstüne genellikle fıstık kabuğu veya badem konurdu.
Oyun devam ederken piyangonun çıkması ile ilintili hayallerin kurulduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.
Saat 12 olduğunda ışık kapatılır, tercihan değil zorunluluktan TRT açılır ve yeni yıla alkışlar arasında girilirdi. Yalnız anımsadığım kadarı ile bu kutlamalar dansözün biraz gölgesinde kalırdı. Zira yılbaşı demek dansöz demekti. Hatta bir yılbaşı “bu yılbaşı 3 defa dansöz çıkacak” şeklinde tanıtım yapıldığını hatırlıyorum. Şimdi eve gelseler seyretmeyeceğimiz dansözler o zaman için  nedense Victoria Secret’tan çok daha havalıydılar. Her neyse dansöze kanalize olan beylerin kutlamaları da sönük geçerdi.
Sonra ekran yasağı durumuna göre ya İbrahim Tatlıses ya da Bülent Ersoy ekrana çıkardı.
Gecenin devamında ise yavaş yavaş kopmalar meydana gelir, nihayetinde misafir de dahil olmak üzere herkes uyumaya çekilirdi.
Yılbaşının ertesi günü ile ilgili iki temel alışkanlıktan biri;
Milli piyango listesine bakmak,
Diğeri ise kalan Rus salatasını acıktığımızda ekmek içine koyarak, geceden kalma kola eşliğinde yememizdi.
Böyle basit ama mesut günlerdi işte o günler.

28 Kas 2010

İlk temas

Evde tek başınaydı. Bakkalı kapamış, yaklaşık yarım saat önce eve varmıştı. Annesinin köye gitmeden yemesi için kendisine bıraktığı tarhana çorbası ve bulgur pilavını yemiş, Kur’an okumaya koyulmuştu.
Kapı çaldı. Bu saatte kapı genellikle komşular tarafından çalınır, kandil ise irmik helvası getiren, değilse de hoşbeş etmek isteyen bir komşu kadın olurdu genellikle.
Gelen muhtardı. “Annemler köye gitti” dedi muhtara.
Rıfat bu sözlerini söyledikten sonra bir ay kadar konuşmadı. Daha doğrusu konuşamadı. İçinden gelmedi.
Hayatın anlamsızlığı ile ilgili kafa yormaya başladığı ve bir daha da kendisini tam anlamı ile mutlu hissedemediği günler, muhtarın babasının köye giderken arabasını farları yanmayan bir traktöre çarptığını ve annesini maalesef kaybettiğini söylediği an ile başladı.
Rıfat bu bir ay boyunca her hece ağladı. Sonra da hiç ağlamadı. Sanki vücudunun bir ömür için rezerv ettiği gözyaşlarını bir ayda bitirdi. Babasını kaybeder veya çok sevdiği bir kıza kavuşamaz ise ağlayamayacağını düşündü. Bu arada henüz çok sevmenin ve birine kavuşamamanın ne anlama geldiğini bilmiyordu ancak sevmenin ve aşık olmanın iyi bir şey olmadığını hem çevresinden hem de okuduğu kitaplardan anlamıştı.
Belki bu yüzden 40 yaşına kadar da kimseyi sevmedi, sevemedi. Bu konuda bir beklentisi de hiç olmadı.
Rıfat’ın kendisini derslere bu kadar vermesinin bir sebebini de böylece öğrenmiş oldunuz. Annesi öldükten 3 yıl sonra babası evlerine yeni bir anne getirdi, ama zaten Rıfat bu yeni anneye anne diyebileceği yaşı çoktan geçmiş, yeni anne de Rıfat’a oğlum diyebileceği yaşa henüz gelmemişti.  Yeni annesi 21 yaşındaydı. Babası ise annesi öldükten sonra beş yıl yaşlanmış, yeni karısı ile de on yıl gençleşmişti.
Rıfat baba olmamaya da bu sıralar karar verdi. Dolayısı ile evlenmemeye.
Alışveriş merkezlerinde alış ve veriş gibi çift taraflı bir eylem  sahneye konsa da, sadece müşterilerin verdiği, dükkanların da aldığı bir gerçekti. Tek gerçek “para” ise, bunu veren müşteriler, alanlar da dükkan sahipleri idi. Alışverişte bir değer değişimi esastır. Bu ticaretten sonra tekrar alışverişte kullanılabilecek olan para kimde ise alan oydu. Yani dükkan sahipleri.
Rıfat olayları tahlil etmeye ve bir örgü peynirin telleri gibi  her şeyi parçalarına ayırmaya o kadar meyilli idi ki, bu konu da elinden kaçamamıştı.  O yüzden kendisine hiç yeni bir giysi almaz koca bir seneyi aynı giysilerle geçirmeyi çok iyi bilirdi.
Bu yüzdendir ki, Rıfat onsekiz yılda bir ev almış, üç ev parasını da banka hesabında biriktirmişti.
Kafasında bu düşüncelerle içeri girdi. Güvenlik görevlisine ayakkabıcıların nerede olduğunu sordu. Genç adam anlamadığı bir sebepten sırıttı ve “ her katta var, baktığınız bir marka var mı” diye sordu.
Teşekkür ederek üst kata çıktı. Kitaplarını genelde internetten sipariş ettiği markanın önünden geçerken, içerisinin kalabalık olduğunu görerek mutlu oldu. Ona kitap sevgisini Köy enstitüsü mezunu amcası aşılamıştı. İlk kitabı Kuyucaklı Yusuf idi. Zaten bir insanı kitap okumaya alıştıracak bundan daha güzel bir başlangıç olabilir miydi?
Hemen yanında bir ayakkabıcı vardı. Tam ona girecekken Rıfat bir an nefes alamadığını hissetti ve daha kapıdan içeri giremeden kendisini mağazanın dışına attı. Alışveriş merkezlerinde dükkanlara mağaza denirdi.
İlk defa böyle olmuştu. İlginç bir şekilde çıkar çıkmaz geçti. Sonra o mağazaya girmeme konusunda anlamsız bir karar aldı. Pahalı ve zevksiz bir markaya benziyordu. Aslında bunların mazeret olduğunu içeri girememesinin başka bir nedenden olduğunu hissetti ancak sonra saçma bularak tekrar bu nedenlere bağladı.
Tam ters tarafta başka bir ayakkabıcı ilişti gözüne. Hızlı adımlarla bu uzayan işi bitirip hemen buradan uzaklaşmak için emin adımlarla içeri girdi.
Kendisini güler yüzle karşılayan kız” Hoş geldiniz” dedi.
“Merhaba ben Rıfat, kendime ayakkabı almak istiyorum” dedi.
Genç kız gülümseyerek “Ben de Kafiye, nasıl yardımcı olabilirim size” dedi.

25 Kas 2010

Balayında Koh Samui'mi yoksa Bali'mi?

Hemen hemen bir çoğumuz özellikle balayında tropikal adaya gitme konusunda hayallerle büyüdük. Gerek seyrettiğimiz filmler gerekse okuduğumuz kitaplar bu hayalimizin perçinlenmesine sebep oldu.
Ben de 34 yaşına kadar araba taksiti, ev taksiti, bodrum, çeşme vs. derken yurtdışına çıkamamış biri olarak balayında yurtdışına hem de bir adaya gitmeye karar verdim; tabi ki gelinin de oluruyla...
Bu aşamada karşıma Uzakdoğu’da bulunan belli başlı adalar çıktı. Endonezya’nın Bali adası ve Tayland’ın Koh Samui adası, en çok öne çıkan adalar oldu. Aslında Maldivler de ciddi bir alternatif idi,   ama hem  gidenlerin anlattıklarından hem de okuduklarımdan en baştan elemiştim zaten. Zira Maldivler’e gidip de sıkılmayan yok gibiydi.
Sonuçta balayında Bali’ye, sonraki sene de Koh Samui’ye gittim. Ben şimdi kendi fikrimi beyan etmeden önce karşılaştırmalı bilgiler vereceğim ki en sonunda karar sizlerin olsun.
Bali için  toplam uçuş süreniz yaklaşık 12 saat, THY veya Singapur HY ile rahat ve konforlu uçuşlar sizleri bekliyor. Her ikisi için de Singapur’a direk uçuştan sonra 2 saat 15 dakikalık bir ilave uçuş gerekiyor.  Singapur'a aktarmalı giden hava yolu şirketleri de var. Emirates, Etihad ve Katar Hava yolları gibi.

Koh Samui için ise, toplam uçuş süresi yaklaşık 10 saat. Bangkok’a THY ile 9 saatlik bir direkt uçuşun ardından, Bangkok’tan Koh Samui'ye yaklaşık 1 saatlik ilave bir uçuş gerçekleştiriyorsunuz. Bangkok için de yukarıda saydığım hava yollarına ait aktarmalı uçuşlar var. ( Singapur aktarmalı Koh Samui uçuşları da var)

Direk uçuşlar genelde bir miktar pahalı olmakla birlikte, zaten havada iki gece kaybettiğinizi düşünürsek, daha fazla zaman kaybetmemek adına tercih edilebilir.

Yukarıda belirttiğim sürelerin uçuş süresi olduğunu hatırlatayım. Hava alanlarında da bir süre geçiriyorsunuz haliyle.

Bali ile Türkiye arasında 6 saatlik bir saat dilimi farkı varken, bu Tayland için 5 saat.

Bali; denizi biraz yosunlu ama sonuçta tertemiz okyanus suyu.

Koh Samui; hem Samui’de hem de etrafında çok güzel plajları olan adalar var, denizi çok daha iyi diyebilirim,

Bali Koh Samui’ye göre daha ucuz bir yer. Şöyle ki bir dolar yaklaşık 9000 Endonezya Rupiah’sı ve 33 Tayland Baht’ı. Samui, Tayland genelinde olduğu gibi bir hayli ticarileşmiş, Bali’deki ada hayatı ise  çok daha doğal...

Bali , Samui’ye göre daha sessiz bir yer... İnsanlar daha cana yakın ve sıcaklar. Belki de Tayland kadar turist almadığından insanları fazla bozulmamış. Tayland’da size sürekli bir şeyler satılmaya çalışılırken Bali’de durum bundan biraz daha iyi.

Her iki adada da bol bol ve ucuza deniz ürünü yeme şansınız var, hem de denizden yeni çıkmış hala canlı olan ıstakozlar gibi. Deniz ürünü sevmeyenler için, İstanbul'da bulabileceğiniz her mutfak buralarda da mevcut. Türkiye dışında hiçbir yer de olmaması nazarı ile, bizim kahvaltılardan beklememeniz gerektiğini, sanırım hatırlatmama gerek yok...

Tüm Uzakdoğu’da olduğu gibi her iki yerde de size belirtilen fiyatı minimum üçe bölerek alışveriş yapmak (tercihan 5’e bölerek) gerekiyor.

Aşağıda bana göre kesinlikle yapılması gerekenler:

Bali:

Jimbaran’da gece kumsalda, ayaklarınızda okyanus suyu dolaşırken deniz ürünleri yemek,
Kuta’da sörf yapmak, akşam Hard Rock Cafe Bali’de bira içmek,
Bali masajını yerinde mutlaka yaptırmak,
Ubud turuna katılmak,
Eve ahşap heykelcikler almak,

Koh Samui:

Her gece foot massage yaptırmak ,(200 baht, yaklaşık 6 usd yani 10 tl!! )
Chaweng beach’te denize girmek,
Koh Phangan Adasına gitmek haad-rin de denize girmek, 
File binmek,
Bol bol yerel bira içmek, bir de Japon birası Asahi’yi mutlaka denemek,
Evet bunlarda Eylemce yapılması önerilenler.

Tamam sadede gel diyorsanız ben her zaman ama her zaman Tayland derim..

Ancak balayında ultra sakin bir tatil istiyorum ve tamamı ile kafayı boşaltmak istiyorum diyorsanız da Bali sizin için daha ideal gözüküyor. Zaten ne demişler “Honeymoon in Balimoon”.

Yalnız sonraki sene Tayland’a gidip bir daha nasıl giderimin planlarını da yapmaya hazır olun.

Tayland’a ayrı bir yazı gerekir zira,

"Mai pen rai" 


Yani hiç tasa yok...


Not: Ayrıca bakınız... http://ikincikanal.blogspot.com/2010/12/koh-samui.html

24 Kas 2010

Ayakkabı

Rıfat aslında Sungurlu’nun Bunalan köyündendi. Sungurlu’ya 42 km uzaklıktaki bu köyden okula gidip gelmek imkansız olduğu için babası Yusuf köydeki tarlalarını kardeşine bırakarak Sungurlu’ya gelmiş ve bir bakkal dükkanı açarak buraya yerleşmişti.
Rıfat bu göçte yaşadığı şoku Sungurlu’dan Ankara’ya gittiğinde bile hissetmemişti. Büyük şehir bu demek diye düşünmüştü ilk taşındığında. Sonraları acaba bu köyün isminden kaynaklanan bir durum muydu yaşadıkları  yoksa kendisi ile mi ilintili diye çok düşündü, ama bulamadı.
Tek ipucu 1997’de 320 olan köy nüfusunun 2007’de 300 oluşuydu.
Bu acaba bir kader miydi?
Rıfat’ın çocukluğunda en sevdiği şey yaz tatillerinde babasının yanında çalışmaktı.
Kasada durmaya bayılırdı. Hele para üstü hesaplama konusunda kendisini o kadar geliştirmişti ki; liseye kadar hesap makinesi kullanma ihtiyacı hissetmedi.
Rıfat’ın hiç kardeşi olmadı. Bunun  kendisini hem köyde hem de Sungurlu’da farklı ve yalnız hissetmeye başladığı tarihlere yakın bir zamanda anladığını düşünürsek, Rıfat’ın farklılaşması ile kardeşi olmaması arasında bir bağlantı olduğundan söz edebilir ancak tek sebep olarak göremeyiz.
Yalnızlık onu daha çok ders çalışmaya itti. Sıkıldığında çalıştı. Üzüldüğünde çalıştı. Mutlu olduğunda çalıştı. Sonraları küçük şehirlerde yaşayan insanlardan daha başarılı öğrenciler çıkmasını sosyal hayatın olmayışına bağladı hep.
Bu sebeple o yıl Sungurlu’da üniversite sınavına giren lise mezunları arasında ikinci oldu ve hayallerini gerçekleştirmek üzere Mülkiye’nin yani Ankara’nın yolunu tuttu.
Üniversite öncesi okul hayatında ve Sungurlu’da geçen dönemde karşı cinsle tek iletişimi babasının bakkal dükkanında cereyan eden, o da para almak veya para üstü vermek ile sınırlı olan Rıfat için bu döneme dair hatırlanacak  bir şey maalesef yoktu.  
Saat 6 oldu. Rıfat ayağa kalktı. Bilgisayarını her zamanki gibi 17.55’te kapamıştı. Bu beş yıldır böyleydi. Ceketini giydi. Gülümseyerek, sadece dışarıdan, herkese iyi akşamlar dedi. Asansöre bindi ve zemin kata indi. Eksi bir katta araba otoparkı vardı ama Rıfat’ın arabalara karşı ilgisi olmadığı gibi ehliyeti de yoktu.
Otobüs durağına geldi. 18.10’da her zamanki otobüsü geldi. Otobüs hareket etti.
Rıfat beş yıldır ilk defa o otobüse binmedi.
Nedendir bilinmez  ayakkabısının birden çok eskidiğini düşündü ve yakındaki alışveriş merkezinin yolunu tuttu.
Halbuki ayakkabılarını beş yıl önce almıştı.

23 Kas 2010

Sungurlu

2012 yılının yine yağışlı bir gününde bu defa saat 08.12 iken Rıfat her zamanki gibi uyandı. 08.12 sihirli bir kalkma vakti idi Rıfat için. Çünkü ne 08.11’di ne de 08.13. Bu evden çıkmasına göre ince bir şekilde ayarlanmış bir saat dilimi idi. Evden çıkması yaklaşık 18 dakikayı aldığından daha doğrusu otobüs 08.35’te geldiğinden veya en doğrusu otobüs 08.55’te işyerine vardığından, hadi bunu da geçelim saat 09.00’da yerine oturabildiğinden  bu saatte kalkardı.
Beş yıldır aynı iş yerinde çalışan Rıfat bu beş yıl içinde bir gün bile geç kalmadı. Bunu istedi ama yapamadı. Çünkü uyandırma alarmı küçükken kafasının içine yerleştirilmişti ve gözleri kapandığı anda tekrar çalmaya programlanmıştı. Tabi ki bu sadece sabah saatleri içindi yoksa Rıfat hiç gündüz uykusu uyuyamazdı ki zaten gündüz uyumayı da sevmiyordu.
Rıfat aslen Çorum’luydu. Sungurlu ilçesinden. Anadolu’nun yol üstünde gelişen ilçelerinden biri olan Sungurlu da aynı Rıfat gibi arada kalmış bir ilçeydi.
Çoğu insan için yarım saat için durularak bir şeyler yenen, çay içilen ve tuvalete gidilen bir mola yeri olan Sungurlu Rıfat için memleket demekti, bundan da gurur duyuyordu. Gerçi “ Senin yaptığını Çorum’lu yapmaz” deyiminden dolayı üniversite zamanı Ankara’da biraz takılmıştı memleketine ama sonuçta yedi sülale oralılardı ve Rıfat ömrü boyunca bedava leblebi yiyebilmenin özgürlüğünden dolayı gayet mutluydu.
Hayali Mülkiye’yi bitirip Sungurlu’ya bir gün kaymakam olarak dönmek olan Rıfat belki kaymakam olamadı ama iyi bir vatandaş oldu. Oyunu da hiçbir seçim kaçırmadan Sungurlu’da kullandı.  En azından vefa borcu hissetmemekte idi.
Yalnız Sungurlu’da oturmanın bir tek kötü yanı vardı. Rıfat otobüs seyahatlerini çok sever hep bir otobüs şöförü olmak isterdi. Ancak Sungurlu’da otobüse bindiğinde şoföre en yakın oturulabilinecek koltuk 36 numara olurdu. Bir gün en önde oturmaya söz verdi ve sırf bunun için bir saat geriye yolculuk yaparak Çorum’a gitti ve istediği koltuğa oturabildi.  
Rıfat’ın o gün hesaba katmadığı belki de tek şey hava durumuydu.
Hayatı boyunca bir daha o günkü kadar sisli olmadı Çorum-Ankara karayolu.

22 Kas 2010

Komodor Ejderi

2012 yılının yağışlı bir mayıs gününde saatlerin 20.12’yi gösterdiği dakikalarda  hayat yine tüm anlamsızlığıyla devam etmekteydi.
Dostoyevski’nin “hayata fazla anlam yüklememenin mutluluğun sırrı  olduğu” sözünü bilmesine biliyordu ama insanın her bildiğini yapamaması ve hayata geçirememesi gibi  kendi zihnine de söz geçiremiyordu.
Bazıları her gece dua eder.
Rıfat ise her gece tanrıya keşke farkındalığım daha az olsaydı, keşke hiç okumasaydım keşke beni böyle yaratmasaydın şeklinde sitemde bulunuyordu.
Yedi yıl önce evlenmiş, altı yıl önce boşanmıştı. Birçok benzeri gibi arayışına evlilikte de cevap bulamamış sanki tekrar bekar olursa cevabı bulması kolaylaşırmış gibi hissettiği için, biraz da şiddetli geçimsizliğe maddi sıkıntılar eklenince kendisini mahkemede boşanırken bulmuştu.
Belki hayatının en iyi senesi değildi ama en kötü senesi de değildi. Zaten Rıfat bu süre zarfında da arayışına her zaman olduğu gibi dışında değil, içinde devam etmişti.
Otuzlu yaşlarda var olan ümitlerinin yerini artık yavaş yavaş şüpheler almaya başlamıştı. Kendisini labirentte peynir arayan fareye benzetmesi bu yıl başında ortaya çıkmış, geçen dört ayda ise hem labirent büyümüş hem de peynir küçülmüştü. Açıkçası canı hiç mi hiç peynir istemiyordu ama ona öğretilen peyniri bularak yemesiydi.
Rıfat ocak ayından beri kahvaltıda peynir yemez olmuştu. En azından fiiliyatta peynir görmek istemiyordu.
Boşandığı anda hayatı da boşalan Rıfat çareyi her bildiği hobiye dadanarak boşalan kısmı doldurmaya yeltenmekte buldu. Ancak hobilerinde özünde farklı boşluklar yarattığını görmesi 3 ayını aldı.
Sonrasında televizyonda seyrettiğinde çok etkilendiği Komodor Ejderi üzerine çalışmalarına başladı. Daha doğrusu araştırmalarına diyelim zira bu konuda ülkemizde büyük bir boşluk olduğunu fark etti. Bir dernek kurabilmek ve çalışmalarını nesilden nesile aktarabilmek için yasal düzenlemeleri ve prosedürleri incelemeye başlamadan önce yerinde görmek maksadıyla Endonezya’nın Rintja Adası’na gitti. Yaklaşık 10 gün boyunca komodor ejderlerini yakından tanıma fırsatı bulan Rıfat ülkesine döndüğünde kendisini bu toprakların yetiştirdiği en bilgili Komodor Ejderi araştırıcısı olarak hissetmeye başladı.
Bu büyük boşluğu doldurduktan sonra kendi boşluğuna dönen Rıfat, neden diğerleri gibi bir “Truman Show” inşa edemediğini tekrar sorgular buldu kendisini.
Bu kadar Oscar ödüllü oyuncu arasında figüran  bile olamamanın sıkıntısını yaşayan Rıfat buzdolabını açtı ve kendisine pazardan aldığı yeşil büyük elmalardan birini alarak önce yıkadı, sonra soydu. Kabuklarını ve koçanını çöpe attı. Salona geldi, ışıkları açtı ve çok sevdiği koltuğuna oturdu. Kitabını aldı ama elma suyu bulaşan ellerini kitaba bulaştırmamak için önce elmayı yedi. Ayağa kalkarak ellerini yıkamaya gitti. Tekrar yerine döndü ve bu defa kitabını temiz elleri ile kaldığı yerden açmak sureti ile okumaya başladı.
Saat 20.14 olmuştu bile.

12 Kas 2010

Kulaklık

Kulağımda telefonumun kulaklıkları.
Oynat tuşuna basıyorum.
 Çin violini başlıyor çalmaya.
O da ne..birden ayaklarım havalanmaya başladı.
Yüzükoyun duruyorum şimdi. Sanki altımda uçan bir halı var ama aslında yok. Yani hiçbir şey yok. Öyle havada duruyorum. Kendim de şaşırıyorum halime.
Russel Crowe’un  Gladyatör’de son dövüşten sonra öldüğü sahneyi bilirsiniz. Ona benzer bir durum sanki.
Ama farklı olan ben yaşıyorum.
Uçmaya başlıyorum.
Hava ılık bir mayıs öğleden sonrası tadında. Çiçekler açmış.
Kuşlar ise çok şaşkın. Belki de gördükleri en büyük kuşun paniği bu. Neyse ki zararsız olduğumu hemen anlıyorlar. Kuş cıvıltıları müziğe eşlik etmeye başlıyor.
Sihirli bir şekilde vücudumu yönetebiliyorum. İstersem yükseliyorum, istersem alçalıyorum.
Nereye gitsem diye düşünüyorum. Böyle bir şansı her zaman bulamayabilirim.
Kredi kartımı cebimden çıkarmadan, millerimi kullanmadan uçabiliyorum ne de olsa.
Sonra kendi kendime, öyle bir şey yaşamalıyım ki, Güney Kore’li bir yönetmenin filmini izlerken malum sahnede Mısır asıllı Belçika’lı sanatçının söylediği o etkileyici şarkıyı Türkiye’de dinleyip hislenmek gibi bir şey olmalı diyorum. Belli ki o’da uçarak kıtaları kat etmeye, insanların evine gelip, onların hayatına girip tekrar olduğu yere dönmesini sağlayan  bir müzik dinliyor kulaklarında ipod’u ile.
Bunu yapamadıktan sonra uçmanın ne anlamı var ki diyorum kendi kendime. Diğer türlü fiyatı değiştikçe fiyatının üstüne çıkartmalarla yeni fiyatı yapıştırılan ama hiç satmamış biraz tozlanmış bir romandan ne farkım kalır diye düşünüyorum. Sonra insanların sadece “çok satanlar” rafından kitap seçmeleri gibi acaba benim de çok yaşananlardan biri olup olmadığımı sorguluyorum. Belli ki çok satanım. Zaten ya çok satansındır ya da değeri hiç farkedilmemiş.
Gözlerimi kapıyorum. Gözlerimi açıyorum.
Vietnam’dayım.
Vay be diyorum.
Gerçekten de her yer pirinç tarlasıymış.
Ne kadar da çalışkanlar diyorum. Tarlalar dolmuş taşmış.
Çin, Fransa, ABD derken işgalden en sonda kurutulan bu ülke insanlarının aslında iyi insanlar olduğunu  o anda anlıyorum.
Birden aklıma acaba her insanı tanımak için onun kalbine de bir yolculuk yapsam daha mı iyi tanırım acaba diyorum. Daha önce yapmadığıma pişman oluyorum. Kırdığım, kötü fikirlere sahip olduğum kişilerden tek tek özür diliyorum o an. Sonda aslında onların da durumlarından memnun olmadıklarını ama dinledikleri müziğin onları böyle yaptığını anlıyorum. Onlar adına üzülüyorum. Kendi adıma da.
En sonun da gerçeği fark ediyorum.
Kulaklıklarımı çıkartıyorum.
Yere düşüyorum.
Kostümümü getiriyorlar.
Giyiniyorum.
Başımı gök yüzüne kaldırmamam konusunda tembihleniyorum.
Hep düz bakmalısın diyorlar.
Ben de söyleneni yapıyorum.
kulaklıklarımı unutmayacağım bir yere saklıyorum.
Gelecek sefere daha uzun süre uçmayı diliyorum.
Tüm kalbimle.