31 Ara 2011

İyi seneler

Dünyamız, güneşin etrafındaki bir turunu daha tamamlamak üzere.

Hayal kırıklığı ile biten her aşkının arkasından tanıştığı her yeni kişiye aynı ihtirasla bağlanan ve aynı hayalleri kuran bir genç kız gibi yaşayan insanoğlu, yeni yıllardan hep çok büyük armağanlar bekler.

2011 yılının bu son gününde, ben de yaşadığım yılın bir muhasebesini yazmak isteğiyle oturdum bilgisayarımın başına.

İlk hissettiğim, ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin önceki yıllara göre farklılaştığı ve renk değiştirdiği oldu.

Yeni yıldan beklentim, 2011 kadar sağlıklı, başarılı ve mutlu olabilmek. Bu seneki kadar gezebilmek.

Hatta, tam tersi biçimde, isteklerimden, yaşadıklarımda küçülebilmek en büyük dileğim.

Schopenhauer’ın kişiliğimizi yönettiğini vurguladığı “isteme” konusunda daha az talepkar olabileceğim bir yıl diliyorum. Umarım yeni yılda , daha çok ben olabilmek adına, daha az isterim. İstenç değil, ruhum yönetir beni. Bunun 2012 yılında, birden olamayacağının farkındayım. Bu konuda gelişim kaydetmek, benim açımdan yeterli olacaktır.

Peki, 2011 yılında hayatımda neler değişti?

Ø  Hayatımda ilk defa tek başıma, plansız ve programsız bir seyahat gerçekleştirdim. 9 gün boyunca, tek kelime Türkçe konuşmadım, kim ne der diye düşünmedim, kimse beni yönlendirmedi, daha önce hiç yapmadığım onlarca şey yaptım. 37 yıllık hayatımın en özgür ve kaygısız dokuz günü olduğunu söyleyebilirim.

Ø  2011’de ilk defa, insanlar ile ömrüm boyunca dost kalamayabileceğimi öğrendim. Daha önce aynı anne baba gibi, dostlarım ve arkadaşlarım ile de, ölene kadar arkadaş kalabileceğimi düşünürdüm. Yanlış olduğunu gördüm. Bunun, herhangi birinin suçundan değil, insanoğlunun yapısından kaynaklandığını kavradım.

Ø  2011’de daha fazla kahve içip, kahve makinesi almayı düşünmeye başladığım bir yıl oldu.

Ø  İnsanların mutlu olmak üzerine inşa ettikleri hayatlarının zorlaştığını; bu sebep ile uçlarda yaşamak yerine, hem mutluluklarımı, hem de hüzünlerimi daha merkezde yaşamam gerektiğini öğrendiğim ve hayatıma yansıttığım bir yıldı 2011.

Ø  Daha önce hiç dinlemediğim iki radyoyu dinledim bu yıl. Radyo Voyage ve Pal Station, yanılmıyorsam her gün dinlediğim radyolardı.

Ø  Nietzche, Schopenhauer, Rousseau, Oruç Aruoba, Gündüz Vassaf, Kazancakis, 2011’ime damga vuran yazarlar oldu.

Ø  Kazancakis’in Zorba’sı, okuduğum gelmiş geçmiş en etkileyici romanlardan biri olarak hayatımdaki yerini aldı.

Ø  Ve Fenerbahçe. Fenerbahçe’nin sadece bir takım değil, hayatıma ait bir mütemmim cüz olduğunu hissettim. Önce takımım şampiyon olduğu için çok sevindim, sonrasında şike iddiaları sebebi ile çok üzüldüm. Başkanımız hapse girdiğinde, kendimi ağlamamak için zor tuttuğum an, geri kalan hayatımda unutmayacağım an’lardan biri oldu. İngiliz taraftarlar gibi, takımım amatör kümeye düşse de, sevgimin azalmayacağını anladım. Bu birbirine yakın sevinç ve hüzün, aynı zamanda 4. Sırada yazdığım değişiklik ile ilgili iç haklılığımı daha da doğruladı.

2012’de;

Herkesin elindekilerinin değerini kavrayacakları, bir tane hayatlarının olduğu bilincinden yola çıkarak, daha çok kendileri, daha az başkaları olarak yaşayacakları, kim ne der düşüncesini daha az umursayacakları ve yaşadıkları dünyanın değerini daha çok bilecekleri bir sene geçirmesini diliyorum.

İyi seneler.
   

28 Ara 2011

Schopenhauer'a Giriş

Schopenhauer’ın Yaşam Bilgesinden Aforizmalar kitabını okudum.

Açıkçası bu okuduğum ilk kitabıydı ve Nietzche’ye göre daha akıcı geldi bana. Elbette yazarın başyapıtı olan “İstenç ve Tasarım olarak Dünya”yı yeni okuyacağım. Bu anlamda, yorum yapmak için erken.

Okuduğum kitap özet olarak, insan mutluluğunu, bun engelleyen ve sağlayan faktörleri ortaya koyuyor.

Mutlu olup olmamamız;


ØNe olduğumuz,


Ø  Neye sahip olduğumuz,


Ø  Neyi temsil ettiğimiz,

Kriterlerinden yola çıkılarak anlatılıyor.

Kitabın en çarpıcı yanı, baştan sona, yalnızlığı ve içte kalmayı olumlaması. Mutsuz olmamızı sağlayan faktörlerin, hepsinin dış etkenlere bağlı olduğunu ortaya koyan yazar, çareyi içe dönmek olarak belirliyor. Dışarının aldatıcı ve hayal kırıklığı yaratıcı atmosferindense, kendi kişiliğinde ve dünyasında gelişmenin, derinleşmenin ve anlam bulmanın çok daha rahatlatıcı ve mutlu edici olduğunu iddia ediyor.

Kitaptan altını çizdiğim bazı cümleleri sizle paylaşmak istiyorum; ilginizi çekerse, sizi de Schopenhauer’in dünyasına davet ediyorum.

“…İç dünyalarının boş oluşu, bilinçlerinin yavanlığı, zihinlerinin yoksulluğu, onları dostluklar kurmaya yöneltir, ama yine kendileri gibi olanlarla…”

“…içsel yoksulluğu dışsal zenginlikle ikame etmek istiyordu…”

“…bundan dolayı, kişisel üstünlüklere yönelik kıskançlık, en özenli biçimde gizleneni olduğu için, en uzlaşmaz olanıdır da…”

“…bu yüzden dışsal mülklere ve dışsal saygınlıklara sahip olmaktan çok, bu içsel mülklerin geliştirilmesini ve korunmasını düşünmeliyiz…”

“…boş zaman, tam da Ariosto’nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zaman geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür…”

“…Voltaire’in doğru biçimde dikkati çektiği gibi, gerçek gereksinimler olmadan gerçek hazlar alınamaz……Bunun sonucunda böyle seçkin bir insan, kişisel yaşamın yanı sıra ikinci, entelektüel bir yaşam da sürer ve yavaş yavaş bu ikinci yaşam onun asıl amacı haline gelir ve birincisini salt bir amaç olarak görmeye başlar. Ötekiler için ise, bu dışsal, boş, ve kederli yaşam amaç olarak görülmek zorundadır...”

“…kendisiyle baş başa kalabilmek, en değerli mülktür, geri kalan her şey, gereksizdir, eğer varsalar da, çoğun sadece bir yük oluştururlar…”

“…çünkü kişi, kendinden ne çok şeye sahip ise, başkalarında o kadar az şey bulabilir. Başkalarının büyük hoşnutluk duydukları birçok şey, onun için yavan ve katlanılmazdır… yine de zihinsel açıdan en sınırlı insanın aslında, en mutlu insan olduğu, yeterince sıklıkta öne sürülmüş ve bu kanıtsız da kalmamıştır…”

“…Zenginlik deniz suyu gibidir: ne kadar çok içilirse, o kadar çok susanır-aynı şey ün için de geçerlidir…”

25 Ara 2011

100

Her insan davranışının altında bir takım öznel sebepler yatıyor mutlaka.

Bu davranışın ortaya çıkmasında etkileyici olan, yaşanmışlıklar, hissedilenler, paylaşılanlar ve ileriye yönelik beklentiler gibi.

Okumakta olduğunuz 100'üncü blog yazımda, kendi adıma beni bu noktaya, diğer bir deyişle yazmaya iten davranışları mercek altına almak istedim.

Ve şu soruyu sordum kendime;

Neden yazıyorum?

İnsanoğlunun hayatı, tam anlamı ile bir serüven. Bu serüvenin sizi nereye götüreceği, nerede bırakacağı ve neler yaptıracağı her saniyesi için bir gizem. Belki de hayatı bu denli güzel kılan da, bu serüvene bir saniye için bile olsa hakim olamayışımız gerçeği, hakim olduğumuz düşüncesine inandırarak hem de!

2010 yılının Ağustos ayında başladığım blog yazma serüvenim tam sürat devam ediyor.

Yukarıdaki soruya, kendimin verdiği ilk cevap çok okumak oldu. İlkokulda tüm çocuk kitapları, orta okul ve lise’de  Aziz Nesin, Uğur Mumcu ve evdeki diğer kitaplar, üniversite hayatım boyunca Rus ve diğer Dünya klasikleri ve kişisel gelişim kitapları, 20’li ve 30’lu yıllar roman ve macera kitapları ile döşenen kilometre taşları, 30’larımın sonunda beni Felsefe’ye ulaştırdı.

İşte bu okuma maratonu, beni artık yazmalısın düşüncesine ulaştırdı. Okuduklarımdan, etkilendiklerimden yola çıkarak yazma isteğine eriştim.

İkinci ana sebep ise sanırım, yaşadığımız serüvenin gittikçe hepimizi, dünyayı ve çevremizi daha berrak algılamamız gerçeğinden ortaya çıktı.

Aile, arkadaşlar ve dostlar, iş yaşamı ve diğer sosyal hayatta yaşananlar, insanı adeta hayat üniversitesinde her yıl bir üst sınıfa geçiriyor.

Çocuk iken bana bir dünya anlatıldı. Sonra ben bu dünyayı önce öğrenmeye, sonra da yaşamaya başladım. 35 yaşımın ardından, kesinlikle yolun yarısı olduğuna katılıyorum, bana anlatılanların ve inandıklarımın hepsinin aslında, birer ilüzyondan ibaret olduğunu anlamaya başladım. Ve bu yolu seçen bir çok insan gibi, kurduğum kalelerin yıkıldığını gördükçe, içime dönmeye başladım. Ve bu içe dönük yolculuk, kimi zaman tahrip edici olsa da, beni yazmaya hazırlayan diğer bir etken oldu. İçe dönmenin tahribatını önlemenin ve tersine yapılanmayı ve anlamayı başlatan ise Felsefe oldu. Özellikle 2011 senesinde, yol arkadaşlarım Nietzsce, Rousseau ve Schopenhauer ve onlardan etkilenerek romanlar yazan, büyük birkaç diğer yazar oldu. Bu filozoflar, ilerlediğim yoldan geçen milyonlar olmasını göstermek adına, ben de olumlu etkiler yarattılar.

Beni yazmaya hazırlayan ve iten son etken ise gezilerim oldu. İş hayatımın bir bölümünde hemen hemen tüm Türkiye’yi, son 4 yıl içinde de dünyanın değişik ülkelerini, şehirlerini, insanlarını ve kültürlerini tanımak, bende, bu yaşadıklarımı başkaları ile de paylaşma isteği yarattı.

Aristoteles’in söylediği gibi, insanları gerçek mana da mutlu eden “şey”ler, takdir ve ilgi beklemeden, tamamen kendilerine yönelik yaptıklarıdır.

Blog yazmak, içimden gelen ve kendim için yaptığımı bir ruhsal beslenme antremanıdır. Fazlası değildir. 

Bilinmeyen bir isim ile yazmak yerine, kendim adım ile yazmam ve bunu sosyal paylaşım siteleri ile paylaşmamın sebebi ise, yakın çevremin değerli yorumlarını almak üzerinedir.

Hiç şüphesiz blog yazmak, bir kitap yazabilmek amacı ile seçilmiş bir yol değil, tam tersi yeni bir yol keşfetme isteğidir.

Karda ayak izlerinin üzerinden giden biri olmak istemediğimi fark ettim.

Kendi yolumu kendim bulmalıyım.

İsteğim bir yere ulaşmaktan ziyade, ayak basılmamış yollardan ilerlemek.

Belki de, bundan önce çok insanın yapmak istediği gibi.

Yazımın sonuna geldim. Radyo Voyage’da “THY ile şimdiki durağımız Ho Chi Minh” anonsunu duymak;

İkinci kanal’a da işte bu sürpriz yakışırdı.

Umarım, yazma isteğim hiç bitmez. 

20 Ara 2011

Turkish Delight

Eskiden beri takıldığım bir konu vardı ki; bugün gazetede okuduğum ve aslında ilk bahsedeceğim konu ile ilgisi olmayan gündeme ait bir bilgiyi görünce yazayım dedim.
Asmalımescit’te masaların kaldırılması, Antalya’da içkili restoranlara yönelik yeni bir uygulamaya geçilmesi veya benzeri bir tatil yöresindeki eğlence yerlerinin kapanış saati ile ilgili bir uygulama yeniliğine kalkışıldığında; abartısız herkesin ilk tepkisi şu oluyor:
“ Turistler üzerinde çok olumsuz etkisi olur” veya “turizm baltalanır”.
Ülkemiz insanının kendi kişisel hakları ve sosyal hayatına yönelik değişiklikleri, kendi arasında hiç göstermediği düzeyde bir “empati” ile karşılamasının nedeni gerçekten, empati midir, yoksa bir aşağılık kompleksi midir, ya da kendi hakları üzerinde irade sahibi olamayacağına yönelik kültürel ve politik genetiği midir?
Cevap veriyorum B ve C.
Ama çokça B.
Değişikliklerin kendi hayatını nasıl etkileyeceğinden çok, turizmin buna göstereceği reaksiyon üzerinden konuların yorumlanması ve gündeme taşınması, çağdaş medeniyetler seviyesine sadece“shopping mall” sayısı bakımından eriştiğimizi gösterir.
Kişisel haklar açısından Çin ile Vietnam arasında bir yerde olduğumuzu düşünüyorum.
Bu konuya nerden mi geldim?
Bildiğiniz üzere gündem maddesi, Fransa’da şu anda gündemde olan “Ermeni Soykırımı” iddiasına yönelik yasa teklifinin Meclis gündemine taşınması.
Konunun siyasi tarafına hiç girmeyeceğim. Ama ticari tarafına da girmeyi hiç düşünmüyorum.
Yalnız bugün gazetelere baktığımda gözlerime gerçekten inanamadım.
Anlı şanlı gazetelerimiz kararın ticari etkisini tam manşetten verirken, Airbus, Axa ve diğer Fransız yatırımcıların bu olası karardan duyduğu rahatsızlıktan ve olası bir kararın Türk-Ticari ilişkilerini hangi düzeyde etkileyeceğinden bahsediyorlardı.
Diğer bir deyişle, Fransızları siyaset ve tarih bağlamlarında ikna edemeyişimiz gerçeğini, son rauntda ticari tehdit ile örtmeye çalıştığımızı anladım.
Sizce de çok üzücü değil mi?
Ülkemiz ile ilgili bu kadar önemli bir iddiayı uluslar arası platformda engellememizin yolu, Airbus’tan uçak alımını iptal etmek olabilir mi?
Eğer yolumuz bu ise, biz soykırımı Fransızlardan önce kabul etmişiz de haberimiz yokmuş.
Ülkemiz bu mantaliteyle her devirde yalnızlığa mahkumdur.
Suçu başkalarında aramayalım.

18 Ara 2011

Uzaktan Kumanda ile Yakından Kuşatma

İnsan ömrünün gittikçe uzamasına rağmen, konsantrasyonunun azaldığını fark ettiniz mi?
Söz gelimi, elbette sayfa uzunluğu ile edebi değer ölçülmez, ancak; klasik kitaplara baktığımızda her kitabın minimum 300-400 sayfa uzunluğunda yazıldığını görüyoruz. Hatta genel kabul görmüş klasiklerde bu sayı 800-900 sayfalara kadar çıkıyor. Günümüzde yazılan kitaplar genellikle 200 sayfa civarında oluyor. Eskiden kitapların elle yazıldığını ve basımının çok daha ilkel koşullarda yapıldığını düşünürsek, olay biraz daha netlik kazanıyor…
Bunun sebebi, muhtemelen, 21. yy insanının artık uzun kitaplar okuyacak kadar vakitleri olmaması ve bir kitaba uzun süre konsantre olamamaları…
21. yy insanının en belirleyici özelliği ise, her ne yaşanırsa yaşansın, politika, sanat, ekonomi veya kültürel, olayları sadece önyüzleri ile değerlendirmeleri. Nasıl mı?
Gazetede okuduğu, televizyonda seyrettiği her habere veya olaya sunulan biçimde ilgi göstermesi ve derin bir perspektifle incelemeye ve analiz etmeye çalışmaması.
Duyduğuna, okuduğuna, seyrettiğine, itibar etmesi.
Sunulanı sorgulamaması.
Bilgileri hap şeklinde, olduğu gibi, özümsemesi.
Bu anlayış ve yaşayış biçimi, kitleleri yönetmeyi ve belli bir düşünceye sevk etmeyi, tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştırıyor.
Doğru bir sunum ile, uluslar, savaşlara, mezhep kavgalarına ve her türlü karışıklığa sevk edilebiliyor.
Çağımız insanının bu derinlemesine düşünmeme sendromunun perde arkasında, daha doğrusu yaratıcı unsurunda, zaman kısıtını gözlemleyebiliriz.
Peki, en başta bahsettiğim gibi, yaşam süresi her geçen gün uzayan insanoğlu, neden gittikçe konsantrasyonunu ve düşünme fonksiyonunu kaybetmeye başlıyor?
Hayatına ilave olan yaşları ne ile dolduruyor?
Ne internet, ne uçak, ne de robotlar. Bence bu noktaya gelinmesindeki en geçerli icat, “Televizyon”.
İnsanoğlunun düşünme yeteneğini katleden en büyük icat televizyondur.
Televizyon, hem insanların  vaktini alma, hem de göstererek yönetme anlamında en geçerli silahtır.
Sadece kültürel etkinliklere katılma veya parçası olmaya, veya kitap okumaya alternatif olma anlamında değil, düşünmeye ve konuşmaya getirdiği kısıt sebebi ile televizyon atom bombası kadar etkili bir silahtır.
İnternet, kişileri sosyalleştirme, ve bilgi, vizyon ve kültür kazandırma anlamında, karşılaştırılamayacak kadar faydalı kalır televizyonun yanında…
Televizyonun evlere girdiği yılların ortalarında evimizde yaşanan, ve bir çok evde de yaşandığına inandığım bir anekdot ile yazımı bitirmek istiyorum.
Günümüzde çok olmasa da, 80 ve 90’lı yıllarda elektrik kesintileri hiç eksik olmazdı… İşte bu elektrik kesintilerinin akşam vakitlerine denk geldiği bazı günlerde, tam televizyon seyrederken bir anda karanlığa gömülürdük…
İşte o anlarda, evde bir anda suskunluk olur, aile bireyleri olarak, birbirimiz  ile bir şeyler konuşmaya çalışır, ama çoktan kaybettiğimiz bu yetenek yüzünden, çok geçmeden, elektriğin hemen de gelmeyeceği tecrübesine dayanarak uyumaya karar verirdik.
İnsan ömrü uzadıkça, ilişkilerin ömrü kısalıyor…
İnsan ömrü uzadıkça ideolojiler yok oluyor…
İnsan ömrü uzadıkça, uygarlık tahrip oluyor…
İnsanlığın yeniden var olabilmesi için, belki de hiç olmadığı kadar karanlığa ihtiyaç duyulan yüzyıllara adım atıyoruz…

11 Ara 2011

Benimle Susar mısın?

Oturdum bilgisayarın başına…
Aklımda bir Pazar akşamı yazısı yazmak vardı… Hani pazartesi sendromu yaşatan cinsten…
Yazdım. Ama beğenmedim ve sildim…
Ne yazacağımı da bilmiyorum.
Yazmak ne kadar zor.
Konuşmak ne kadar kolay.
Boş yazmak bile, boş konuşmaktan çok daha zor…
Son zamanlarda sessizleştiğimi fark ettim. Demek istediğim, eskiye göre.
Önce yaştan olduğunu düşündüm.
Ama şimdi anlıyorum da, insan yazdıkça konuştuklarını da sorgulamaya başlıyor…
Bu sorgulama, gün içinde, pek de gerek olmayan ve herhangi bir incir çekirdeğini doldurmayan cinsten bir çok cümleler kurduğumu fark ettirdi bana…
İnsanların, rahatlamak ve içini boşaltmak amacı ile sohbet etmelerini ve konuşmalarını elbette ki yargılamıyorum ancak, her konuda ve her zaman konuşmamız da gerekmiyor aslında…
Zaten dikkat ederseniz, eşlerimiz ve ailelerimizle konuşmaktan çok sessizlikleri paylaşıyoruz çoktandır… Kendini söz ile anlatma mecburiyeti ortadan kalktığında, insanlar konuşmaktansa, birbirlerinden aldıkları sıcaklıklar ile sessizliklerini paylaşmaya başlıyorlar…
Neden sustun, sıkıldın mı benden sorusunun cevabı benim açımdan çok net… Yanımda susan insanları da daha fazla sever oldum…
Konuşarak paylaşabildiklerimizin neler getirdiği ortada…
Sessizlik sanki çok daha fazlasını kazandırıyor ilişkilerde.
Belki bu yüzden, insanlar geçmişte mektuplar ile, günümüzde ise mailler ile daha rahat anlıyorlar birbirlerini…
Diyaloglarımızda, altın arar gibi mana aramaya başladığımız günlerde,
Şimdi anlıyorum,
“Söz gümüş ise, sükut altındır” atasözünün, gerçek manasını…
Diliyle değil, kalbiyle ve gözleriyle anlaşan insanların çoğalmasını diliyorum.
İyi pazarlar.

7 Ara 2011

Sözlerimi Geri Alamam

Öz’lü sözleri çok severiz.
Atasözlerini de.
Ancak Öz’lü sözlerin yeri apayrıdır.
Öz’lü söz konsantre meyve suyu gibidir.
Öz’lü sözü söyleyen kişinin hayatı ise meyvedir.
Örneğin, Tolstoy’un bir sözünü arkadaşınızla paylaştınız.
Bu söz duyan veya okuyan kişi bir anda etkilenir. Düşünür. Sonra bu bir anda geliş, bir anda gidişi getirir.
Tolstoy’un hayatını kimse okumaz, bilmez.
Ama Öz’lü sözünü herkes birbirine söyleyebilir. Zira Tolstoy marka değeri olan bir yazardır.
Nike gibidir. Ya da Adidas.
İnsanların çokluk ile, Konfüçyüs’ten tutun, Mevlana’ya, ya da Dostoyevski’den Goethe’ye kadar bir çok yazar, çizer, edebiyatçı veya sanatçının, sözlerini birbirlerine bir şeyler anlatmak için paylaşmaları bir zamandır, bana komik gelmeye başladı.
Her şey de olduğu gibi, edebiyatta da hap şeklinde besinler arayan günümüz insanı, beslenmesini kitaplar yerine, cümleler ve paragraflar ile yerine getirmeye çalışıyor.
Hele ki, internet çıktığından beri, Öz’lü sözler iyice havada uçuşmaya başladı.
Kimin, neyi söylediği tam bir muamma.
Ben de bu yazımda size bazı değer verdiğim Öz’lü sözleri paylaşmak istiyorum.
Sizden ricam, her birini okuduğunuzda; etkilenmeniz, düşünmeniz, ders çıkarmanız, haklı bulmanız, ve hemen akabinde de hem sözü hem de söyleyenini unutmanız. Zira sistem bu şekilde işliyor.
İyi etkilenmeler.
“Saldım çayıra, Mevlam kayıra” Goethe
“Üşeniyorum, öyleyse yarın” Napolyon
“Para, kredi kartı veya yemek çeki” Adam Smith
“Yazıldıysa olur” Nietzsche
“Evli, mutlu ve çocuklu” Mevlana
“Benim memurum işini bilir” Platon
“Bırak bu işleri, devlet su işleri” Can Yücel

6 Ara 2011

Ganj Nehri'nde Yolculuk

İnsanın kendiyle barışık olmasının, genel anlamda kişiler ve toplum ile de barışık olması sonucunu doğurduğu, hep dile getirilen varsayımlardan biridir.
Otuzyedi yaşımdan, otuzsekizli yaşıma geçiş yapacağım 2012 yılı öncesinde, son iki yıldır süren ve sürmesini arzu ettiğim “içe” yaptığım yolculuğum, bir şekilde sonuçlarını doğurmaya başladı sanırım.
2010 mayıs ayında başlayan, ve pirincin içindeki taşları ayıklamaya çalışan köylü kadın tadında geçirdiğim bu iki yıl neticesinde bir kısım taşlarımı elekten geçirdiğime inanıyorum.
En azından,birkaç taşı buldum diyelim. Bütün taşlarımdan arınmam, daha uzun ve derin bir yolculuk gerektirecek belki de…
Dün akşam katıldığım bir yemekte, masadakiler 2012 planlarını ve yapmak istediklerini açıkladılar. Sıra bana geldiğinde, ilk defa o an düşünerek dudaklarımdan dökülen şu sözcükleri söyledim;
“2012’de hoşuma gitmeyen birkaç özelliğimden kurtulmak istiyorum.”
Sahi, sizin de bu şekilde kurtulmak istediğiniz huylarınız oldu mu, var mı?
Benim var.
Sanki, sporu bıraktığım için, karın etrafımda oluşan yağlar gibi, sadece fiziksel  spor yapmanın bir sonucu olan, ancak zihinsel spor sayesinde yok edebileceğim, kurtulabileceğim ve bana ait olmayan özellikler bunlar…
Zihinsel spor, salonlarda yapılan değil, toplumda tekrar edilen yaşama ve ayakta kalma dürtüsünün yarattığı fazlalıkları atmaya yönelik egzersiz biçimi.
Doğduğumuzda bünyemizde olmayan, ancak uzun yaşam koşusunda, isteyerek veya istemeyerek bünyemize kattığımız fazlalıklar bunlar…
Bunu belki Rousseau gibi topluma, belki Nietzsche gibi sürü’ye bağlayabilirim…
Tek bildiğim aslında bana ait olmadıkları…
Bünyemden atmak istediğim fazlalıkları, sizlere söyleyecek değilim… Söylemememin sebebi, gizlenmek, ayıplanmak korkusu veya gizemli olmaya çalışmak da değil…
Zira, ben değiştiğimde, dönüştüğümde, siz bunu yine anlayamayacaksınız…
İçe yapılan yolculuğun meyveleri, pek tabi ki yine içeride yenir…
Kabukları olmadığı için, dışarı atılacak bir şey kalmaz…
Aralık ayının bu ilk yazısını, bir ilk “yeni yıl” yazısı olarak kabul edebilirsiniz…
Bu değişimi, bir takvim yılı başına denk getirmek ise, planlanmış bir şey değil, sadece hayatın bana servis ettiği bir gölge oyunundan ibaret…

29 Kas 2011

Kasım

Kasım ayının da sonuna geldik.
Kasım, nedense bana biraz Bolu’yu anımsatıyor. Neden mi?
Nasıl Bolu, İstanbul ile Ankara arasında sıkışmışlığı yaşıyorsa, Kasım’da sonbaharın büyüleyici renklerinin gittikçe soluklaştığı ve nereden bakarsanız bakın aralık ayının o coşkulu ve kırmızı renginin getirdiği, dominant havanın gölgesinde kalıyor.
Hani neredeyse, Bolu’ya yapılan çevreyolu gibi bir yol inşa edilecek de, insanlar eylül ve ekimi güzelce yaşayıp, hiç vakit kaybetmeden, trafiğe takılmadan Aralık ayına girebileceklermiş gibime geliyor.

Kasım’da aşk başkadır.
Acaba bu arada kalmışlık mıdır, bu ayda yaşanılan aşkı farklı kılan?
Kasım ayını hızlı geçerek, bir an önce Aralık’a ulaşmaya çalışırken, değerini bilemediğimiz, bilsek bile hemen kaybettiğimiz aşkları geride mi bırakıyoruz?
Veya, bazıları bu ayın kıymetini biliyorlar da, o yüzden mi, kasım da aşk başkadır diyorlar?

Ve tabi 10 kasım…
Saat 09.05… Kasım ayının bir başka hüzünlü yanı.
Hele Ankara’da büyümüş benim gibiler için, o soğuk 10 kasım sabahları… Hava ayaz mı ayaz… Okul önünde yapılan törenler. Siren sesleri… Bir de Anıtkabir’in varlığı, Ankara’da kasım aylarını daha da derinden yaşamanıza yol açıyor...

17 Kasım.
Bu da kasım ayı ile anılan, aklımda kalmış, Yunanistan’da 70-80’li yılarda ağırlıklı olarak faaliyet göstermiş silahlı örgüt.

6 Kasım.
Hem dünyanın en tatlı kuzeni Reva’nın doğum günü. Hem de unutulmaz 6-0’lık Galatasaray galibiyetinin yaşandığı gün.

Kasımpatı. Kasımpatı çiçeği. Diğer ismi, krizantemmiş. Ahmet Kaya’nın bir şarkısından hatırlıyorum.
Kasım dendiğinde aklıma gelen başlıca “kasım”lar bunlar.
Bu arada iki otuzbir çeken ayın  arasında otuz gün olması sebebiyle, kısa ömürlü de olan, bu sessiz ve hüzünlü ayı geride bırakıyoruz.
Hoş geldin Aralık.
Ne çabuk geldin. Bize yeni bir yıl getirdin, farkındayız.
Bu yıl bizi, yine çok yordu.
Bari sen bizi biraz dinlendir.
Ümitlendir. Olmayacağını bilsek de, kulağımıza yeni yıl ile ilgili güzel şeyler fısılda.
Hayal etmek de güzel.
Bunu bari, çok görme biz zavallı insanlara…

Not: Şu an okuduğum "Gündüz Feneri" kitabında Gündüz Vassaf, çok yakında, basılı kitapların yok olma süreci içine gireceğini ve yerini tabletler aracılığıyla okunabilen kitapların alacağını söylüyor. Hatta, kitapları okurken, belki de, kitabın içine yerleştirilmiş müzikleri dinleyebileceğimizi, görüntüleri seyredebileceğimizi belirtiyor. Öyle ise, siz de bu yazıyı okurken, Guns N' Roses'dan "November Rain"i dinleyin de, yazımız tam  yerini bulsun.


27 Kas 2011

"2011 Yılı Eylem Edebiyat Ödülleri"

2011 yılının son ayına girmemize sayılı günler kala; her yıl olduğu gibi bu yıl da hayatıma giren yazarlar ve onlara ait kitaplardan bahsetmek isterim.
Tam olarak envanter çıkarmak güç. Söylemek istediğim aldığım tüm kitaplar aklımda değil.
Ancak şunu söyleyebilirim ki; 2011 yılı satın aldığım kitapları okuma oranı olarak düşünüldüğünde, en yüksek yılım olabilir.
Neredeyse hiç boşa kurşun atmadım.
Bu yıl, kendi açımdan felsefede derinleştiğim bir yıl oldu.
Daha doğrusu, sanırım 2010 yılı içinde girdiğim ve henüz çıkamadığım ruh halim, beni felsefenin kollarına itti.
Bu bağlamda, okuma listem, felsefe tabanlı gelişti sayılır.
Lafı çok uzatmadan, sizlere, Eylem’in 2011 yazar ve kitap envanterini gururla sunmak isterim.
Sabahattin Ali;
2010 yılı sonunda, başladığım bu usta yazar’ın “İçimizdeki Şeytan” kitabı , bu yılın ilk kitabı olarak raflarda yerini buldu. Sabahattin Ali, diğer bir deyişle bu yıl da, etkisinden kurtulamadığım bir yazar oldu.
Alain De Botton;
Yıllar önce “Felsefenin Tesellisi” kitabıyla tanıştığım yazar, sadece benim değil, tüm Türk okurlarının ilgisini çekmiş olacak ki, en çok kitabının yayınlandığı sene belki de 2011 olmuştur. Ben yazarın, “ Statü Endişesi”, “Havaalanında Bir Hafta” kitaplarını okudum.  Kendisiyle ilgili “felsefe Yapma” isimli bir blog yazım da ilgilenenlere sunulur.
Oruç Aruoba;
İşte 2011 yılının, Eylem açısından altın keşfi. Şimdi burada kitaplarının isimlerini yazmayacağım, ancak sadece D&R’da ona yakın kitabını bulabileceğiniz yazarın ben, evet gururla söylüyorum, tüm kitaplarını okudum. Okumakla kalmadım, birkaç kişiye de okutturdum. Oruç Aruoba ile ilgili de, bu etkilenmenin neticesinde, bir yazı yazdım.
Ahmet Hamdi Tanpınar;
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”
Gündüz Vassaf;
İşte, 2011’in diğer büyük keşfi. “Eylem’in kavramlarla savaşı” yılı olan 2010’un ardından kendisini en çok etkileyen bu yazarı da gururlar sunmak isterim. “Cehenneme Övgü” gelmiş geçmiş en iyiler arasına çoktan girdi. Tabi ki onunla ilgili de bir yazı yazdım. Şu anda da elimde, kendisi ile yapılmış nehir söyleşi kitabı, “Gündüz Feneri”ni okuyorum. Bitsin istemiyorum dediğimde , siz ne kadar beğenmiş olduğumu anlayacaksınız. Bu kitap ile ilgili de en kısa sürede bir şeyler yazmış olacağım.
Kazancakis;
Ve karşınızda “Zorba”. Zorba’yı anlatmak için bir kitap daha yazmak gerekebilir. Bu kitabı da tanıtan bir yazı yazdım. Yine yazarım. Zira “Zorba”, belki çok iddialı olacak ancak, hayatımda beni en çok etkilemiş birkaç romandan biri olarak kişisel tarihimdeki yerini aldı.
Haruki Murakami;
Okumadığım tek Türkçe’ye çevrilmiş olan romanı, "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”nu da bu sene okudum. Ona bayılıyorum. Sadece, haftasonu, Elif Şafak’ın da okuduğunu duyduğumda, bir soğuma olmadı  diyemesem de, kendisi 2010 yılının büyük keşfidir. Bu yıla da damgasını vurmuştur.
Jean Paul Sartre;
“İş İşten Geçti”.
İonna Kuçuradi;
“Nietsche ve İnsan”
Nietzche;
“Böyle Buyurdu Zerdüşt”
Bilge Karasu;
“Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”
“Gece”
Stephen Zweig;
“Rotterdamlı Erasmus”
Emre Caner;
“Kaplumbağa Terbiyecisi”.

İşte dostlar, 2011 yılına sığdırdığım kitapların bende iz bırakanları işte bunlar.
Bu kitap ve yazarları paylaşmamın sebebi, size ne kadar kitap okuduğumu göstermek değil.
Zaten bunlar, okuduklarımın sadece bir kısmı.
Asıl sebep benim 37 yaşında keşfetmem nedeniyle; kendimi çok üzgün hissettiğim baz kitap ve yazarlar ile sizleri mümkün olabilirse, daha erken tanıştırabilmek…
Bu kitap ve yazarlar ile ilgili, arzu edenlere daha detaylı yorumlarımı da paylaşabilirim.
İyi okumalar... 

21 Kas 2011

Lütfen yere atmayın!

İlişki ve sakız arasında ne çok benzerlik olduğunu hiç düşündünüz mü?
Ben düşündüm. Neden bilmiyorum ama düşündüm.
İlişkilerin dejenere hale gelmesi ile, şekerli cikletlerin çoğaldığı dönem arasında bir bağlantı var bana kalırsa…
Eskiden, içinden fal çıkan, şekersiz, ama uzun süre kullanılan sakızlar vardı.
Ne zaman ki, şekerli sakızlar çoğaldı, sakız tüketimi artmaya başladı.
Hiç birinin ağzında şekerinizin bittiğini hissettiniz mi?
Hiç o birinin, artık sizi isteksizce çiğnemeye başladığını, fırsatı olsa hemen yere atacağını; ama yere atmaktan, hem çevreyi kirletirim korkusuyla hem de eline yapışır diyerek atılmadığınızı fark ettiniz mi?
Hiç birinin, son sakızı olduğunuza inandınız mı?
Size kimse, sizi şekeriniz için sevmediğini söylemedi mi?
Buna inanmadınız mı?
Şekeriniz bittiğinde, kendinizi ya yolda, ya da bir kağıdın içine sıkıştırılmış halde bulmadınız mı?
Hep o eski şekersiz, ama upuzun çiğnenilen sakızlardan olmak istemediniz mi?
Kimse, size, artık senden eski tadı alamıyorum demedi mi?
Hiç kendinizi, on iki sakızlık bir kutunun parçası gibi hissettiğiniz olmadı mı?
Size, sen benim son sakızımsın deyip, marketin önünden geçerken, başka sakızlara bakan birine denk gelmediniz mi?
Sizden şeftali , başkasından karpuz, bir başkasından mango tadı almak  isteyen biri, sizi hiç diğerleri ile birlikte çiğnemedi mi?
Birisinin, içinizdeki meyva aromasına ulaştığı anda, artık sizden uzaklaşmaya başladığını  hissettiğiniz oldu mu?
Çoğunuzun,  hiç olmadı ise en az bir defa birinin pantolonuna veya ayakkabısına bulaştığınız olmadı mı?
Sizden uzaklaşmaya çalıştıkça, daha çok parmağında yayıldığınız olmadı mı?
……..
Yukarıda ki sorulardan en az tamamına evet cevabı verdiyseniz, mutlu olun;
Zira siz de çiğnenmişlerdensiniz.

20 Kas 2011

Kaç artı bir?

Her birimizin kendimizi bu kadar özel ve farklı hissetmesine rağmen, aslında yok birbirimizden farkımız dedirten, tecrübeler yaşadım, yazı yazmaya başladıktan sonra.
Çocukluk anılarım, yılbaşı geceleri, Pazar günü olan banyo günleri, baba ile pazara gitme ve son olarak da yaz tatili ile ilgili yazılarımın ardından aldığım tepkiler, ne kadar da birbirimizin kopyası hayatlar yaşadığımızın kendi açımdan ispatı olduğunu itiraf edebilirim.
Çocukluktan beri, komşumuzda, veya arkadaşlarımızın evlerinde neler olup bittiği bizim açımızdan “Define Adası” tarzı hikayeler kadar merak konusu olmuştur. Elbette bu meraklar, bugün bile güncelliğini korumaya devam ediyor.
Örnek vermek gerekirse, yeni ziyaret ettiğimiz bir evde, ev sahibinin, banyosundan, yatak odasına kadar tüm evini, konuklarına göstermesi ritüeli, belki de “bak ben sana evimi gösteriyorum, yalnız size geldiğimizde mutlaka ben de evini gezeceğim” tarzında, karşılıklı merakların giderilmesine yönelikr gizli bir anlaşma olabilir mi sizce?
İnsanların, normalde, namahrem olarak gördükleri yatak odası ve banyolarını, misafirlerine göstermelerini, ben başka bir mantıkla açıklayamıyorum.
İnsanoğlunun eşyaya verdiği önemi, beslemeye yönelik bir alışkanlık da olabilir gerçi bu hareketler… Komşuda, arkadaşta olan bir fazla veya bir yeni ürünün kendi evinde olmamasına yönelik bir iç hesaplaşma, ev sahibi açısından da misafirine karşı 1-0 öne geçmenin coşkusu birleştiğinde, doyumsuz duygu alışverişleri yaşanır, işte bu ziyaretlerde…
Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, “çok beğendim, harika olmuş” diyen insanların, kapı kapandığı anda eleştiriye başlamaları, olsa olsa, ya kıskançlıktan ya da beğenisizlikten kaynaklanan ikinci kanalların devreye girmesi sonucunu doğurur…
Neticede insanların üç temel dürtüsünden yola çıkılarak inşa edilen evlerin; villasından, dairesine, kulübesinden, gecekondusuna kadar her seviyesinde yapılan şeyler;  yeme-içme, seks yapma ve soğuktan korunarak uyuma olarak basite indirgense de, insanoğlunun kendisini her daim olduğu gibi farklı konumlamasına yardımcı olur, işte tüm bu “şeyler.
Ve bizler de, hep karşı tarafta bir farklılık arar ve hayallerimizi, kendimizde olmayanı, işte hep bu karşı kutucuklarda ararız.
Çok kazananların, daha pahalı kutucuk almalarının sebebi, onların o kutucuklarda daha şaşalı şeyler yapacak olmalarını değil, sadece bir kutucuğa harcayacak daha fazla paralarının olduğunun göstergesi.
Eşyalardan yola çıkarak, mutluluğu arayan insanların, yakalayacağı şey daha fazla mutluluk değil, sadece daha fazla hayal kırıklığıdır.
Henry David Thoreau’nun söyediği gibi;
“İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir.”

18 Kas 2011

Ortaya Karışık

Ara öğün
Gazete sayfalarını boy boy süsleyen, özellikle de yaşam ve magazine ayrılan, sağlık, diyet ve pedagoji haberleri yayınlanıyor.
Hali ile insan, bu okudukları ile kendi çocukluğunu, beslenme alışkanlıklarını, artık habere konu ne ise, onlarla kıyaslıyor.
En dikkatimi çeken konu başlıklarından bir tanesi, sağlıklı beslenme ile ilgili olarak önerilen, ara öğünler. Tüm diyetisyenler, aşırı yüklenilen üç öğün yerine, biliyorsunuz daha sık gerçekleştirilen beş ya da fazla öğünü tavsiye ediyorlar.
Peki biz yıllarca, annelerimizden ne duyduk;
“ Olum bak, yemekten önce abur cubur yiyorsun, şimdi yemeğini bitiremeyeceksin”.
Yıllarca böyle beslenen kuşaklar, sizce ara öğüne alışabilirler mi? Bence hayır;
“Ya dur, şimdi bir şey yiyeceğime, azıcık daha acıkıp, akşam yemeğimi yerim…”

Patlıcan – bamya
Patlıcan ve bamya üzerine ne söylense azdır. Bu iki sebze tüm çocukların kabusu olmuştur, ve zannımca hep öyle olacaktır.
Ben patlıcan yemeyenlerdendim. Patlıcanlı yemek yapılan gün, benim açımdan fen dersi olan bir okul günü ile eşdeğerdi.
Hal bu ki patates… O bütün sebzelerin kralıydı… Onun olduğu günler, beden dersinin olduğu okul günleri gibiydi…
Ey patlıcan… Artık seni sadece istediğimde yiyorum… Gerçi tadın biraz güzelleşti… Acaba askerlikten mi, yaşlandım mı? Yine de fazla yaklaşma bana.

Ayakkabını kaça aldın?
Yeni bir ayakkabı alınır. Ama arabada bırakılır. Akşam eve girilir. Hiçbir şey yokmuş gibi davranılır. Yatılır, kalkılır. Bir hafta geçer. Ayakkabı kutudan çıkarılır. Ama kutusu arabada bırakılır.
Eve girilir. Merhaba anne denir.
Soru gelir; ayakkabı mı aldın.
Cevap, zaten almıştım.
Soru, kaç lira?
Cevap, 80 TL’dir. (aslında 120 TL’dir)

Eve tok gelme hadisesi
Sabah evden çıkarken, anne seslenir, Oğlum akşam yemeğe geç gelme, sevdiğin şu yemeği yapacağım.
Tamam anne denir.
Kız arkadaş ile dolaşılır, gezilir, tozulur, haliyle acıkılır. Bir güzel yemek yenir.
Akşam eve gelinir.
Sofraya oturulur ve yemek yememiş gibi, annenin yaptığı yemek yenilir.
Yemeğin sonunda anne sorar, yemek mi yedin dışarıda…

16 Kas 2011

Hesap Kesim Tarihi

İstanbul’a 2004 yılında geldim.
Ömrünün çoğunu Anadolu’da geçirmiş, keza Anadolu’da çalışmış 30 yaşında bir insan olarak, her ne kadar İzmir ve Ankara’da yaşamışsam da, bir “köyden indim şehre modeli” oluyor ister istemez.
Her neyse, takip eden 2005 yılının yazında, o zamanki ev arkadaşım Doğan ile Reina’nın açılışına gittik.
Süper giyinip, koruma duvarını aştığımızda, karşımızda inanılmaz Boğaz manzarası eşliğinde harika bir müzik ve ortam bulduk.
Doğan, içki almaya gitti. İçkileri almak için, ne kadar diyerek sorduğunda cevap bizi biraz daha mest etmişti;
“Bu gece para konuşmak istemiyoruz.”
Gece, muhteşem geçti. Ayrılmadan az önce, Doğan’a:
“Oğlum Doğan, iyi ki geldik şu İstanbul’a, baksana ne kadar güzel bir hayat var.” Dedim.
O’da onayladı.
Eve gelip yattık.
Uyandık.
Giyindim.
Arabamın yanına gittim, Arabamın yan iki camı tuzla buz olmuştu. Dikkatinizi çekerim, kelebek camı değil, yan iki camı! Evde yer olmaması nedeni ile, arabaya koyduğum tüm ayakkabılarımda çalınmıştı üstelik.
İşte o zaman anladım ki, bu İstanbul’un bir eşitleme mekanizması var. Sizi mutlu ederse, çok geçmeden faturasını kesiyor.
Şimdi düşünüyorum da, bu aslında İstanbul’a has bir şey değil. Hayatın ta kendisi de böyle.
Ve duygular.
Hayat size bir duyguyu ne kadar derinden yaşatıyorsa, bana kalırsa bu tam tersi için de aynı mesafeyi yaratıyor.
Ne kadar derinden seversen, o kadar nefret edebiliyorsun.
Ne kadar susarsan, o kadar boğuluyorsun.
Zenginleştikçe, fakirleşiyorsun.
Sanırım, hayatın da bir T cetveli var.
Ve siz öldüğünüzde, borç ve alacak birbirini götürüyor.
Diğer bir deyiş ile, hesap kapanıyor…

12 Kas 2011

Ben aslında...

Bir yerlerde okumuştum…
Bir milletin en çok üzerinde durduğu ve özelliği olarak benimsediği kavramların, aslında en büyük yalanları barındırdığı ile ilgili…
Açmak gerekirse, her fırsatta namus ve ahlak gibi kavramlardan bahsederek, bu yolda binlerce cinayet işleyen, kendi kızına veya karısına gelecek en ufak bir davranaşı cinayet ile sonlandırabilme potansiyeline sahip insanımız, 12 yaşında bir kız ile hiç düşünmeden birlikte olabiliyor. Hem de bunu devam eden bir süre içerisinde süreklilik arz edecek şekilde yapabiliyor.
Ben bu ”üzerinde durma” hadisesini biraz daha içselleştirdim.
Ve sonra fark ettim ki, çevremde, ben de dahil olmak üzere, “ben” ile başlayan ve kendimizi tarif ettiğimiz ve anlattığımız çoğu cümle, aslında gerçek “ben”lerimizi anlatmıyor…
Bunun altında yatan sebep, karşıdaki kişiye kendimizi anlatmaktan çok, bana kalırsa, kendimizi kendimize inandırmaya yönelik eylemler.
“ Ben çok duygusal biriyim…”
“ Ben hayatta yalan söyleyemem…”
“ Benim için, çevremdeki herkesin mutlu olması o kadar önemli ki…”
“ Ben hiç kin tutmam…”
İnsan davranışları maalesef sözler ile değil, eylemler ile ortaya konuyor… Diğer bir deyişle biz kendimizi nasıl tarif edersek edelim, konuştuklarımız değil, sahada yaptıklarımız karakterimizi şekillendiriyor ve oluşturuyor…
Ben bunu fark ettiğim günden beri, bir içsel mekanizma geliştirdim…
Kimseye, kendimle ilgili tanımlamalarda bulunmamaya çalışıyorum…
Kendimizi bu kadar hızlı tanıtma çabası niye… Bırakalım, insanlar bizi davranışlarımızla tanısınlar…
Ne kendimizi,
Ne de başkalarını,
Kandırmayalım…
Karakterimizle yüzleşelim,
Ve barışalım.
İşte o zaman, kendi içimizdeki savaşı bitirdiğimiz gün, insanlarla barış yapma vakti gelmiş olur…
Gerçek “ben”lerimizle…

9 Kas 2011

İyi bayramlar

Çocuk iken, bayramın dördüncü günü akşamı, TRT’de “bayramınız kutlu olsun” yazısı çıktığında, içimi bir hüzün kaplardı.
Canım TRT, bayramın her dakikası bayramdır dese de, ben içten içe, bayramın sonuna gelindiğini, ve artık ne yaparsak yapalım, bayramın ilk günü yaşanan coşkunun asla ve asla geri gelmeyeceğini büyük bir üzüntüyle hissederdim.
Tamam, akşam yine bayram eğlencesi vardı ama yarın sabah erkek kalkacaktım.
Annemin bayram için yaptığı tüm tatlılar bile bayatlamaya yüz tutmuştu… İlk sabahki taze tatları çoktan yerini, rutubetli bir sertliğe bırakmıştı..
Ve acı gerçek…
Bir haftadır geç yatmaya, geç kalkmaya alışan ben, yarın sabah nasıl kalkacaktım… Çay içmemiştim. Bu sabah erken kalkmaya çalışmıştım.
Saat sekiz.
TRT’de bir yazı, “Bayramınız kutlu olsun Türkiye”.
Kutlu olsun da ben birazdan yatacağım.  Yarın okul var.
Herkese iyi geceler.
Odamdayım. Yattım. Işığımı kapadım. Kardeşim zaten yatmıştı.
Kahretsin, hiç uykum yok.
Saat 10. Annemler gülüyorlar. Herhalde komik bir film var. Hadi Eylem, uyumalısın!
Saat 11. Babam yatmaya gidiyor.
Saat 11.55, annem de uyudu.
Ağlamak istiyorum. Hala uyuyamadım. Her bayram sonrası aynı şey.
Uzun tatillerden nefret ediyorum.
Bayramın ilk günü, ne kadar da güzeldi, oysa ki!
Aslında hala bayram. Yalnızca beş dakikası kaldı ama…
En son ben kutlamak istedim.
Herkese iyi bayramlar.
Ve iyi geceler.

10 Kasım

Geçen gün bir arabanın arkasında, “Atam izindeyiz” yazısı gördüm.
İlginç olan, en azından benim açımdan bir ilkti, resim alışageldiğimiz üzere Atatürk’e ait değil, Fatih Sultan Mehmet’e aitti.
Toplumun, kamplara ayrılmak için her fırsatı bu ölçüde değerlendirdiği başkaca bir millet var mıdır acaba?
Eğer özgürlükten bahsediyorsak, isteyen istediğinin izinden gidebilir, sanırım  mutabıkız.
Hala Hitler’i rol-model alan ve onun yaptıklarını ellerine fırsat geçse yapmaya hazır, milyonlarca insanın olduğunu düşünürsek, kimin, kimin izinden gideceğine müdahale etme şansımız yok.
Öyle veya böyle, insanların Atatürk konusunda yüzde yüz mutabakat sağlamasını beklemek fazlasıyla hayalci değil midir?
Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında, Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasında, ve de devrimler süresince sizce yüzde yüz mutabakat sağlamış mıdır? Veya bu zorunluluğu hissetmiş midir?
Pek sanmıyorum…
Sıradışı insanlar, dahiler, zamanının ötesinde bir zihne sahip insanlar, herkesi memnun etme kaygısı taşımazlar. Böyle bir kaygıları yoktur.
Doğru bildikleri bir yol vardır. Ve o yolda ilerlerler.
Belki iddialı olacak ancak ben 1923 yılında bir seçim olsa, Mustafa Kemal’in yüzde yüz oy almayacağına eminim. Hatta bu seçim, halifeliğin kaldırılması ve giyime ve dile yönelik bazı devrimlerin hemen arkasından yapılsa, yüzde elli bir çoğunluğu güçlükle yakalayabileceği bile düşünülebilir.
Demem odur ki; yazının başında bahsettiğim resmi, ilk gördüğüm anla, düşündükten sonra ki hislerim tamamen farklı oldu.
İlk başta tepki ile yaklaştım, sonrasında ise bu yazdıklarımı hissettim.
Bir insan kendi çağında anlaşılamayacağı gibi, yüz sene sonra da anlaşılamayabilir.
Mesele, kendinizi O’nu iyi anlayan şanslılardan biri olarak hissediyorsanız, üzerine ne koyduğunuz ile ilgilidir.
İçinde yaşadığımız coğrafyanın, Norveç veya İsveç’ten farklı olduğunu iyi anlamak gerekir.
Bu ülke insanı, kendisiyle beraber markette sıra bekleyen lideri değil, her zaman önünden olan, kendisini trafikte bekleten, güçlü liderleri sever.
Bu demokrasi anlayışı veya çağdaş olmamak ile ilgili değil, Türk olmak, Müslüman olmak ve Anadolu’da yaşamak ile yakından ilgilidir.
Atatürk bu dinamiklerin hepsini çok iyi biliyordu.
Sadece çok iyi bir asker değil, aynı zamanda mükemmel bir siyasetçiydi…
Belki de, bu coğrafyaya biçtiği demokrasi elbisesi, birkaç beden büyüktü, ancak O, ondan sonra gelenlerin bu denli bir gelişim sağlayacağına inandı.
Ama inandığı gerçekleşmedi.
Hani dedesinden elli yıl boyunca yetecek bir miras kalmış bir genç gibi, Atatürk’ü, O’nun ilke ve devrimlerini yedikte yedik… Sömürdük de sömürdük.
Gelinen noktada, hem O’nu yıprattık, hem doğrularını…
Şansımıza, o kadar güçlü bir mirastı ki, hala bitmedi… Ama bitmek üzere…
Sanki bir an, ortaya çıkacak, ve tüm izinde olanlara,
“ Çok teşekkür ederim, beni bu kadar sevmeniz, beni inanılmaz mutlu ediyor… Ama ne olur artık, beni bırakın da yeni şeyler söyleyin ve değişin…”
Hatta, her zaman olduğu gibi, milletini motive etmek amacı ile şöyle de  diyebilirdi;
“ Yes u can…”
Atam,
Bize kazandırdığın her şey için çok teşekkürler… Ruhun Şad olsun…

29 Eki 2011

29 Ekim’i Cadde’de kutlamanın dayanılmaz sonuçsuzluğu...

Ümraniye.
Sultanbeyli.
Esenler.
Sultançiftliği,
Alibeyköy,
Yüksekova,
Siirt,
Hakkari,
Van.
Kurtuluş Savaşı’na en büyük destek yüzyıllar boyunca olduğu gibi yine Anadolu halkından gelmiş. İstanbul ve ahalisine kalınsa, dünden teslim olurlarmış.
Çanakkale’de de Kürt’üyle, Türk’üyle, Çerkez’iyle savaşılmış ve başarılı olunmuş.
Tüm bu birliktelikler sonucu Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve Cumhuriyet ilan edilmiş.
Yıl 2011.
Elit, % 20’lik mutlu olan, çocuğu askerliğini yapmak üzere Doğu’ya gitmeyen, refah içinde yaşayan, yıllık geliri ortalamanın üstünde olan, çocukları kolejde okuyan, bayramlarını aileleriyle kutlamak yerine yurt dışına giden, bir evi, bir arabası olan,
29 Ekim’i Cadde’de kutlayan bu kesim halinden pek muzdaripmiş.
Cumhuriyet elden gidiyormuş!
Bu halk neden beğenmedikleri partiye oy veriyormuş!
Onlar fakir insanları daha çok düşünüyorlarmış oysa ki!
Neden Atatürk’ü anlamıyorlarmış.
Neden Zeytinburnu ve Kartal sahilde mangal yakılıyormuş.
Neden Türk Halkı kitap okumuyormuş!
Bu halk ile ancak bu kadar olunurmuş.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş.
Dünyada yaşayan bütün ülkeler Türkiye’yi bölmek isterlermiş.
Anlayacağınız çok büyük korkuları varmış, ve kendilerini gittikçe daha yalnız hissediyorlarmış.
Allah’tan Suadiye ışıklar varmış ve orada gösteri yapacaklarmış.
Siz “keyfim yerinde, kimse huzurumu kaçırmasın, her şey olduğu gibi devam etsin” sevdasındaki mutlu insanlar…
Kitleleri asırlar boyu uyutamazsınız…
Atatürkçülüğün üzerine 10 gram ideoloji koyamaz, saadeti ve varlığı kendi tekelinde yaşayıp, diğer insanları “o hallerinde” ömür boyu kalacaklarını düşünürseniz,
Bugün işte böyle yalnız kalırsınız.
SSBC bile yıkıldı… Siz her sabah andımızı okutup, kuru kuru Atatürkçülük okutarak ne başaracağınızı zannettiniz ki…
Şimdi mutsuzsunuz… Neden?
Keyfiniz kaçsın istemiyorsunuz çünkü…
Siz hala bu gerçekleri görmek yerine, kitlelerin sizi ve ideolojinizi anlamadığınızı savunuyorsunuz.
Devam edin arkadaşlar.
Suadiye Işıklar’da buluşun. Sonra Starbucks’ta bir şeyler için.
Bu arada her sabah, Yılmaz Özdil okumayı da kesin atlamayın.
Ya o olmasaydı, sizi kim anlardı…
Herkesin 29 Ekim'i kutlu olsun...

25 Eki 2011

Paris'te Gece Yarısı

midnight+in+paris_m

Woody Allen, Hollywood’un klişe senaryolarından ve Amerikan seyircisinden o kadar sıkılmış ki, Avrupa şehirlerinde film yapma serisini Paris’te sürdürmekle kalmıyor, filmimizin baş karakterinde bu hissettiklerini ete ve kemiğe büründürüyor.

Gil (Owen Wilson) ve Inez ( Rachel McAdams) evllilik öncesi son nişanlılık günlerini Paris’te geçiren bir çifttir. Çiftimize, Inez’in gösterişe meraklı ve Gil ile taban tabana zıt ailesi de eşlik etmektedir. Hikayenin sonunda Gil , Inez ile de Hint yemekleri, hatta pita dışında bir ortak yanı olmadığını görecektir ki, bu da zaten filmimizin konusu sayılabilir.

Yazarlık hayalleri kuran ve gayet iyi kazandığı Hollywood filmlerine senaryo yazmak olan işini bırakarak Paris’e yerleşmeyi düşünen Gil’e nişanlısı ve ailesi şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Konuya bir de Inez’in eski sevgilisi bir Profesör ve eşi de dahil olunca, Gil kendisini Paris’in sokaklarında bu kez fiziki olarak da yalnız bulur.

Ve bu sokaklar onu, 1900’lerin Paris’ine, arkadaşları Ernest Hemingway, F.S.Fitzgerald , Salvador Dali ve Pablo Picasso ile birlikte partilere katılmasına kadar götürecektir. Bu yolculuklar bir süre sonra gerçek ile hayalin birbirine girdiği ve hayalin gerçeği etkilediği bir noktaya kadar varacaktır. Gil, her gece sürrealizmden realizme yumuşak geçişler yapacak ve en sonunda kendi gerçekleri ile yüzleşecektir.

Yaşadığı bu yolculuklar bize, insan hallerinin, hiçbir zaman değişmediğini ve geçmişe özlemin her çağda mevcut olduğunu gösteriyor.

Paris’te Gece Yarısı, insanoğlunun yalnızlaştıkça, çareyi geçmişte, bunu da en çok sanat aracılığıyla bulduğunu anlatıyor.

Gil’in hikayesi aslında bana geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Steve Jobs’un üniversite mezunlarına yaptığı konuşma sırasında, sadece beni değil, milyonlarca insanı etkileyen ve ilham veren, kendisine sorduğu ,“yarın öleceğimi bilsem, yine bu işi yapar mıydım” sorusuna “hayır” cevabı vererek işinden ayrılmasını hatırlattı. Gil de sıkışmış hayatında, aslında bir çok insan gibi, hayatıyla ilgili memnun olmadığı gerçeklerle yüzleşme konusunda çatışmalar yaşayan biri. Gil’in, nişanlısı, nişanlısının ailesi ve genel olarak toplum ve değer yargıları ile ilgili yaşadığı çatışma, kendisini film boyunca güçlü bir şekilde hissettiriyor.

Gil’i kendisine getiren ise Paris ve edebiyat oluyor.

Woody Allen hem yazıp, hem de yönettiği Paris’te Gece Yarısı ile, artık yönetmenlikten filozofluğa adım atarak, benzerlerinden bir adım öne geçmişe benziyor.

Paris’te Gece Yarısı, IMDB’den aldığı 8 notunu hiçte boşuna almadığını her karesiyle ispat ediyor.

Bunu da her izleyeni kendi gerçekleri ile yüz yüze bırakarak gerçekleştiriyor.

18 Eki 2011

Erkeklerde samimiyet, kadınlarda fiyat ön planda!

Hayatı boyunca sürprizleri pek sevmeyen, tercihlerinde ve alışkanlıklarında muhafazakar olan biz erkeklerin, bu yönünü en fazla hissettiren konulardan bir tanesi hiç şüphesiz kuaför seçimleridir.
İstikametim, İstanbul’un en iyi erkek kuaförlerinden birisinin çalıştığı Trio Kuaförü. Burada beni bekleyen kişi ise uzun yıllardır saçlarımı emanet ettiğim Türker Dönmez.
Türker ile, siz İkinci Kanal okurları için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
EA: Kuaförlüğe nasıl ve nerede başladın?
TD: Dayım berberdi. Ailem ona yönlendirdi. Benim de ilk günden bu yana sevdiğim bir iş oldu. Küçük bir mahalle berberinde başladım.
EA: Bildiğim kadarıyla daha sonra Metrocity’de çalıştın ve şimdi de Kanyon’dasın. Geçiş döneminde zorluk yaşadın mı?
TD: Müşteri profilleri arasında şüphesiz farklar var. Bir bocalama dönemi yaşadım. Her şeyden önce farklı bir ortam. Bir mahalle berberine göre daha sanatsal yaşıyorsun bu tip trend yerlerde. Büyük bir değişiklik diyebilirim.
EA: Sen hiç bayan kuaförlüğü yaptın mı? Erkek kuaförü ile arasındaki temel farklılıklar nelerdir?
TD: Hiç bayan kuaförlüğü yapmadım. Ancak; Metrocity ve Kanyon, bayan ve erkek kuaförlerinin bir arada olduğu salonlar. Bayan kuaförlüğü, boyanın, kimyasalların ve kozmetik ürünlerin işin içine girdiği farklı bir dünya.
Erkekte en önemli başlık,  gündemi yani modayı takip etmek. Bu bağlamda, saç kesimi konusunda eğitimlere gidiyoruz. Dergileri takip ediyoruz. Katılamadığım eğitimlere dair cd’leri arkadaşlar ile birlikte seyrediyoruz. Sektörden arkadaşlarımızla diyalog içindeyiz. Genel olarak gündemi takip ettiğimizi söyleyebilirim.
Erkek kuaförlüğünde daha çok samimiyet olduğunu düşünüyorum. Biz erkek müşterilerimizle her şeyi konuşabiliyoruz. Bu zamanla yani müşteriye  ilk servis verdiğimizde olmayan bir hadise. Birkaç servisten sonra, konuşmalar kendiliğinden gelişmeye başlıyor.
Bayan kuaförlüğünde konuşmalarınıza daha çok dikkat etmeniz gerekiyor. Bayanlar mutlaka resmiyet koyuyorlar araya.  Bu zamanla belki biraz kırılıyor. Belki de servis veren kişi erkek olduğu içindir, bilemiyorum.

turker2


EA: Erkekler mi daha sık kuaförlerini değiştiriyorlar, yoksa kadınlar mı?
TD: Kesinlikle kadınlar. Erkek müşteriler sadıktır. Bayanlar bir değişiklik gördüklerinde hemen onu denemek için kuaförlerini değiştirebiliyorlar. Fiyat konusuna da daha fazla dikkat ediyorlar.
EA: Erkeklere göre çok mu farklı?
TD: Özellikle indirim konusu kadınları cezbedebiliyor. Kadınlar fiyat odaklılar. Erkek müşteri  kapıdan girerken fiyat sormaz ama bayan müşterilerimiz mutlaka sorarlar. Veya hiçbir erkek, ödeme yaparken neden bu kadar pahalı demez iken, çoğu kadın bunu üstüne basarak söyler.
EA: Erkek berberler sohbet etmeyi seviyorlar. Acaba bu karakterdeki insanlar mı kuaförlüğü tercih ediyorlar, yoksa mesleğin gereği olduğu için mi bu şekilde davranılıyor?
TD: Meslek bunu gerektiriyor. Normalde ağzını bıçak açmayan bir kişi, 3-4 sene sonra bülbül gibi konuşmaya başlar. Bazıları da yapamıyor. Girişkenlik ile de ilgili. Erkek müşteriler konuşmayı severler. Tersi de yaşanabiliyor. Bir müşterim, “sana maç konuşmuyorsun diye geliyorum, önce ki berberimden bu sebeple ayrıldım.”demişti. Herkesle ayrı bir frekansımız var. Çünkü herkes değişik ve farklı şey konuşmayı seviyor. Müşterilerimiz bize her şeylerini anlatırlar.

turker3


EA: En çok ne konuşulur?
TD: Siyaset pek konuşmamaya çalışırız. Geçmişte sıkıntısını yaşadık. Bir koltukta konuşulurken, diğer koltukta servis alan kişi, kafasını çevirip müdahil olabiliyor. Tartışma olabiliyor. Futbolda da oluyor bu. Ben bu konuları diğer müşterilerin dahil olmayacağı biçimde sessizce birebir konuşurum. Genel anlamda siyaset, futbol ve gündelik hayattan konuşulur. Ve tabi ki kadınlar.
EA: Erkekler mi, kadınlar mı karşı cinsten konuşmayı seviyorlar?
TD: Yüzde yüz erkekler. Kadınları pek duymadım. Ama erkekler her türlü konuşurlar. Bu sohbetler birebir oluyor tabi daha çok. Tekrar ediyorum ki bu zamanla oluyor. Belki de yönlendirme ile ilgili. Konuyu oraya yönlendirirseniz her iki tarafın anlatacağı şeyler oluyor.
Bayan müşterilerimiz henüz daha koltukta
iken beğenmediklerini söylerler.
EA: Bugüne kadar servisin bittikten sonra karşılaştığın çok negatif bir tepki oldu mu?
TD: Burada da bir fark olduğu söylenebilir. Erkek müşteriler, tıraşı beğenmeseler de beğenmedim demezler. Bir daha gelmeyerek seni cezalandırırlar. Ama bayan müşterilerimiz henüz daha koltukta iken beğenmediklerini söylerler. Erkek belki yüz ifadesiyle belli eder ama gelmeyebilir.
İlginçtir ki erkek müşteri sadıktır ama cezasını kesebilir. Ama olmamış diyen bayan tekrar gelebiliyor.
EA: Sence iyi bir berber hangi özellikleri taşımalı? Bu mesleği seçmek isteyen gençler için neler önerebilirsin?
TD: Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki, bu mesleği düşünen insan pek yoktur. Genelde Türk insanı okumayan çocuğunu ya araba tamircisinin, ya terzinin ya da bir berberin yanına verir. Berberlik bu meslek dalları arasında en önde gelenlerdendir. Ben mesleğimi gerçekten çok seviyorum. Zaten sevmeden yapılamayacağını düşünüyorum.
EA: Erkeklerde moda çok sık değişmiyor sanırım. En son trendler nedir?
TD: Haklısınız. Ama bir değişim var. Kesimlerin tarzı eskiden daha net iken, şimdi saçlar hareketlenmeye başladı. Saç şekillendiriciler de değişti. Faydası oldu.
Günümüzde daha feminen tarzlar olduğunu söyleyebilirim.  Asimetrik kesimler. Üst kısımlar daha kabarık, yanlar daha kısa gibi. Modern kesim talepleri günden güne artıyor diyebilirim.