30 Ağu 2010

Dış Mihraklar..Mahalle Baskısı..Komşu Ne Der..Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Yoktur..

Bu akşam Abdi İpekçi’de Dünya Basketbol Şampiyonası’nda ABD-Slovenya maçını seyretme şansım oldu..Maçı beklendiği gibi ABD kazandı ve hatta Slovenya hiçbir varlık gösteremedi..


Beni bu yazıyı yazmaya sevkeden şey ise maça gelen yaklaşık 5.000 Sloven oldu..Bütün salon sayelerinde yemyeşil olmuştu..Maçı yaklaşık 30 sayı geride bitirmelerine rağmen takımlarını maç bitiminde dahi inanılmaz şekilde desteklediler, alkışladılar ve soyunma odalarına gönderdiler.

Slovenleri rahatlığı, mutlulukları gözlerinden okunuyordu..en ufak bir taşkınlıkta bulunmadılar..

Yaş ortalamaları oldukça küçüktü ve kızlı erkekli gruplar halinde maç bitiminde muhtemelen İstanbul’un tadına çıkarmak adına bilimum mekanlara dağıldılar..

Biz neden bu kadar rahat değiliz, neden bu kadar içine kapanığız, neden dünyaya açılma konusunda bu kadar korkak yetiştirildik..

Çocukluğum boyunca sanırım birçoğunuz gibi en sevdiğim ülke Pakistan oldu..neden; çünkü bizi seven tek ülke onlardı da ondan!!Herkes bizim kötülüğümüzü isterdi..Bütün dünya birlik olmuş her şeyi bir yana bırakıp bizi alt etmenin yollarını ararlardı..İtalyanlar tilki, almanlar domuzdu..

Haliyle böyle yetişen bir nesil ülkesinde meydana gelen her türlü problemi, aşamadığı her sorunu, teröründen , spor müsabakasına kadar deli bir psikolojiyle ya ABD’ye ya da Avrupa’ya bağlıyordu..

Peki bu nesil kendi yaşadığı bireysel sorunlara karşı ne tür refleksler göstermekteydi..Durum burada da farklı değildi..Yaşadığımız bütün başarısızlıklar hep başkası yüzündendi..Bu öyle bir psikolojik cankurtaran ki, yolumuz her tıkandığında elimiz bu silaha yöneldi..Doğru ya işyerindeki kimse bizim başarılı olmamızı istemezdi..Eğer terfi edemiyorsak bunun sebebi ya sizin farkındalığınıza varamamış patronunuz, ya da önünüzü kesen iş arkadaşlarınızdı..

Eğer 10 yıl önce 50 yıl gerimizde olan ülkeler şimdi bizi geçme potansiyeline sahip iseler bunun bence birinci sebebi bizim başarısızlıklar karşısındaki hatadan ders almayan ve suçu başkasına atan yapımızdır.

Gelelim ülkemizin kalkınmasını engelleyen daha doğrusu potansiyelinin altında kalmasına yol açtığına inandığım diğer konuya..

Hangimiz her istediğini giyebiliyor,
Hangimiz komşumuz ne deri düşünmüyor,
Hangimiz ayıplanmaktan korkmadan her aklına geleni her ortamda söyleyebiliyor,
Hangimiz her satın aldığımız üründe çevresindekilerin tepkisini düşünmeden bunu yapabiliyor,

Cevap: Hiçbirimiz..

Bugün Türkiye’de eğer daha az bilim adamı, stilist, heykeltıraş, şair, yazar yetişiyorsa bunun en büyük sebeplerinden birisi komşunun veya mahalledeki bakkalın bu yaratıcılığı daha evin kapısında engellemesidir. Önüne engeller daha bu noktada koyulan bir genç zihinde siz nasıl bir yaratıcılık veya yenilik beklersiniz ki..

Bireysel yaratıcılığın bireysel özgürlük ölçüsünde ortaya çıktığı bir ortamın bireysel yalnızlıkları çoğalttığını savunabilirsiniz..Doğrudur ancak zaten insan yalnız olduğu ölçüde özgür değil midir..

70’lerde doğmuş biri olarak bizim kuşağın bir ara ve kayıp kuşak olduğunu artık herkes kabulleniyor..Beni tek teselli eden yeni neslin çok daha özgür şartlarda yetişmesi..

Belki bir gün bu ülkede de her eyleminin sonuna kim ne derse desin cümlesini söyleyebilecek nesiller yetişir..

IMG_0408

25 Ağu 2010

olumluyum, olumlusun,olumlular...

Gerçekten de beyin insanın düşündüklerini, kafasından geçenleri servis ediyor mu, gerçek kılmaya çalışıyor mu? Pozitif düşünmek hayatı olumlu kılıyor mu..enerjiyi her zaman üst seviyede tutmak insanı başarılı kılıyor mu..negatif elektrik bu kadar kolay alışveriş edilebilen bir hadise mi..


yoksa bunların hepsi safsata mı..

gerçeklik payı var gibi gözükse de bana kalırsa bu bir nevi titan gibi insanlar arasında yayılmaya çalışılan bir tarikat görüşü gibime gelmeye başladı..

okulda, kreşte veya evde küçükken bize öğretilen ve sonraki yıllar boyunca güldüğümüz ve fıkralar ürettiğimiz polyanna bunun tersini savunmuyordu ki..o da her olayın olumlu tarafını düşünüp hayatını sürdüren bir çocuktu..

ya kalimero..kalimero ise tam tersiydi..o sürekli hayatında her şeyin ters gittiğini , bütün olumsuzlukların kendi başına geldiğini düşünen her yeri terk etmeye hazır çaresiz kabuğu kafasında bir minik civcivdi..ona da gülüyorduk çünkü bu kadarı da fazlaydı..

hayatımızda yaşadığımız tüm duygular bizler için arkadaşlar..

üzülecek isek üzülmeli, veya tersi durumda da sevinebilmeliyiz..

bu olumlu ve hep mutlu olmaya çalışma manyaklığı bence bizleri duygularımızdan uzaklaştıran bir büyük yalan..

her zaman olumlu olmamalıyız..yeri geldiğinde üzülmeliyiz..kafaya takmalıyız..çünkü bu biziz..

biz makine değiliz ki..bizim duygularımız var..

tüm duygular tüm insanlar için..

kendinizi koyverin..rahat bırakın..

bir tane hayatınız var..

onu dilediğiniz renkte her notada yaşayın..

21 Ağu 2010

ikinci kanalda film başlıyooor..

200 yıldan geriye herhangi bir hikayesi , kahramanı, romanı, tarihi eseri olmayan ama hayatımızın neredeyse yüzde yüzüne enjekte edilmiş Amerikan kültürü bu zihinsel ve kültürel birikimsizliği sebebiyle beklendiği üzere ekonomisinden sonra Hollywood gemisi ile de en sonunda karaya oturdu. neredeyse yılar geçiyor ve biz özlemini çektiğimiz sinema filmlerini hala bulamıyoruz..kendi adıma da bulamıyordum..malumunuz televizyonda da 2.sınıfından 5.sınıfına Amerikan filmleri sürekli boy gösteriyor.

Başkalarının çok önceden bu zinciri kırdıklarını ben kendi zincirimi kırdığımda öğrendim ve google’a kore sineması yazmam yetti..meğer birçok insan çoktan bu dünyanın içine girmişler de büyüsü bozulmasın diye başkalarına haber vermiyorlarmış..

İşte o günden beri Uzakdoğu sineması haricinde film seyretmez oldum…

Bu kültüre çok ufak bir şans vermeniz yeter. Sizi kanatları altına alacağına ve uçuracağına eminim. En azından bende bu etkiyi yarattı, esir aldı ve bir daha bırakmadı..

Bu dünyada sizi neler mi bekliyor?

En yalın ve en bozulmamış haliyle duygular silsilesi gözlerinizin önünde akacak,

Ki bu duygular sizi kimi zaman serseme çevirecek ve koltuğunuzdan kalkamayacaksınız, kimi zaman kendinizi çok yalnız ve güçsüz hissedeceksiniz.Hormonlu domatesleri yemeye alışıp da organik bir domates yemek gibi olabilir mi acaba…

Sonra en özgün senaryolar. Öyle ki; seyrettiğiniz bazı filmlerden sonra ben bu filmi bir yerden hatırlıyorum diyeceksiniz..ve bahsettiğiniz film muhtemelen orijinal filmin Hollywood versiyonu olacaktır.

Her neyse benim burada görevim bir kişinin daha gözlerini açmasını sağlamak ve bu trene bindirmeye çalışmaktan ibaret..

Size eylemin top 5 ‘ini yazacağım ve sizi Everest tepesinin zirvesine koyacağım. Size düşen artık bir ağacın dallarında koşar gibi kendi 5’inizi, 10’unuzu yaratmanız.

Şunu da belirtmeliyim ki ben burada amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi davranmayacağım sadece yolu bu blogdan geçenlere nacizane bir yön göstermiş olacağım..

Mutlaka seyredin..Göreceksiniz sizin içinizde de hiç bilmediğiniz bir ikinci kanalın kapıları açılacak ve kendi içine hapsedecek..

Rüya, The Dream, Kim Ki Duk
Bebekler, Dolls, Takeshi Kitano
Boş Ev, 3-Iron, Kim Ki duk
Aşk Zamanı, In the mood for love, Kar Wai Wong
İhtiyar Delikanlı, Oldboy, Chanwook Park
kimkiduk_dream-1

Kanalı bulabilmek için uydu ayarlarınızla oynamayın!

İlk yazı en zoru olsa gerek… Amaç kendini tanıtmaksa eğer bunun yolu her zaman kelimelerim olmalıdır, yaptıklarım, gördüklerim veya düşüncelerim değil...

Bana göre sıralamada beterlik kolaydan zora doğru şu şekilde,

Konuşmak,

Okumak,

Yazmak...

İlkini herkes yapıyor, ikincisini bazıları yapıyor ama üçüncüsünü herkes yapamıyor, yaptığını zannedenler hariç...

Çok sıkıntılı olduğunu daha ilk satırlarda gayet net söyleyebilirim.

Giderek herkesin birbirine benzediği, aynı şeyleri yaptığı, birbirine benzer şeyleri giydiği, benzeşmiş hayatlarımızda her nedense tökezlediğimizde, düştüğümüzde veya kaybolduğumuzda bunu sadece kendimiz yaşıyormuşçasına yalnızlaşmamız ve içimize kapanmamız sizce de çok komik değil mi?

Bence bloglar her şeyden önce bunun için yazılmalı. İyi veya kötü, güzel veya çirkin, tatlı veya acı bu yaşadığını senin dışında da yaşayan birileri var… Yalnız değilsin… Kimse kendisini yalnız hissetmesin..

Şimdi ilk yazıdan çok ağır girdiğimin farkındayım . Sadece derinleşme ve ağırlaşma konusunda ciddi bir potansiyel barındırıyorum içimde.

Yaşım 36…İsmim Eylem… Erkek olduğumu belirteyim de kimse bayan yanına düştüm diye heveslenmesin koltukta...

Bazı arkadaşlarım bilir ben çoğu zaman hayatımda bir ikinci kanal olduğundan bahsetmişimdir. Yani gündelik koşuşturmadan uzak, herkesin içine giremediği ve birinci kanaldan tam anlamıyla zıt bir kanal bu...

Elimden geldiğince ve yine elimin sansürleme girişimlerine rağmen ikinci kanalda hissettiklerimi de sizlerle paylaşacağım.

İkinci Kanala hoş geldiniz!