12 Kas 2010

Kulaklık

Kulağımda telefonumun kulaklıkları.
Oynat tuşuna basıyorum.
 Çin violini başlıyor çalmaya.
O da ne..birden ayaklarım havalanmaya başladı.
Yüzükoyun duruyorum şimdi. Sanki altımda uçan bir halı var ama aslında yok. Yani hiçbir şey yok. Öyle havada duruyorum. Kendim de şaşırıyorum halime.
Russel Crowe’un  Gladyatör’de son dövüşten sonra öldüğü sahneyi bilirsiniz. Ona benzer bir durum sanki.
Ama farklı olan ben yaşıyorum.
Uçmaya başlıyorum.
Hava ılık bir mayıs öğleden sonrası tadında. Çiçekler açmış.
Kuşlar ise çok şaşkın. Belki de gördükleri en büyük kuşun paniği bu. Neyse ki zararsız olduğumu hemen anlıyorlar. Kuş cıvıltıları müziğe eşlik etmeye başlıyor.
Sihirli bir şekilde vücudumu yönetebiliyorum. İstersem yükseliyorum, istersem alçalıyorum.
Nereye gitsem diye düşünüyorum. Böyle bir şansı her zaman bulamayabilirim.
Kredi kartımı cebimden çıkarmadan, millerimi kullanmadan uçabiliyorum ne de olsa.
Sonra kendi kendime, öyle bir şey yaşamalıyım ki, Güney Kore’li bir yönetmenin filmini izlerken malum sahnede Mısır asıllı Belçika’lı sanatçının söylediği o etkileyici şarkıyı Türkiye’de dinleyip hislenmek gibi bir şey olmalı diyorum. Belli ki o’da uçarak kıtaları kat etmeye, insanların evine gelip, onların hayatına girip tekrar olduğu yere dönmesini sağlayan  bir müzik dinliyor kulaklarında ipod’u ile.
Bunu yapamadıktan sonra uçmanın ne anlamı var ki diyorum kendi kendime. Diğer türlü fiyatı değiştikçe fiyatının üstüne çıkartmalarla yeni fiyatı yapıştırılan ama hiç satmamış biraz tozlanmış bir romandan ne farkım kalır diye düşünüyorum. Sonra insanların sadece “çok satanlar” rafından kitap seçmeleri gibi acaba benim de çok yaşananlardan biri olup olmadığımı sorguluyorum. Belli ki çok satanım. Zaten ya çok satansındır ya da değeri hiç farkedilmemiş.
Gözlerimi kapıyorum. Gözlerimi açıyorum.
Vietnam’dayım.
Vay be diyorum.
Gerçekten de her yer pirinç tarlasıymış.
Ne kadar da çalışkanlar diyorum. Tarlalar dolmuş taşmış.
Çin, Fransa, ABD derken işgalden en sonda kurutulan bu ülke insanlarının aslında iyi insanlar olduğunu  o anda anlıyorum.
Birden aklıma acaba her insanı tanımak için onun kalbine de bir yolculuk yapsam daha mı iyi tanırım acaba diyorum. Daha önce yapmadığıma pişman oluyorum. Kırdığım, kötü fikirlere sahip olduğum kişilerden tek tek özür diliyorum o an. Sonda aslında onların da durumlarından memnun olmadıklarını ama dinledikleri müziğin onları böyle yaptığını anlıyorum. Onlar adına üzülüyorum. Kendi adıma da.
En sonun da gerçeği fark ediyorum.
Kulaklıklarımı çıkartıyorum.
Yere düşüyorum.
Kostümümü getiriyorlar.
Giyiniyorum.
Başımı gök yüzüne kaldırmamam konusunda tembihleniyorum.
Hep düz bakmalısın diyorlar.
Ben de söyleneni yapıyorum.
kulaklıklarımı unutmayacağım bir yere saklıyorum.
Gelecek sefere daha uzun süre uçmayı diliyorum.
Tüm kalbimle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder