26 Eyl 2010

Drina Köprüsü

Dubrovnik tatilinin bir gününü de Karadağ turuna ayırmıştık. Bu tur sırasında tur rehberimiz hem coğrafyayı daha iyi anlamamız hem de dinlediklerimizi yerli yerine oturtabilmemiz adına bize bir kitap okumamızı önerdi.
İvo Andriç’in Drina Köprüsü.
1945 yılında yazılan ve yazarı Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bu romanı tatilimizin hemen sonunda satın almış olsam da okumaya ancak bu hafta başlayabildim.
Drina Köprüsü’nün, Mostar Köprüsü kadar popüler olmamış olsa da savaştan zarar görmüş ve Osmanlı’nın bu yöredeki simge eserlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.
Sokullu Mehmet Paşa bu köprüyü eski yaşadığı topraklara olan borcunu veyahut da özlemini gidermek adına yaptırmış.
Romanın konusu da bu köprü ve çevresinde yaşanlarla besleniyor. Su gibi akan çevirisiyle okumayan dostlarıma kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap.
Dünyamızda meydana gelen bir çok çatışma ve savaşın din ekseninde meydana geldiğini insan bu romanda ve Balkanlar gezisinde bir kez daha anlıyor.
Düşünün ki aynı topraklarda Ortodokslar, Katolikler ve Müslümanlar bir arada yaşıyor.
Bunun sonucunda da 25 yılda bir savaş ortaya çıkıyor.
Aynı toprakta yaşayan, aynı şeyleri ekip biçen, bir nehrin iki yakasında yaşayan insanların bu kadar kolay kışkırtılabilmesi ve birbirlerine düşman haline getirilmesi, bir sabah uyandıklarında hiç çekinmeden sırf başka dine mensup oldukları için birbirlerini öldürmeye başlamaları iphone 20G’de çıksa insanoğlunun gittikçe geriye doğru gittiğinin ve hiç değişmediğinin en büyük kanıtı.
Uçakla bir saatlik uçuş mesafesinde olan Bosna’da yaşanan olaylar aslında hepimizin birer Truman Show benzeri hayatlar yaşadığımızın en büyük kanıtı. Keza Irak.
Drina Köprüsü onca savaş, sel ve diğer yıkımlara karşı hala ayakta.
Peki elimizdeki ipad’ler, full HD televizyonlarımız, bilgisayarlarımız, süper korumalı sitelerimiz, hangisi tüm bu yıkımlara karşı kendisini koruyabilir.
Aklıma böyle durumlarda Maymunlar Cehennemi serisinin ilk filminin son sahnesinde Charlton Heston’ın Özgürlük Heykeli’ni yıkılmış halde gördüğünde ve medeniyetin çökmüş olduğunu  anladığında, ağlayarak;
-          Aptallar her şeyi bitirdiniz, deyişi geliyor.

23 Eyl 2010

Yalancı Çoban

Bilmiyorum farkında mısınız ama çoğumuz her gün bir çok cümlemizi “yemin ederim”, “vallahi”, “çok ciddiyim”, “ekmek çarpsın”, “kuran çarpsın” ; hadi kötü bir kısmımız da “şerefsizim” şeklinde noktalandırıyor.
Kısacası “ben genelde doğru söylemem ama, bak bu son söylediklerim gerçekten de doğruydu” altyazısını gün boyunca gerek iş gerekse de özel hayatlarımızda birbirimize fazlasıyla enjekte ediyoruz.
Ortalama her insanın günde 4 ile 5 yalan söylediği dünyamızda acaba durum Türkiye’de biraz farklı mı.
Maalesef öyle gözüküyor.
Bunun ispatı bizimle iş yapan veya arkadaşlık kuran ülke insanlarının ilk başta her dediğimizi doğru zannedip hareket etmesinin ardından giderek gerçeği görmeleri ile çok rahat fark edilebiliyor.
Dış ticaret ile uğraşan işadamlarımız bu sebepten gittikleri ülkelerde genellikle diğer ülkelere göre daha ağır ticaret kurallarıyla karşı karşıya kalıyorlar.
Domino etkisinden hareket edersek de belki dış ticaret hacimimiz bu kötü şöhretimiz yüzünden sekteye uğruyor. Çünkü güven katsayımız bir hayli düşük.
Bu durum ikili ilişkilerde de kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Birbirine güvenemeyen iş arkadaşları ticari başarıyı, birbirine güvenemeyen arkadaşlar veya eşler de duygusal paylaşımları olumsuz etkiliyor.
Acaba dünyada ilk yalan nasıl söylendi?
Kim kime söyledi?
Pembe miydi yoksa beyaz bir yalan mıydı?
Aklıma çok komik bir olasılık geldi.
Çevremizde her söylenene inanan ve hiç yalan söylemeyen bir insan olsa durumu ne olurdu? İşsiz ve aç mı kalırdı? Her gün soyulur muydu? Arabası çalınır mıydı? Mutsuz mu olurdu?
Bunları yazarken aklıma birden şu geliverdi. Bence böyle bir tanıdığımız olsa bir süre sonra hepimiz ona karşı çok dürüst davranmaya başlardık. Karşımızdakinin yüzde yüz dürüst olduğunu bilmek bizi yalan söylemekten veya onu kandırmaktan alıkoyardı.
Ve bence omuzlarındaki yük çoğumuzdan hafif olurdu.
Acabası olmayan bir insan çok daha mutlu bir hayat yaşamaz mıydı sizce de.

20 Eyl 2010

Süzülerek Düşmek

National Geography kanalında “Uçak Kazası Raporu” isminde bir belgesel yayınlanıyor. Haftada bir seyredebileceğiniz bu belgesel sayesinde uçak korkunuz yoksa da sahip olabilme şansı veriliyor biz değerli izleyicilere.
Yine bu belgesel sayesinde uçak havadayken; her türlü sesi dinleyerek veya uçuş ekibinin tüm mimiklerini takip ederek seyrettiğiniz senaryolar benzeri kabus düşüncelere dalabiliyorsunuz.
Belgeselin bir bölümünde uçak havadayken motorların ikisi birden duruyor. Daha önce bunu duysam uçağın birden sert bir şekilde aşağıya doğru düşerek çakılacağını düşünürdüm.
Oysa ki öyle olmuyormuş.
Motorlar durduğunda uçak kilometrelerce daha havada süzülerek yavaş yavaş aşağıya iniyormuş. Şöyle ki benim seyrettim bölümde uçak yaklaşık 32 kilometre ötedeki hava alanına iniş yapabildi ve tüm yolcular sağ olarak kurtuldu. Uçağın ergonomik kanat yapısı ve rüzgar bu mesafeyi arttıra da biliyormuş.
Acaba birçok insan da kendi hayatlarında motorlarının durduğunu; ergonomik yapıları nedeniyle havada süzülerek aşağıya doğru düştüklerinden dolayı fark edemiyorlar mı?
Bir çoğumuz hoşuna gitmeyen şeyleri yapmaktan veya günlerini istemedikleri bir konumda geçirmekten; sert bir düşüş yaşamadıkları ve bu düşüşün hissedemeyecekleri kadar yavaş bir hızda olmasından mı vazgeçemiyorlar.
Hayatlarında radikal değişiklikler yapan insanlar belki de motorlarının durmak üzere olduğunu çok önceden fark eden ve hayat seyrini değiştirenler oluyor.
Kalan yığınlar ise  rüzgarın da yardımıyla süzülerek , yavaş yavaş  düşüşe geçiyorlar.
Ve maalesef en yakın hava alanına yetişmelerini sağlayacak mesafeden çok daha uzakta olduklarını bilmeden.


18 Eyl 2010

BBG

Biri Bizi Gözetliyor programı, ardında bir aylığına ünlü yaptığı onlarca kullan-at şahsiyetler, benim zihnimde ise çok daha büyük bir soru işareti yarattı ve ben bu soru işaretini hala yaşıyorum. Oldukça da tedirgin bir şekilde.
Bildiğiniz gibi bu eve giren kişilerin en başta gayet olumlu başlayan ilişkileri gün geçtikçe bozuluyor ve sonlara doğru kanlı bıçaklı bir hal almaya başlıyordu.
Bir kısmının reyting kaynaklı olduğunu kabul etmekle beraber bence büyük bir kısmı sadece ve sadece uzun süre aynı eve paylaşmalarından ve bu sayede bir takım krizler geçirmelerindendi.
Hepimiz ailelerimiz dahil birçok insanla  hem özel hayatımızı hem de iş hayatımızı paylaşıyoruz.
BBG programının bende yarattığı algı ise bizim etrafımızda tanıyoruz diye kabul ettiğimiz birçok dostumuzu, arkadaşımızı kısacası herkesi aslında sadece belli konularda iyi tanıyor olduğumuz.
Diğer bir deyişle yaşadığımız tüm ilişkiler “ceteris paribus” üzerine kurulu.
Yani bütün koşulların değişmediği kabulü üzerine.
Beni ürküten gerçek ise koşullar değiştiğinde maskelerin bir anda düşecek olduğunu bilmem.
Bir tiyatro sahnesi var ve adı Dünya.
Biz canlılar varız ve elimizdeki metine bakarak oynuyoruz.
Ama dünya sallandığında metinler elimizden düştüğünde kimse aslında kimsenin ne yapacağını bilmiyor çünkü bunu hiçbirimiz test etmemişiz.
İnsanların kişisel olarak yaşadıkları buhran dönemlerinde, bir savaş çıktığında veya doğal bir afetle karşılaştığımızda söylediğimiz “aslında onu tanımamışım” lafını şimdi daha iyi anlıyor musunuz?
Siz daha önce onu elinde metin yokken hiç görmemiştiniz ki.

İşgal Altında Direniş Güncesi

Yaşım ilerledikçe yalnızlıkla özgürlüğün dünyanın en iyi yol arkadaşları olduğunu görmeye başladım.
Londra’da dikkatimi en çok çeken konu insanların birbirlerinin gözlerine hiç bakmaması. Yani biz de olduğu gibi kimse birbirinin gözlerinin tam da içine bakmıyor ve baştan aşağıya süzmüyor. Herkes rahat, kimse kimsenin umurunda değil.
Peki Türkiye’de nasıl? Yolda yürürken bile tüm gözler birbirlerine çevrili. Adeta karşımızdaki insanın fotoğrafını çekiyoruz.
İlk yaptığımız kıyafetini baştan aşağıya süzmek.
İkinci olarak bu kıyafetlerde yola çıkarak kişinin sosyo-ekonomik haritasını çıkarmak.
Üçüncü olarak kişinin mesleğini ve gelir grubunu tahmin etmek.
Üç madde dediğime bakmayın bunlar saniyenin onda birine denk gelecek bir zaman biriminde yapılan ve karşımızdaki kişiyi hızlıca tarayarak ulaştığımız sonuçlar.
Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi evinden dışarı çıkan bir kişi nasıl bunu göz ardı edebilir.
Genel söylem yurtdışında insanların çok sıcak olmadığı ve giderek yalnızlaştığı yönünde olmuştur hep.
 Türkiye özelinde etrafınızdaki insanların size yönelik bu ilgisinin herhangi bir olumlu sonucu var mı? Bence yok.
Hepimiz birbirimizi istemeden de olsa kısıtlıyoruz.
İnsanoğlu diğer kişilerle iletişimini arttırdığı sürece kendisini bir takım sosyal sınırların içine itiyor, ahlak, din veya toplum adı altında yüzlerce yazılı veya yazısız kuralın ördüğü bir çağdaş hapishanenin içinde buluyor kendini.
Düşüncelerini rahatça ifade edemiyor,
Ayıplanma korkusunu yaşıyor,
Ve gittikçe kendinden uzaklaşarak kendisine örülmüş hayatın içine giriyor.
Sineması, romanı, modası, yemeği ile bu kadar sıradanlaşan insanlar ise maalesef gerçek benliklerini benim de olduğum gibi hep ikinci kanallarının içlerinde yaşıyorlar.
Zaman zaman ikinci kanalının kapısını aralayarak benzerlerini gören günümüz insanı düşman işgali altında direnişçi bir arkadaşını görmüşçesine tüm ışıklarını kapatıyor ve ilk gördüğü duvarın arkasında birbirini dinlemeye ve tanımaya çalışıyor.
Gün ağardığında çoktan sıradanlaşmış sahte ben’lerine dönerek bu paylaşım hiç olmamışçasına yaşamaya devam ediyorlar.
Ta ki karanlıkta yeni bir direnişçiyi görene kadar.

15 Eyl 2010

Kafiye- Bölüm 3

  
-          Günaydın, bugün yine çok güzel olmuşsun.
-          Günaydın , saçmalama şu anda acayip çirkinim, biliyorum
-          Kafiye sen çirkin olabilir misin? Çıkarken bekleyeyim mi seni, belki bir şeyler içeriz?
-          Yok Ali, akşam eve hızlıca gitmem gerekiyor, misafir gelecek, anneme yardım etmem gerekiyor. Sonra inşallah. Görüşürüz, iyi nöbetler, dedi ve gülümseyerek alışveriş merkezinden içeri daldı.
Alışveriş merkezleri açılmadan önce inanılmaz huzurlu, kapandıktan sonra da bir o kadar yalnız ve hüzünlüydü. Binlerce insan gün boyunca içeri girip, alışveriş yapar, sinemaya gider, yemeklerini yer, arkadaşlarıyla buluşurlar ve sonra da evlerine veya işyerlerine dağılırlardı. Bunu yaparken de genelde hızlı davranır, bir yarış içindeymiş gibi hareket eder ve sürekli birbirlerini gözlerlerdi. Ellerindekini. Diğerlerinin ne aldığını. Sadece birilerini görmek için bile gelen işsiz güçsüz insanlar olurdu. Ali bu amaçla gelenlerin genel ziyaretçi sayısının dörtte birine denk gelecek kadar yüksek olduğunu söylemişti bir keresinde. Bu insanlar gelirler, dolaşırlar, yemek katında otururlar ve bir lira bile harcamadan saatler geçirip giderlerdi. Her gün yaklaşık 50’ye yakın da hırsızlık olayı yaşanırdı.
Kafiye alışveriş merkezini kendisine benzetirdi. O da gün boyunca birçok insanla konuşup, bir şeyler paylaşıyor, değişik insanlarla tanışıyor ama akşam olduğunda o da alışveriş merkezi gibi yalnız kalıyor ve çalıştığı dükkanın kepenklerini kapattığı gibi kalbini kapatarak yola koyuluyordu.
Esasında bütün müşterilerden nefret etmezdi ama çoğu bunu hak ediyordu. Özellikle de kadınlardan. Kafiye erkek bölümünde çalışmak istediğini daha önce annesine söylemiş, annesi de babasının koyduğu  şartı hatırlatarak idare etmesini söylemiş ve konuyu kapatmıştı.

Erkekler kesinlikle çok daha kolay müşterilerdi.  Her şeyden önce alışveriş kararını çok daha kolay verirlerdi. Çok fazla ayakkabı denemez, denediklerini genelde alırlardı. Satış üzerinden prim aldığı için erkeklere ayakkabı satmakta da zorlanmazdı. Sahi şu erkekler ne kadar aptaldı. Kafiye azıcık gülümsemeyle çok fazla satış yapabileceğini biliyordu. Bazen evdekilere söylemeden bu reyonda çalıştığı olmuştu. Ne vardı ki sanki. Kafiye  güzelliğini kullanmayı çoktan öğrenmişti.

-          Bence ayağınıza çok yakıştı.
-          Gerçekten öyle mi, sizce bunu mu alayım, yoksa önceki denediğim bağcıklı olanı mı?
-          Kesinlikle bunu alın derim. Hatta ayağınızda kalsın.
-          Sizi daha önce burada görmemiştim, yeni mi başladınız?
-          Hayır 1 yıldır çalışıyorum ama ben bayan bölümündeyim.
-          Şimdi oldu, sizi fark etmemem mümkün olmazdı. Aranız falan yok mu, ben daha buralardaydım belki bir şey içeriz.
-          Çok isterdim ama nişanlım gelecek şimdi, biz de alışveriş yapacağız.
Kafiye bu yalanı müşteri ayakkabıyı satın almadan önce söylemezdi. Bu en son ve kesin silahtı. Yüzde doksan işe yarardı. Yaramadığında başka numaraları da vardı tabi.
Kafiye erkekleri işyerinde çok daha iyi tanıma fırsatı bulmuş, onları ömrü boyunca kullanabileceğini düşünerek mutlu olmuştu. Yeter ki akıllı olsun ve her adımını doğru atabilsin.
Aslında müşterilerle görüşen arkadaşları olmuştu ama Kafiyenin bu paraya çok ihtiyacı vardı ve böyle bir şey yüzünden hem işini kaybetmek istemezdi hem de abisinden dayak yemek.
Ama ya hayatını düzene sokacak ve kendisini bu sıkıntılardan kurtaracak iyi niyetli biri karşısına çıkarsa ne yapacaktı?
Kafiye çıkması için her gece dua ediyordu.
Hem de yürekten.

13 Eyl 2010

Evet/Hayır

Blogumda siyasetle ilgili yazı yazmama gibi bir kararım yok ancak pek o sulara girmek istemiyorum.

Çeşitli mecralarda ve nihayetinde facebook’ta çeşitli arkadaşlarımın yorumlarını ve paylaştıkları yazıları görünce küçüklükten beri aklıma takılmış bir konuyu herkesle paylaşmak istedim.

Maalesef küçüklüğümüzden beri hep kamplara ayrıldık, hep renklere bölündük. Oryantalist bakış açısıyla böldürüldük (katılmadığımı önceki yazılarımda belirtmiştim).

Kendi görüşünden olmayanı kabullenmeme veya kendi görüşünü entelektüel sayıp diğer bakış açılarını aşağılama ve hor görme konsepti 16.yy karanlık Avrupa’sında engizisyon olarak kendisini göstermekte iken; maalesef Türkiye Cumhuriyeti topraklarında hala geçerliliğini ve popülerliğini devam ettiriyor.

Söz gelimi referandumda çıkan hayır oyunu Aziz Nesin’in Türk halkının %60’ının aptal olduğuna indirgemek kadar zalimce ve aşağılayıcı bir saptama olamaz. Bu görüşü paylaşan ve % 60’lık kesimi hor gören bakış açısı veya çobanla kendi oyu arasında katsayı olması gerektiğine inanan şehirli, okumuş ve entellektüel ( olduğunu iddia eden) kişiler en başta demokrasiyi hazmedememiş kişilerdir ancak.

Buradan her zaman çoğunluğun haklı olduğunu savunan biri olduğumu lütfen zannetmeyin; zaten tek bir doğru olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Ancak gerek teftiş hayatım gerekse de değişik ilçelerde yaptığım şube müdürlüğü sayesinde her şehirden, her görüşten, her mezhepten birçok insanla tanıştım veya hukukum oldu. Bu insanlarla konuşurken veya paylaşımlarda bulunurken bir şey dikkatimi çekti. O da hiçte aptal olmadıkları veya bence insafsız bir şekilde “koyun” benzetmesine hiçte layık olmadıkları.

Hayatta her şeyin bir matematiği vardır. Sebepsiz bir sonuç yoktur.

Çoğumuzun görüşleri okuduklarımız ve izlediklerimize göre şekilleniyor; daha açıkçası bize sunulanlardan besleniyor.

Aynanın arkasına geçip olayları dışarıdan yorumlamaya sanırım hepimizin ihtiyacı var.

7 Eyl 2010

Kafiye-Bölüm 2

Yağmur yağıyor. Kendimi kollarına bıraktım. Hadi temizle içimi. Kurtar beni bütün fazlalıklarımdan, kendim olayım yine. İstersen giysilerimi de çıkartayım, eğer gerekiyorsa bunu da yaparım.


Ağaçlar altında bir yoldayım. Ağaç dediysem en büyüklerinden, asırlık çınar her biri..Yaprakları başımı örtecek büyüklükte.

Biliyormuş gibi konuştuğuma bakmayın ben de bu yolun yabancısıyım. Yabancısı dememe de bakmayın, her gün en az bir defa buraya gelirim.

- Hoş geldin Kafiye

- Hoş mu geldim? Sen de kimsin?

- Ben senim.

- Ama sen benden farklısın,

- Yanılıyorsun Kafiye, ben senim ama sen artık o kadar sen değilsin ki, beni tanıyamıyorsun.

- Benim geldiğim yerde “ben” olarak kalmak çok zor biliyor musun; çok çabalıyorum ama yapamıyorum. Çok yalnızım.

- Hepimiz yalnızız Kafiye. Yalnız kalmak istemiyorsan dışarı değil içine dön. Eğer içine dönmüş olsaydın beni çoktan tanımıştın bile.

Dedi ve kayboldu.

Güneş açtı, bir anda her yer sarı ve yeşilin tüm tonlarının bütünleştiği bir renk cümbüşüne boyandı. Yeşilin tonlarını yaratan belli ki güneşti. Derin derin nefes alıyorum, akciğerlerim fazla mesai yapıyor sanki. Kalbim titriyor. Nabzım çok hızlandı. Dayanamıyorum. Koşmaya başladım. Çok mutluyum. İnanamıyorum, ayaklarım yerden kesildi. Yüzüstü yattım, yükseliyorum. Uçuyorum ben. Herşeye yukarıdan bakmak ne güzel, kimse bana dokunamaz, kimse bana zarar veremez. Kimse bana dokuna…

Kafiye uyandı. Köprüyü geçtikten sonra sanki programlanmış şekilde, kıta değiştirdiğinden midir nedir hemen uyanırdı. Saatine baktı. Kafasını kaldırdı. Kendisine sırıtarak bakan kravatlı çocuğu görmezlikten geldi, zaten Kafiye yakını fazla görememekle birlikte yakınında görebileceği güzel bir şey olmaması sebebiyle gözlük takma konusunda da pek hevesli değildi.

Otobüs Mecidiyeköy girişinden E-5’i terk ettiğinde Kafiye ayağa kalktı, Emine’ye hafifçe dokunarak görüşürüz dedi, en arkaya kadar yürüdü, saçı dökülen erkekler için tasarlanmış şampuan reklamının yapıştırıldığı camın tam önünde durdu ve düğmeye bastı.

Saat dokuz olmuştu bile.

5 Eyl 2010

Kafiye

Alarm çaldı..erteledi..06.25..alarm tekrar çaldı..bu defa gözünü açtı..telefonunun alarmını kapattı. Mehmet hala uyuyordu, belli ki eve yine geç gelmişti..Abisi Mehmet ile aynı odada yatmaktan nefret ediyordu. Ama yaşı 18’di ve bu gerçek 18 yıldır değişmemişti.

Hızlıca giyindi ki genelde evden çıkması en fazla 15 dakikasını alıyordu.

Saat 06.40. Kafiye evden çıktı. Tek vasıtayla mecidiyeköy’e gitmesini sağlayan 18T no.lu otobüsün geçtiği durağa gitmek için 15 dakika yürümesi gerekiyordu. Hadi şimdi kolaydı da eylül çoktan gelmişti, yakında önce yağmurlar başlar sonra da kar yağardı. Moralinin çok bozuk olduğu bazı akşamlar yürümek yerine dolmuşu tercih ediyordu, dolmuş hem evlerinin önünde indiriyordu hem de soğuktan kurtarıyordu. Ama dolmuş 1.5 liraydı ve kafiye her gün bu parayı veremezdi.

Günlerden salıydı ve bir önceki gün tatildi. Hafta sonu alışveriş merkezleri çok dolu olduğundan genellikle izin günü eğer Başak ile değiştirmediyseler pazartesi günüydü. Hafta sonlarının Kafiye için bir anlamı kalmayalı çok olmuştu. Hafta sonu sadece iş demekti hem de çok fazla iş..

Bugün hava çok güzeldi. Pırıl pırıl bir gökyüzü olacağı daha şimdiden belliydi. Gerçi sabahları biraz serin olmaya başlamıştı ama olsun..Sonra havanın bugün güzel olmasının kendisi için hiçbir anlamı olmadığını düşünerek neşesini kaybetti. Sabah 10’da girdiği mağazadan akşam yedide çıkabiliyordu.

Yürürken kafasını kaldırdığında yolun diğer tarafındaki sitelerin bu kadar çabuk nasıl çoğaldığını ve ilerlediğini anlayamadığını düşündü. Mehmet oradaki dairelerin beşyüzbin liradan satıldığını söylemişti. Beşyüzbin lira!! Kafiye 650 liralık maaşı ile bu evlerden birisini almanın bu şartlarda imkansızdan da öte olduğunu her sabah olduğu gibi tekrar düşündü..

Sonra kafasını kendi ait olduğu yöne çevirdi. Yani varoşlara..sahi neden oturdukları yerlere varoş deniyordu. İnsanlar daha kötü evlerde oturduklarında ve bu evleri site şeklinde olmadıklarında varoş mu deniyordu.

Durağa çoktan gelmişti. Duraktaki bazı kişileri genel olarak mahalleden tanıyordu, bir tanesi güneşli’de bir tekstil fabrikasında çalışan emineydi..emine içine kapanık bir kızdı ve bu tek başına kafiyenin çok haz etmediği yani arkadaşlık etmesini engelleyici bir faktördü..ama anneleri arkadaştı çünkü onlar da aynı siteye temizliğe gidiyorlardı..Şu esmer çocuk ise Rıfat abinin oğluydu, o da askerden yeni gelmişti, anlaşılan sürekli bir işe girmişti zira genelde 2 aydan uzun süre bu durakta göremezdi onu..Diğerleri de aşağı yukarı göz aşinalığı olan tanıdık kişilerdi..zaten burada herkes birbirini tanırdı..nereli olduklarını..anne ve babalarının ne iş yaptığını..bu asgari bilgiler eşler aracılığıyla herkese yayılırdı. Tabi buna akşam gezmelerini de eklemek lazım.

Kafiye’nin duraktaki herkeste gördüğü ortak özellik gözlerinin parlamamasıydı, oysa ki çalıştığı mağazada her gün gözlerinin içi parlayan bir çok insan görürdü. Allah bazı insanları zenginlikle sınarken bazılarını fakirlikle sınamaktaydı, zenginlik ile sınanmak daha mı kolaydı hep onu düşünürdü.

Bindiği durak 18T’nin ikinci durağıydı ve bu yüzden Kafiye iki saatlik otobüs yolculuğunu genellikle oturarak geçirirdi. Otobüste oturmanın avantajını ancak otobüse çok binen insanlar özellikle de bayanlar anlardı.

Varoşlarda oturmanın tek belki de en güzel yanı genellikle otobüslerin ilk durağının yukarı mahalleler oluşuydu..

Kafiye her zamanki yeri boş olduğu için her zamanki şoföre selam verdikten sonra yerine oturdu.

Ve gözlerini kapadı..

3 Eyl 2010

Duygusal Antikacılık

Antikacılık çok yaygın olmayan, belli bir kitleye hitap eden, maddi güç isteyen bir meslek dalıdır ve antikalara ilgi duyan insan sayısı da çok azdır. Mesela eski bir masa, sandalye, ayna sadece belirli kişilere hitap eder ve fiyatı çok yüksek de olsa çoğumuzda bir albeni yaratamaz.

Ya duygusal antikacılık?

Duygusal antikacılık ise hepimizin ilgilendiği bir hobi olmaktan çok bir hayat tarzıdır..

İstisnasız her insan birer duygusal antikacıdır..

Neden hep ilk aşk, ilk araba, ilk oyuncak, hiç unutulamaz..Veya neden geçmiş tüm kusurlarından arınmış şekliyle zihnimizde yer alırken bugün ve yarın hep sıkıntı ve yalnızlık ifade eder..

Sadece eski şarkılar mı güzeldir veya eski filmler gibi filmler artık yok mudur..

İnsanoğlunun eskiye duyduğu özlem, ve sürekli bugünüyle kıyaslaması acaba genetik bir psikoloji midir?

Hepimizin hayatı içinde yaşadığı olayları, tanıştığı kişileri diğerleriyle kıyaslaması çok normal olsa da bence normal olmayan eskinin hep galip gelmesidir..

Bugün onsekiz yaşındaki bir genç bile eski bayramlardan söz edebiliyor ise bu işte de bir terslik olmalı..

Geçmişe özlemle bakmaya programlanmış ve bugünün kıymetini bilmeden yaşamak insanoğluna en az kanser ve aids kadar zarar vermekte bana kalırsa. Çünkü insanlar bu kıyaslamalarından geçmişi galip çıkarmakta ve bu da bugünlerini daha karamsar şekilde yaşamalarına sebep olmaktadır..

Bugününü karamsar yaşayan zihin işinde ve evinde kendisini yalnız ve mutsuz hissetmekte; bu da hem aile yaşantılarının hem de işgücü verimliliğinin azalmasına yol açabilecek noktalara erişebilmektedir.

Burada sıralı ve uzun bir domino etkisinden bahsediyor olabilirim ancak son taşı deviren ilk taştaki hareket değildir de nedir?

Çoğu insanın yaşadığı depresyonların kaynağının bu noktada da aranabileceğini düşünüyorum. Bugünün kıymetini bilmeden yaşamamız kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür.

Geçmişin bohem kapısını bir an önce kapamalı, kilitlemeli ve bugüne odaklanmalıyız,

Hayatı, zevkleri kısacası ikinci kanalda tuttuğumuz, sıkıştırdığımız her şeyi özgürce yaşamalı, ikinci kanalın kapısını ardına kadar açıp “ana” konsantre olmalıyız..

1 Eyl 2010

Siyaset, Din ve Futbol Üzerine

Üç başlığın birbiri ile hiç alakası yok..Birbirinin içine geçtiği dönemler hiç şüphesiz mevcut..Hem de her dönem örneklerine rastlanılacak kadar çok.

Ancak ben bugün kısa da olsa başka bir şeyden bahsetmek istiyorum..

Hem siyaset hem din hem de futbol bizim aklımızla yaptığımız seçimlere dayanıyor değil mi?

Bence hiç de değil..

Bu konuda bir araştırma okumadım ama kendi gözlemlerime dayanırsam eğer standart sapması bir miktar da olsa ben akıl ile yapılan seçimler olduğuna inanmıyorum..

E bu durumda bunlar genetik te olmadığına göre..

O zaman bir insan doğduğunda kendi seçimi olmayan birçok özelliği de ister istemez sahiplenmiş oluyor. Standart donanım diyebiliriz.

Ailesinden gelen , kalıtsal olmayan ama devam ettirilmesi kuvvetle muhtemel olan bu konularda peki biz nasıl oluyor da bu kadar radikal ve kendinden olmayanı dışlayan potansiyellere erişebiliyoruz..

Tayland’ın bir köyünde Budist olarak doğan bir insanı ben nasıl aklıyla fikriyle benim dinimi seçmedi diye eleştirebiliyorum..Veya dinini nasıl hor görebiliyorum..Dinden saymıyorum..

Solcu olan sağcıdan nasıl nefret edebiliyor? Marx’ı hatmetti diye mi? Kaç kitap okudu bu erginliğe kavuşmak için?

Dinler ve ideolojiler kuramsallık kazanana kadar nice mertebelerden geçiyor, üniversitelerde kürsüleri kuruluyor, kitaplar yazılıyor vs..

Peki bu ideolojilere gönül veren, silahtarı olan , en büyük destekçileri bunları okuyarak özümseyerek değil, ailesinden geldiği için sahipleniyor ve devam ettiriyor, öyle değil mi?

Bir benzetmem olacak. Büyük ideolojiler veya dinler aynı bir insanın beyninin % 7’sini kullanma kapasitesine sahip olmasına benzer şekilde ancak bu kadar küçük oranlarda mı uygulanabiliyor ve anlaşılabiliyor?

Yanlış bir ideoloji veya inancın insanoğlunda yeşermeye başladığını düşünün,

Sizce bunun değişmesi kaç bin yıl sürer..