13 Ara 2010

Ayna

2012 yılında artık mutluluk değil, yalnızlık paylaşıldıkça büyüyen bir olgu haline gelmişti. Moda, teknoloji, gıda ve diğer tüm sektörler adeta yalnızlığa uzun vadeli yatırımlar yapmış ve sonuçlarını 2012 yılında görmeye başlamışlardı.
Evlilikler artmış ancak boşanmaların hızına yetişememişti. Türkiye ekonomisindeki ithalat yönlü büyüme kendisini ilişkilerde boşanma yönünde göstermişti.
Bir çok ürünün ithalat olduğu ortamda acaba gerçekten de ithalat ile boşanmalar ve yalnızlıklar arasında bir ilişki olabilir miydi.
Gerçi Rıfat, hem evli hem de bekar iken kendisini  yalnız hissettiği için bu yorumu kendisiyle bağdaştırmıyor ama genele yaymaktan da geri kalmıyordu.
Rıfat kendisini başkaları ile beraberken çok daha yalnız hissederdi. Kalabalıklardan kaçar, her akşam eve geldiğinde etrafı düşmanlarla çevrili olan bir kaleye sığınırmışçasına mutlu olur hemen kitaplarına dönerdi.  Zaten hiç arkadaşı olmamıştı.
Babasını beş sene önce kaybeden Rıfat’ı kimse arayıp sormazdı. Acaba evren mi Rıfat’a bu yalnızlığı sunuyordu yoksa kendisi mi bunu yaratıyordu bir türlü bilemezdi.
Saat sekizde eve geldi. Ayakkabısını aldıktan sonra bir şeyler yemişti, bu yüzden toktu.  Son beş senedir yaptığı gibi radyoyu açtı. Radyo istasyonunu hiç değiştirmediği için her zamanki radyodaki müzikleri dinlemeye koyuldu. Üzerini çıkardı. Bir oda bir salon evinde bir başına olduğu için, bir yatağı, bir koltuğu, bir radyosu vardı. Televizyonu vardı ama kanal yayını olan herhangi bir bağlantı yoktu. Televizyon sadece sinema filmi seyretmek içindi.
Bu akşam sadece kitap okuyacaktı.
Rıfat buzdolabını açtı ve kendisine pazardan aldığı yeşil büyük elmalardan birini alarak önce yıkadı, sonra soydu. Kabuklarını ve koçanını çöpe attı. Salona geldi, ışıkları açtı ve çok sevdiği koltuğuna oturdu. Kitabını aldı ama elma suyu bulaşan ellerini kitaba bulaştırmamak için önce elmayı yedi. Ayağa kalkarak ellerini yıkamaya gitti. Tekrar yerine döndü ve bu defa kitabını temiz elleri ile kaldığı yerden açmak sureti ile okumaya başlayamadı.
Kitabı açtığında aklına Kafiye geldi. Aklına birisinin gelmesi, özellikle de kitap okurken mümkün değildi. Zaten aklına gelebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Bu neden ve nasıl olmuştu, hiçbir fikri yoktu.
Rıfat o dakikalarda Kafiye’nin bir daha aklından çıkmayacağını tabiî ki bilmiyordu. Bir insanın aklına en son takıldığı an annesinin öldüğü andı. Bu nereden çıkmıştı en ufak bir fikri yoktu.
O akşam ve sonra ki akşamlar aklına hep Kafiye geldi. Bu kadar kısa süre paylaştığı bir insanın aklında bu kadar yer etmesi anlaşılır gibi değildi. Bu Rıfat açısından kuyruğunun çıkması kadar beklenmedik bir gelişmeydi.
Garip olan, hakkında ismini bilmek dışında en ufak bir fikri olmadığı bir kadını bu kadar düşünmesiydi. Açıkça söylemek gerekirse asıl gariplik de burada başlıyordu. Rıfat sanki Kafiye’yi tanımıyor da, içinden birisini çıkarıp karşısına koymuşçasına ezbere biliyordu.
Aynaya bakıyor ve baktığı yerde onu görüyordu.
Ya aynada bir terslik vardı ya da Rıfat’ın zihninde.
Veya en kötüsü ve beklenmeyeni olanların gerçek olması ihtimaliydi.

2 yorum:

  1. Ben de Kafiye nerelerde diyordum :) zihnine, ellerine sağlık eylemcim.

    YanıtlaSil
  2. beğenmene sevindim ece:)bakalım devamını nasıl bulacaksın..rıfatı büyük sürprizler bekliyor.

    YanıtlaSil