30 Kas 2010

Rus Salatası

Banyo gününden sonra aldığım olumlu tepkiler üzerine yine bir neslin ortak gerçekleştirdiği başka bir eylemi yazmak konusunda kendimi mecbur hissettim.
Aynı coğrafya içerisinde bu kadar farklı şehirde bu denli yeknesak bir kutlama biçimi olduğunu banyo gününde olduğu gibi çevrem genişledikçe hayretler içinde kalarak anlamaya başladım.
Bir diğerimizin ne yaptığını, neler konuştuğunu, neler yediğini yine şimdiki kadar çok merak ettiğimiz ama “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı programların ortada olmadığı, webcam’lerin evlerimize girmediği o günlerde yine bugün olduğu gibi aynı şeyleri yaptığımızı öğrenmek insanı acayip bir şekilde hayrete düşürüyor.
Yılbaşı akşamlarından söz ediyorum.
Bu özel akşam için çoğunlukla ya aynı şehirde oturan birinci derece bir akraba, ya işyerinden babanın bir arkadaşının ailesi ya da bir apartman komşusu seçilirdi.
Her yıl değişmek suretiyle bir de ev. Örneğin bu sene size gelinmiş ise seneye diğer aileye gitmek bir nevi vatani borç sayılır, adeta dünya kupası bir sonraki  kupayı düzenleyecek şehre verilir gibi gidilen evde bırakılırdı.
Yapılacaklar listesi en az  bir hafta öncesinden tayin edilir, kimin ne alacağı netleşirdi.
Genel teamül gelen ailenin yaş pasta ve kuruyemişi getirmesi şeklindeydi. Gidilen evde tombala yoksa mutlaka gelen aile tedarik eder, bunu tedarik etmekte de bir beis hissetmez, sonraki yıl tekrar kullanılacağı bilindiği için rahat  olunurdu.
Misak’ı Milli sınırları içerisinde tanıştığım hemen hemen her annenin yılbaşı gecesi için şimdilerde “Amerikan salatası” ama o zamanlar için “Rus salatası” diye bilinen mezeyi hazırladığını öğrenmem, banyomuzu pazar günleri beraber yaptığımızı öğrendiğimdeki kadar şaşırttı beni açıkça söylemek gerekirse.
Aklıma şu sorular geldi;
Rus Salatası’nı yılbaşı gecesi için özel kılan neydi?
Bunu hazırlamak zor muydu da bu gece ile özdeşleşmişti?
Malzemeleri pahalı olduğu için mi her zaman yapılmazdı?
Herkes annesine sorar artık.
Durumu iyi olan aileler hindi, idare eden aileler ise tavuk tercihinde bulunurlardı.
Bu kadar muhafazakar (olduğunu iddia eden) bir coğrafyada kopyala-yapıştır metoduyla kültürümüze entegre edilen bu menüyü bir aydınlanma halkası olarak gören ailelerimiz yemeklerini yedikten sonra saatın 12 olmasını beklemeye başlar ve tombalanın başına geçerlerdi. Tombalanın kutusunda mı yetecek kadar pul olmazdı bilemiyorum ancak kartlarımızın çıkan numaralarının üstüne genellikle fıstık kabuğu veya badem konurdu.
Oyun devam ederken piyangonun çıkması ile ilintili hayallerin kurulduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.
Saat 12 olduğunda ışık kapatılır, tercihan değil zorunluluktan TRT açılır ve yeni yıla alkışlar arasında girilirdi. Yalnız anımsadığım kadarı ile bu kutlamalar dansözün biraz gölgesinde kalırdı. Zira yılbaşı demek dansöz demekti. Hatta bir yılbaşı “bu yılbaşı 3 defa dansöz çıkacak” şeklinde tanıtım yapıldığını hatırlıyorum. Şimdi eve gelseler seyretmeyeceğimiz dansözler o zaman için  nedense Victoria Secret’tan çok daha havalıydılar. Her neyse dansöze kanalize olan beylerin kutlamaları da sönük geçerdi.
Sonra ekran yasağı durumuna göre ya İbrahim Tatlıses ya da Bülent Ersoy ekrana çıkardı.
Gecenin devamında ise yavaş yavaş kopmalar meydana gelir, nihayetinde misafir de dahil olmak üzere herkes uyumaya çekilirdi.
Yılbaşının ertesi günü ile ilgili iki temel alışkanlıktan biri;
Milli piyango listesine bakmak,
Diğeri ise kalan Rus salatasını acıktığımızda ekmek içine koyarak, geceden kalma kola eşliğinde yememizdi.
Böyle basit ama mesut günlerdi işte o günler.

28 Kas 2010

İlk temas

Evde tek başınaydı. Bakkalı kapamış, yaklaşık yarım saat önce eve varmıştı. Annesinin köye gitmeden yemesi için kendisine bıraktığı tarhana çorbası ve bulgur pilavını yemiş, Kur’an okumaya koyulmuştu.
Kapı çaldı. Bu saatte kapı genellikle komşular tarafından çalınır, kandil ise irmik helvası getiren, değilse de hoşbeş etmek isteyen bir komşu kadın olurdu genellikle.
Gelen muhtardı. “Annemler köye gitti” dedi muhtara.
Rıfat bu sözlerini söyledikten sonra bir ay kadar konuşmadı. Daha doğrusu konuşamadı. İçinden gelmedi.
Hayatın anlamsızlığı ile ilgili kafa yormaya başladığı ve bir daha da kendisini tam anlamı ile mutlu hissedemediği günler, muhtarın babasının köye giderken arabasını farları yanmayan bir traktöre çarptığını ve annesini maalesef kaybettiğini söylediği an ile başladı.
Rıfat bu bir ay boyunca her hece ağladı. Sonra da hiç ağlamadı. Sanki vücudunun bir ömür için rezerv ettiği gözyaşlarını bir ayda bitirdi. Babasını kaybeder veya çok sevdiği bir kıza kavuşamaz ise ağlayamayacağını düşündü. Bu arada henüz çok sevmenin ve birine kavuşamamanın ne anlama geldiğini bilmiyordu ancak sevmenin ve aşık olmanın iyi bir şey olmadığını hem çevresinden hem de okuduğu kitaplardan anlamıştı.
Belki bu yüzden 40 yaşına kadar da kimseyi sevmedi, sevemedi. Bu konuda bir beklentisi de hiç olmadı.
Rıfat’ın kendisini derslere bu kadar vermesinin bir sebebini de böylece öğrenmiş oldunuz. Annesi öldükten 3 yıl sonra babası evlerine yeni bir anne getirdi, ama zaten Rıfat bu yeni anneye anne diyebileceği yaşı çoktan geçmiş, yeni anne de Rıfat’a oğlum diyebileceği yaşa henüz gelmemişti.  Yeni annesi 21 yaşındaydı. Babası ise annesi öldükten sonra beş yıl yaşlanmış, yeni karısı ile de on yıl gençleşmişti.
Rıfat baba olmamaya da bu sıralar karar verdi. Dolayısı ile evlenmemeye.
Alışveriş merkezlerinde alış ve veriş gibi çift taraflı bir eylem  sahneye konsa da, sadece müşterilerin verdiği, dükkanların da aldığı bir gerçekti. Tek gerçek “para” ise, bunu veren müşteriler, alanlar da dükkan sahipleri idi. Alışverişte bir değer değişimi esastır. Bu ticaretten sonra tekrar alışverişte kullanılabilecek olan para kimde ise alan oydu. Yani dükkan sahipleri.
Rıfat olayları tahlil etmeye ve bir örgü peynirin telleri gibi  her şeyi parçalarına ayırmaya o kadar meyilli idi ki, bu konu da elinden kaçamamıştı.  O yüzden kendisine hiç yeni bir giysi almaz koca bir seneyi aynı giysilerle geçirmeyi çok iyi bilirdi.
Bu yüzdendir ki, Rıfat onsekiz yılda bir ev almış, üç ev parasını da banka hesabında biriktirmişti.
Kafasında bu düşüncelerle içeri girdi. Güvenlik görevlisine ayakkabıcıların nerede olduğunu sordu. Genç adam anlamadığı bir sebepten sırıttı ve “ her katta var, baktığınız bir marka var mı” diye sordu.
Teşekkür ederek üst kata çıktı. Kitaplarını genelde internetten sipariş ettiği markanın önünden geçerken, içerisinin kalabalık olduğunu görerek mutlu oldu. Ona kitap sevgisini Köy enstitüsü mezunu amcası aşılamıştı. İlk kitabı Kuyucaklı Yusuf idi. Zaten bir insanı kitap okumaya alıştıracak bundan daha güzel bir başlangıç olabilir miydi?
Hemen yanında bir ayakkabıcı vardı. Tam ona girecekken Rıfat bir an nefes alamadığını hissetti ve daha kapıdan içeri giremeden kendisini mağazanın dışına attı. Alışveriş merkezlerinde dükkanlara mağaza denirdi.
İlk defa böyle olmuştu. İlginç bir şekilde çıkar çıkmaz geçti. Sonra o mağazaya girmeme konusunda anlamsız bir karar aldı. Pahalı ve zevksiz bir markaya benziyordu. Aslında bunların mazeret olduğunu içeri girememesinin başka bir nedenden olduğunu hissetti ancak sonra saçma bularak tekrar bu nedenlere bağladı.
Tam ters tarafta başka bir ayakkabıcı ilişti gözüne. Hızlı adımlarla bu uzayan işi bitirip hemen buradan uzaklaşmak için emin adımlarla içeri girdi.
Kendisini güler yüzle karşılayan kız” Hoş geldiniz” dedi.
“Merhaba ben Rıfat, kendime ayakkabı almak istiyorum” dedi.
Genç kız gülümseyerek “Ben de Kafiye, nasıl yardımcı olabilirim size” dedi.

25 Kas 2010

Balayında Koh Samui'mi yoksa Bali'mi?

Hemen hemen bir çoğumuz özellikle balayında tropikal adaya gitme konusunda hayallerle büyüdük. Gerek seyrettiğimiz filmler gerekse okuduğumuz kitaplar bu hayalimizin perçinlenmesine sebep oldu.
Ben de 34 yaşına kadar araba taksiti, ev taksiti, bodrum, çeşme vs. derken yurtdışına çıkamamış biri olarak balayında yurtdışına hem de bir adaya gitmeye karar verdim; tabi ki gelinin de oluruyla...
Bu aşamada karşıma Uzakdoğu’da bulunan belli başlı adalar çıktı. Endonezya’nın Bali adası ve Tayland’ın Koh Samui adası, en çok öne çıkan adalar oldu. Aslında Maldivler de ciddi bir alternatif idi,   ama hem  gidenlerin anlattıklarından hem de okuduklarımdan en baştan elemiştim zaten. Zira Maldivler’e gidip de sıkılmayan yok gibiydi.
Sonuçta balayında Bali’ye, sonraki sene de Koh Samui’ye gittim. Ben şimdi kendi fikrimi beyan etmeden önce karşılaştırmalı bilgiler vereceğim ki en sonunda karar sizlerin olsun.
Bali için  toplam uçuş süreniz yaklaşık 12 saat, THY veya Singapur HY ile rahat ve konforlu uçuşlar sizleri bekliyor. Her ikisi için de Singapur’a direk uçuştan sonra 2 saat 15 dakikalık bir ilave uçuş gerekiyor.  Singapur'a aktarmalı giden hava yolu şirketleri de var. Emirates, Etihad ve Katar Hava yolları gibi.

Koh Samui için ise, toplam uçuş süresi yaklaşık 10 saat. Bangkok’a THY ile 9 saatlik bir direkt uçuşun ardından, Bangkok’tan Koh Samui'ye yaklaşık 1 saatlik ilave bir uçuş gerçekleştiriyorsunuz. Bangkok için de yukarıda saydığım hava yollarına ait aktarmalı uçuşlar var. ( Singapur aktarmalı Koh Samui uçuşları da var)

Direk uçuşlar genelde bir miktar pahalı olmakla birlikte, zaten havada iki gece kaybettiğinizi düşünürsek, daha fazla zaman kaybetmemek adına tercih edilebilir.

Yukarıda belirttiğim sürelerin uçuş süresi olduğunu hatırlatayım. Hava alanlarında da bir süre geçiriyorsunuz haliyle.

Bali ile Türkiye arasında 6 saatlik bir saat dilimi farkı varken, bu Tayland için 5 saat.

Bali; denizi biraz yosunlu ama sonuçta tertemiz okyanus suyu.

Koh Samui; hem Samui’de hem de etrafında çok güzel plajları olan adalar var, denizi çok daha iyi diyebilirim,

Bali Koh Samui’ye göre daha ucuz bir yer. Şöyle ki bir dolar yaklaşık 9000 Endonezya Rupiah’sı ve 33 Tayland Baht’ı. Samui, Tayland genelinde olduğu gibi bir hayli ticarileşmiş, Bali’deki ada hayatı ise  çok daha doğal...

Bali , Samui’ye göre daha sessiz bir yer... İnsanlar daha cana yakın ve sıcaklar. Belki de Tayland kadar turist almadığından insanları fazla bozulmamış. Tayland’da size sürekli bir şeyler satılmaya çalışılırken Bali’de durum bundan biraz daha iyi.

Her iki adada da bol bol ve ucuza deniz ürünü yeme şansınız var, hem de denizden yeni çıkmış hala canlı olan ıstakozlar gibi. Deniz ürünü sevmeyenler için, İstanbul'da bulabileceğiniz her mutfak buralarda da mevcut. Türkiye dışında hiçbir yer de olmaması nazarı ile, bizim kahvaltılardan beklememeniz gerektiğini, sanırım hatırlatmama gerek yok...

Tüm Uzakdoğu’da olduğu gibi her iki yerde de size belirtilen fiyatı minimum üçe bölerek alışveriş yapmak (tercihan 5’e bölerek) gerekiyor.

Aşağıda bana göre kesinlikle yapılması gerekenler:

Bali:

Jimbaran’da gece kumsalda, ayaklarınızda okyanus suyu dolaşırken deniz ürünleri yemek,
Kuta’da sörf yapmak, akşam Hard Rock Cafe Bali’de bira içmek,
Bali masajını yerinde mutlaka yaptırmak,
Ubud turuna katılmak,
Eve ahşap heykelcikler almak,

Koh Samui:

Her gece foot massage yaptırmak ,(200 baht, yaklaşık 6 usd yani 10 tl!! )
Chaweng beach’te denize girmek,
Koh Phangan Adasına gitmek haad-rin de denize girmek, 
File binmek,
Bol bol yerel bira içmek, bir de Japon birası Asahi’yi mutlaka denemek,
Evet bunlarda Eylemce yapılması önerilenler.

Tamam sadede gel diyorsanız ben her zaman ama her zaman Tayland derim..

Ancak balayında ultra sakin bir tatil istiyorum ve tamamı ile kafayı boşaltmak istiyorum diyorsanız da Bali sizin için daha ideal gözüküyor. Zaten ne demişler “Honeymoon in Balimoon”.

Yalnız sonraki sene Tayland’a gidip bir daha nasıl giderimin planlarını da yapmaya hazır olun.

Tayland’a ayrı bir yazı gerekir zira,

"Mai pen rai" 


Yani hiç tasa yok...


Not: Ayrıca bakınız... http://ikincikanal.blogspot.com/2010/12/koh-samui.html

24 Kas 2010

Ayakkabı

Rıfat aslında Sungurlu’nun Bunalan köyündendi. Sungurlu’ya 42 km uzaklıktaki bu köyden okula gidip gelmek imkansız olduğu için babası Yusuf köydeki tarlalarını kardeşine bırakarak Sungurlu’ya gelmiş ve bir bakkal dükkanı açarak buraya yerleşmişti.
Rıfat bu göçte yaşadığı şoku Sungurlu’dan Ankara’ya gittiğinde bile hissetmemişti. Büyük şehir bu demek diye düşünmüştü ilk taşındığında. Sonraları acaba bu köyün isminden kaynaklanan bir durum muydu yaşadıkları  yoksa kendisi ile mi ilintili diye çok düşündü, ama bulamadı.
Tek ipucu 1997’de 320 olan köy nüfusunun 2007’de 300 oluşuydu.
Bu acaba bir kader miydi?
Rıfat’ın çocukluğunda en sevdiği şey yaz tatillerinde babasının yanında çalışmaktı.
Kasada durmaya bayılırdı. Hele para üstü hesaplama konusunda kendisini o kadar geliştirmişti ki; liseye kadar hesap makinesi kullanma ihtiyacı hissetmedi.
Rıfat’ın hiç kardeşi olmadı. Bunun  kendisini hem köyde hem de Sungurlu’da farklı ve yalnız hissetmeye başladığı tarihlere yakın bir zamanda anladığını düşünürsek, Rıfat’ın farklılaşması ile kardeşi olmaması arasında bir bağlantı olduğundan söz edebilir ancak tek sebep olarak göremeyiz.
Yalnızlık onu daha çok ders çalışmaya itti. Sıkıldığında çalıştı. Üzüldüğünde çalıştı. Mutlu olduğunda çalıştı. Sonraları küçük şehirlerde yaşayan insanlardan daha başarılı öğrenciler çıkmasını sosyal hayatın olmayışına bağladı hep.
Bu sebeple o yıl Sungurlu’da üniversite sınavına giren lise mezunları arasında ikinci oldu ve hayallerini gerçekleştirmek üzere Mülkiye’nin yani Ankara’nın yolunu tuttu.
Üniversite öncesi okul hayatında ve Sungurlu’da geçen dönemde karşı cinsle tek iletişimi babasının bakkal dükkanında cereyan eden, o da para almak veya para üstü vermek ile sınırlı olan Rıfat için bu döneme dair hatırlanacak  bir şey maalesef yoktu.  
Saat 6 oldu. Rıfat ayağa kalktı. Bilgisayarını her zamanki gibi 17.55’te kapamıştı. Bu beş yıldır böyleydi. Ceketini giydi. Gülümseyerek, sadece dışarıdan, herkese iyi akşamlar dedi. Asansöre bindi ve zemin kata indi. Eksi bir katta araba otoparkı vardı ama Rıfat’ın arabalara karşı ilgisi olmadığı gibi ehliyeti de yoktu.
Otobüs durağına geldi. 18.10’da her zamanki otobüsü geldi. Otobüs hareket etti.
Rıfat beş yıldır ilk defa o otobüse binmedi.
Nedendir bilinmez  ayakkabısının birden çok eskidiğini düşündü ve yakındaki alışveriş merkezinin yolunu tuttu.
Halbuki ayakkabılarını beş yıl önce almıştı.

23 Kas 2010

Sungurlu

2012 yılının yine yağışlı bir gününde bu defa saat 08.12 iken Rıfat her zamanki gibi uyandı. 08.12 sihirli bir kalkma vakti idi Rıfat için. Çünkü ne 08.11’di ne de 08.13. Bu evden çıkmasına göre ince bir şekilde ayarlanmış bir saat dilimi idi. Evden çıkması yaklaşık 18 dakikayı aldığından daha doğrusu otobüs 08.35’te geldiğinden veya en doğrusu otobüs 08.55’te işyerine vardığından, hadi bunu da geçelim saat 09.00’da yerine oturabildiğinden  bu saatte kalkardı.
Beş yıldır aynı iş yerinde çalışan Rıfat bu beş yıl içinde bir gün bile geç kalmadı. Bunu istedi ama yapamadı. Çünkü uyandırma alarmı küçükken kafasının içine yerleştirilmişti ve gözleri kapandığı anda tekrar çalmaya programlanmıştı. Tabi ki bu sadece sabah saatleri içindi yoksa Rıfat hiç gündüz uykusu uyuyamazdı ki zaten gündüz uyumayı da sevmiyordu.
Rıfat aslen Çorum’luydu. Sungurlu ilçesinden. Anadolu’nun yol üstünde gelişen ilçelerinden biri olan Sungurlu da aynı Rıfat gibi arada kalmış bir ilçeydi.
Çoğu insan için yarım saat için durularak bir şeyler yenen, çay içilen ve tuvalete gidilen bir mola yeri olan Sungurlu Rıfat için memleket demekti, bundan da gurur duyuyordu. Gerçi “ Senin yaptığını Çorum’lu yapmaz” deyiminden dolayı üniversite zamanı Ankara’da biraz takılmıştı memleketine ama sonuçta yedi sülale oralılardı ve Rıfat ömrü boyunca bedava leblebi yiyebilmenin özgürlüğünden dolayı gayet mutluydu.
Hayali Mülkiye’yi bitirip Sungurlu’ya bir gün kaymakam olarak dönmek olan Rıfat belki kaymakam olamadı ama iyi bir vatandaş oldu. Oyunu da hiçbir seçim kaçırmadan Sungurlu’da kullandı.  En azından vefa borcu hissetmemekte idi.
Yalnız Sungurlu’da oturmanın bir tek kötü yanı vardı. Rıfat otobüs seyahatlerini çok sever hep bir otobüs şöförü olmak isterdi. Ancak Sungurlu’da otobüse bindiğinde şoföre en yakın oturulabilinecek koltuk 36 numara olurdu. Bir gün en önde oturmaya söz verdi ve sırf bunun için bir saat geriye yolculuk yaparak Çorum’a gitti ve istediği koltuğa oturabildi.  
Rıfat’ın o gün hesaba katmadığı belki de tek şey hava durumuydu.
Hayatı boyunca bir daha o günkü kadar sisli olmadı Çorum-Ankara karayolu.

22 Kas 2010

Komodor Ejderi

2012 yılının yağışlı bir mayıs gününde saatlerin 20.12’yi gösterdiği dakikalarda  hayat yine tüm anlamsızlığıyla devam etmekteydi.
Dostoyevski’nin “hayata fazla anlam yüklememenin mutluluğun sırrı  olduğu” sözünü bilmesine biliyordu ama insanın her bildiğini yapamaması ve hayata geçirememesi gibi  kendi zihnine de söz geçiremiyordu.
Bazıları her gece dua eder.
Rıfat ise her gece tanrıya keşke farkındalığım daha az olsaydı, keşke hiç okumasaydım keşke beni böyle yaratmasaydın şeklinde sitemde bulunuyordu.
Yedi yıl önce evlenmiş, altı yıl önce boşanmıştı. Birçok benzeri gibi arayışına evlilikte de cevap bulamamış sanki tekrar bekar olursa cevabı bulması kolaylaşırmış gibi hissettiği için, biraz da şiddetli geçimsizliğe maddi sıkıntılar eklenince kendisini mahkemede boşanırken bulmuştu.
Belki hayatının en iyi senesi değildi ama en kötü senesi de değildi. Zaten Rıfat bu süre zarfında da arayışına her zaman olduğu gibi dışında değil, içinde devam etmişti.
Otuzlu yaşlarda var olan ümitlerinin yerini artık yavaş yavaş şüpheler almaya başlamıştı. Kendisini labirentte peynir arayan fareye benzetmesi bu yıl başında ortaya çıkmış, geçen dört ayda ise hem labirent büyümüş hem de peynir küçülmüştü. Açıkçası canı hiç mi hiç peynir istemiyordu ama ona öğretilen peyniri bularak yemesiydi.
Rıfat ocak ayından beri kahvaltıda peynir yemez olmuştu. En azından fiiliyatta peynir görmek istemiyordu.
Boşandığı anda hayatı da boşalan Rıfat çareyi her bildiği hobiye dadanarak boşalan kısmı doldurmaya yeltenmekte buldu. Ancak hobilerinde özünde farklı boşluklar yarattığını görmesi 3 ayını aldı.
Sonrasında televizyonda seyrettiğinde çok etkilendiği Komodor Ejderi üzerine çalışmalarına başladı. Daha doğrusu araştırmalarına diyelim zira bu konuda ülkemizde büyük bir boşluk olduğunu fark etti. Bir dernek kurabilmek ve çalışmalarını nesilden nesile aktarabilmek için yasal düzenlemeleri ve prosedürleri incelemeye başlamadan önce yerinde görmek maksadıyla Endonezya’nın Rintja Adası’na gitti. Yaklaşık 10 gün boyunca komodor ejderlerini yakından tanıma fırsatı bulan Rıfat ülkesine döndüğünde kendisini bu toprakların yetiştirdiği en bilgili Komodor Ejderi araştırıcısı olarak hissetmeye başladı.
Bu büyük boşluğu doldurduktan sonra kendi boşluğuna dönen Rıfat, neden diğerleri gibi bir “Truman Show” inşa edemediğini tekrar sorgular buldu kendisini.
Bu kadar Oscar ödüllü oyuncu arasında figüran  bile olamamanın sıkıntısını yaşayan Rıfat buzdolabını açtı ve kendisine pazardan aldığı yeşil büyük elmalardan birini alarak önce yıkadı, sonra soydu. Kabuklarını ve koçanını çöpe attı. Salona geldi, ışıkları açtı ve çok sevdiği koltuğuna oturdu. Kitabını aldı ama elma suyu bulaşan ellerini kitaba bulaştırmamak için önce elmayı yedi. Ayağa kalkarak ellerini yıkamaya gitti. Tekrar yerine döndü ve bu defa kitabını temiz elleri ile kaldığı yerden açmak sureti ile okumaya başladı.
Saat 20.14 olmuştu bile.

12 Kas 2010

Kulaklık

Kulağımda telefonumun kulaklıkları.
Oynat tuşuna basıyorum.
 Çin violini başlıyor çalmaya.
O da ne..birden ayaklarım havalanmaya başladı.
Yüzükoyun duruyorum şimdi. Sanki altımda uçan bir halı var ama aslında yok. Yani hiçbir şey yok. Öyle havada duruyorum. Kendim de şaşırıyorum halime.
Russel Crowe’un  Gladyatör’de son dövüşten sonra öldüğü sahneyi bilirsiniz. Ona benzer bir durum sanki.
Ama farklı olan ben yaşıyorum.
Uçmaya başlıyorum.
Hava ılık bir mayıs öğleden sonrası tadında. Çiçekler açmış.
Kuşlar ise çok şaşkın. Belki de gördükleri en büyük kuşun paniği bu. Neyse ki zararsız olduğumu hemen anlıyorlar. Kuş cıvıltıları müziğe eşlik etmeye başlıyor.
Sihirli bir şekilde vücudumu yönetebiliyorum. İstersem yükseliyorum, istersem alçalıyorum.
Nereye gitsem diye düşünüyorum. Böyle bir şansı her zaman bulamayabilirim.
Kredi kartımı cebimden çıkarmadan, millerimi kullanmadan uçabiliyorum ne de olsa.
Sonra kendi kendime, öyle bir şey yaşamalıyım ki, Güney Kore’li bir yönetmenin filmini izlerken malum sahnede Mısır asıllı Belçika’lı sanatçının söylediği o etkileyici şarkıyı Türkiye’de dinleyip hislenmek gibi bir şey olmalı diyorum. Belli ki o’da uçarak kıtaları kat etmeye, insanların evine gelip, onların hayatına girip tekrar olduğu yere dönmesini sağlayan  bir müzik dinliyor kulaklarında ipod’u ile.
Bunu yapamadıktan sonra uçmanın ne anlamı var ki diyorum kendi kendime. Diğer türlü fiyatı değiştikçe fiyatının üstüne çıkartmalarla yeni fiyatı yapıştırılan ama hiç satmamış biraz tozlanmış bir romandan ne farkım kalır diye düşünüyorum. Sonra insanların sadece “çok satanlar” rafından kitap seçmeleri gibi acaba benim de çok yaşananlardan biri olup olmadığımı sorguluyorum. Belli ki çok satanım. Zaten ya çok satansındır ya da değeri hiç farkedilmemiş.
Gözlerimi kapıyorum. Gözlerimi açıyorum.
Vietnam’dayım.
Vay be diyorum.
Gerçekten de her yer pirinç tarlasıymış.
Ne kadar da çalışkanlar diyorum. Tarlalar dolmuş taşmış.
Çin, Fransa, ABD derken işgalden en sonda kurutulan bu ülke insanlarının aslında iyi insanlar olduğunu  o anda anlıyorum.
Birden aklıma acaba her insanı tanımak için onun kalbine de bir yolculuk yapsam daha mı iyi tanırım acaba diyorum. Daha önce yapmadığıma pişman oluyorum. Kırdığım, kötü fikirlere sahip olduğum kişilerden tek tek özür diliyorum o an. Sonda aslında onların da durumlarından memnun olmadıklarını ama dinledikleri müziğin onları böyle yaptığını anlıyorum. Onlar adına üzülüyorum. Kendi adıma da.
En sonun da gerçeği fark ediyorum.
Kulaklıklarımı çıkartıyorum.
Yere düşüyorum.
Kostümümü getiriyorlar.
Giyiniyorum.
Başımı gök yüzüne kaldırmamam konusunda tembihleniyorum.
Hep düz bakmalısın diyorlar.
Ben de söyleneni yapıyorum.
kulaklıklarımı unutmayacağım bir yere saklıyorum.
Gelecek sefere daha uzun süre uçmayı diliyorum.
Tüm kalbimle.

8 Kas 2010

Merve

İETT’den emekli olalı 12 sene olmuştu. Önceleri Ümraniye’de oturuyordu ama kiralar o kadar yükselmişti ki son beş senedir neredeyse yarı kiraya oturduğu Sancaktepe’deki evine taşınmışlardı.
Karısının çalışmaması gerektiğini düşünenlerdendi. Tek de olsa bir maaşı vardı ve bu maaş ikisine de yeterdi.
Zaten alternatif , yani ikinci bir iş arayışı da ailenin üç üye olmasından sonra başladı.
Merve aynı annesine benziyordu, bu yüzden de ona babaannesinin ismini koydular. Her çocuk kısmetiyle doğar derler ki bu doğrudur. 
Mehmet de taraftar ürünleri satmaya Merve doğduktan tam bir yıl sonra başladı ve bir daha da bırakmadı.
Önceleri çalışırken hafta sonları yaptığı bu iş şimdilerde tek işi oluvermişti.
Mehmet artık emekli olmuş ve emekli ikramiyesi ile   memleketi Yozgat’taki bahçeli evi alabilmiş ama memleketine dönememişti.
Çünkü okutacak iki kızı olmuştu. Burcu ablası Merve’den 2 yıl sonra doğmuştu. En az ablası kadar zekiydi. Ama o kadar güzel değildi zira daha çok teyzesine benzemişti ki hanım tarafı hanımı hariç pek güzel sayılmazlardı. Hatice bu şakaya yıllardır içerlese de içten içe Burcu’nun teyzesine benzemesine üzülüyordu.
Mehmet en başta futbol olmak üzere tüm spor müsabakaları öncesi stad veya salon çevresinde atkı, şapka veya bere satan o bildiğimiz simalardan biriydi.
Mehmet’in takımı yoktu. O gün kimin maçı varsa o takımın ürünlerini satar, o renklere bürünürdü.
Aslında en çok Beşiktaş’ı seviyordu, çünkü en çok parayı Kara Kartal’ın maçlarında kazanmaktaydı. Fenerbahçe seyircisi nedense illaki logolu ürün almaktan hoşlanır ve Mehmet’in sattığı bere ile aynı tezgahtan çıkmış ama markalı olan ürüne beş katı para vermekten çekinmezdi. Mehmet insanın parası olmasının ne demek olduğunu böyle zamanlarda anlardı; daha doğrusu parası olmadığı için anlayamazdı.
Parça başına en az bir lira kazanır ama kimi zaman maç seyretmeye uzaktan gelmiş birisini bulabilirse bir şapkada beş lira kazandığı bile olurdu.
Günlük kazancı en iyi maçta 30-40 TL arası değişirdi.
Sultanhamam’dan maç sabahı peşin paraya aldığı atkı, şapka ve berelerden elinde kalanları eve götürür, stok maliyetini düşünmez er geç nakde çevireceğini bilirdi.
Fenerbahçe’nin Eskişehirspor maçı öncesi Kızıltoprak’ta her zamaki gibi bir şeyler satmaya çalışırken 2 taraftar ile de bir süre sohbet etti.
Bunlardan bir tanesi Eylem’di.
Eylem birasını içtikten sonra maraton tribünde maçı izledi ve evine döndü.
Ertesi günü Etiler’de son zamanların en popüler et restoranlardan bir tanesinde adam başı 80 TL vererek şimdiye kadar tattığı en lezzetli eti yedi. Şarabını içti.
Arabasına atlayıp eve geldi.
Günlerden pazardı. Pazar sendromundan nefret ediyordu. Keşke yarın da tatil olsaydı. Ya da hiç işe gitmeseydi.
Sonra birden aklına yediği yemek geldi.
Sahi seksen liraya kaç kilo et alabilir, ve bu etleri parçalara ayırarak kaç farklı yemekte kullanabilirdi.
Yine aynı saatlerde Merve Eskişehir’de üniversite yurdundan dışarı çıkarak kampüs içindeki İş Bankası bankamatik’ine yürüdü. Kartı soktu. Babası para yatırmıştı. Hem de 80 lira. Merve babasının hafta sonu iyi satış yaptığını anladı. Acaba İstanbul da Eskişehir kadar soğuk muydu? Parasını çekip hızlı adımlarla kendini yurdun sıcak holüne bıraktı. Kaloriferler az da olsa yanmaya başlamıştı.
Hemen babasına mesaj attı.
“Seni çok seviyorum baba, haftalığımı çektim”
Cevap hızlı geldi. Belli ki Burcu telefonu eline almıştı.
“Ben de seni kızım.”