8 Kas 2010

Merve

İETT’den emekli olalı 12 sene olmuştu. Önceleri Ümraniye’de oturuyordu ama kiralar o kadar yükselmişti ki son beş senedir neredeyse yarı kiraya oturduğu Sancaktepe’deki evine taşınmışlardı.
Karısının çalışmaması gerektiğini düşünenlerdendi. Tek de olsa bir maaşı vardı ve bu maaş ikisine de yeterdi.
Zaten alternatif , yani ikinci bir iş arayışı da ailenin üç üye olmasından sonra başladı.
Merve aynı annesine benziyordu, bu yüzden de ona babaannesinin ismini koydular. Her çocuk kısmetiyle doğar derler ki bu doğrudur. 
Mehmet de taraftar ürünleri satmaya Merve doğduktan tam bir yıl sonra başladı ve bir daha da bırakmadı.
Önceleri çalışırken hafta sonları yaptığı bu iş şimdilerde tek işi oluvermişti.
Mehmet artık emekli olmuş ve emekli ikramiyesi ile   memleketi Yozgat’taki bahçeli evi alabilmiş ama memleketine dönememişti.
Çünkü okutacak iki kızı olmuştu. Burcu ablası Merve’den 2 yıl sonra doğmuştu. En az ablası kadar zekiydi. Ama o kadar güzel değildi zira daha çok teyzesine benzemişti ki hanım tarafı hanımı hariç pek güzel sayılmazlardı. Hatice bu şakaya yıllardır içerlese de içten içe Burcu’nun teyzesine benzemesine üzülüyordu.
Mehmet en başta futbol olmak üzere tüm spor müsabakaları öncesi stad veya salon çevresinde atkı, şapka veya bere satan o bildiğimiz simalardan biriydi.
Mehmet’in takımı yoktu. O gün kimin maçı varsa o takımın ürünlerini satar, o renklere bürünürdü.
Aslında en çok Beşiktaş’ı seviyordu, çünkü en çok parayı Kara Kartal’ın maçlarında kazanmaktaydı. Fenerbahçe seyircisi nedense illaki logolu ürün almaktan hoşlanır ve Mehmet’in sattığı bere ile aynı tezgahtan çıkmış ama markalı olan ürüne beş katı para vermekten çekinmezdi. Mehmet insanın parası olmasının ne demek olduğunu böyle zamanlarda anlardı; daha doğrusu parası olmadığı için anlayamazdı.
Parça başına en az bir lira kazanır ama kimi zaman maç seyretmeye uzaktan gelmiş birisini bulabilirse bir şapkada beş lira kazandığı bile olurdu.
Günlük kazancı en iyi maçta 30-40 TL arası değişirdi.
Sultanhamam’dan maç sabahı peşin paraya aldığı atkı, şapka ve berelerden elinde kalanları eve götürür, stok maliyetini düşünmez er geç nakde çevireceğini bilirdi.
Fenerbahçe’nin Eskişehirspor maçı öncesi Kızıltoprak’ta her zamaki gibi bir şeyler satmaya çalışırken 2 taraftar ile de bir süre sohbet etti.
Bunlardan bir tanesi Eylem’di.
Eylem birasını içtikten sonra maraton tribünde maçı izledi ve evine döndü.
Ertesi günü Etiler’de son zamanların en popüler et restoranlardan bir tanesinde adam başı 80 TL vererek şimdiye kadar tattığı en lezzetli eti yedi. Şarabını içti.
Arabasına atlayıp eve geldi.
Günlerden pazardı. Pazar sendromundan nefret ediyordu. Keşke yarın da tatil olsaydı. Ya da hiç işe gitmeseydi.
Sonra birden aklına yediği yemek geldi.
Sahi seksen liraya kaç kilo et alabilir, ve bu etleri parçalara ayırarak kaç farklı yemekte kullanabilirdi.
Yine aynı saatlerde Merve Eskişehir’de üniversite yurdundan dışarı çıkarak kampüs içindeki İş Bankası bankamatik’ine yürüdü. Kartı soktu. Babası para yatırmıştı. Hem de 80 lira. Merve babasının hafta sonu iyi satış yaptığını anladı. Acaba İstanbul da Eskişehir kadar soğuk muydu? Parasını çekip hızlı adımlarla kendini yurdun sıcak holüne bıraktı. Kaloriferler az da olsa yanmaya başlamıştı.
Hemen babasına mesaj attı.
“Seni çok seviyorum baba, haftalığımı çektim”
Cevap hızlı geldi. Belli ki Burcu telefonu eline almıştı.
“Ben de seni kızım.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder