30 Kas 2010

Rus Salatası

Banyo gününden sonra aldığım olumlu tepkiler üzerine yine bir neslin ortak gerçekleştirdiği başka bir eylemi yazmak konusunda kendimi mecbur hissettim.
Aynı coğrafya içerisinde bu kadar farklı şehirde bu denli yeknesak bir kutlama biçimi olduğunu banyo gününde olduğu gibi çevrem genişledikçe hayretler içinde kalarak anlamaya başladım.
Bir diğerimizin ne yaptığını, neler konuştuğunu, neler yediğini yine şimdiki kadar çok merak ettiğimiz ama “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı programların ortada olmadığı, webcam’lerin evlerimize girmediği o günlerde yine bugün olduğu gibi aynı şeyleri yaptığımızı öğrenmek insanı acayip bir şekilde hayrete düşürüyor.
Yılbaşı akşamlarından söz ediyorum.
Bu özel akşam için çoğunlukla ya aynı şehirde oturan birinci derece bir akraba, ya işyerinden babanın bir arkadaşının ailesi ya da bir apartman komşusu seçilirdi.
Her yıl değişmek suretiyle bir de ev. Örneğin bu sene size gelinmiş ise seneye diğer aileye gitmek bir nevi vatani borç sayılır, adeta dünya kupası bir sonraki  kupayı düzenleyecek şehre verilir gibi gidilen evde bırakılırdı.
Yapılacaklar listesi en az  bir hafta öncesinden tayin edilir, kimin ne alacağı netleşirdi.
Genel teamül gelen ailenin yaş pasta ve kuruyemişi getirmesi şeklindeydi. Gidilen evde tombala yoksa mutlaka gelen aile tedarik eder, bunu tedarik etmekte de bir beis hissetmez, sonraki yıl tekrar kullanılacağı bilindiği için rahat  olunurdu.
Misak’ı Milli sınırları içerisinde tanıştığım hemen hemen her annenin yılbaşı gecesi için şimdilerde “Amerikan salatası” ama o zamanlar için “Rus salatası” diye bilinen mezeyi hazırladığını öğrenmem, banyomuzu pazar günleri beraber yaptığımızı öğrendiğimdeki kadar şaşırttı beni açıkça söylemek gerekirse.
Aklıma şu sorular geldi;
Rus Salatası’nı yılbaşı gecesi için özel kılan neydi?
Bunu hazırlamak zor muydu da bu gece ile özdeşleşmişti?
Malzemeleri pahalı olduğu için mi her zaman yapılmazdı?
Herkes annesine sorar artık.
Durumu iyi olan aileler hindi, idare eden aileler ise tavuk tercihinde bulunurlardı.
Bu kadar muhafazakar (olduğunu iddia eden) bir coğrafyada kopyala-yapıştır metoduyla kültürümüze entegre edilen bu menüyü bir aydınlanma halkası olarak gören ailelerimiz yemeklerini yedikten sonra saatın 12 olmasını beklemeye başlar ve tombalanın başına geçerlerdi. Tombalanın kutusunda mı yetecek kadar pul olmazdı bilemiyorum ancak kartlarımızın çıkan numaralarının üstüne genellikle fıstık kabuğu veya badem konurdu.
Oyun devam ederken piyangonun çıkması ile ilintili hayallerin kurulduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.
Saat 12 olduğunda ışık kapatılır, tercihan değil zorunluluktan TRT açılır ve yeni yıla alkışlar arasında girilirdi. Yalnız anımsadığım kadarı ile bu kutlamalar dansözün biraz gölgesinde kalırdı. Zira yılbaşı demek dansöz demekti. Hatta bir yılbaşı “bu yılbaşı 3 defa dansöz çıkacak” şeklinde tanıtım yapıldığını hatırlıyorum. Şimdi eve gelseler seyretmeyeceğimiz dansözler o zaman için  nedense Victoria Secret’tan çok daha havalıydılar. Her neyse dansöze kanalize olan beylerin kutlamaları da sönük geçerdi.
Sonra ekran yasağı durumuna göre ya İbrahim Tatlıses ya da Bülent Ersoy ekrana çıkardı.
Gecenin devamında ise yavaş yavaş kopmalar meydana gelir, nihayetinde misafir de dahil olmak üzere herkes uyumaya çekilirdi.
Yılbaşının ertesi günü ile ilgili iki temel alışkanlıktan biri;
Milli piyango listesine bakmak,
Diğeri ise kalan Rus salatasını acıktığımızda ekmek içine koyarak, geceden kalma kola eşliğinde yememizdi.
Böyle basit ama mesut günlerdi işte o günler.

1 yorum:

  1. rus salatası ve tombala kartlarının üstündeki fıstık kabukları bizim evde de yılbaşının vazgeçilmeziydi Eylem'cim. şimdiyse tabuuuu :)

    YanıtlaSil