21 Şub 2011

Tatil Sabahı

Saat 06.30.
İçeriden bir alarm sesi geldi.
Sonra babamın anneme “hadi kalk” sesi.
Tekrar uyuyorum.
06.45. Babam odamda. Bu defa bizi kaldırmaya gelmiş.
Ben de kardeşimin yanına gidiyorum. Onu uyandırmak için klasik bir taktiğim var. Saçma bir şey söyleyerek uykusunu kaçırmak. “ Karneler dağıtılmış” diyorum, “ne “ diyor ve çoktan uyanmış oluyor.
Yaz tatillerine çıkılan sabah yaşanılan olayların birçok evde aynı olduğunu, Pazar günleri ve yılbaşı akşamları yazılarımı yazdıktan sonra seriye bir halka daha eklemek istediğimde anlamış bulundum.
Meğer Türk aileleri tatile çıkarken de aynı davranışları sergilerlermiş.
Neyse, artık herkes uyanmış durumda.
Babam çok gergin. Babalar neden tatile çıkılan günler bu kadar gergin olurlar, hala anlamış değilim. Neyse bu gerginlik haliyle tüm aileye sirayet ediyor.
Kimse konuşmadan kendi üstüne düşen görevleri bir bir yerine getiriyor.
Çantalar kapıya taşınıyor.
Tüpler vanalarından kapatılıyor.
Tüm fişler prizlerden çekiliyor, buzdolabı hariç.
Musluklar toplamda üç defa olmak üzere herkes tarafından bir bir sıkılarak kapatılıyor.
“Cross check” yapılarak karşılıklı bir şey unutmamaya yönelik sorular soruluyor ki genelde mutlaka unutulan bir şey oluyor.
Her şey hazır.
Biraz uykusuzluktan, biraz heyecandan biraz da açlıktan kimse bir şey konuşmuyor. Tek odaklanılan şey tekerleğin bir an önce dönmeye başlaması.
Annem mutfakta. Ekmek arası köfte, kek ve elmadan oluşan yol menüsü itina ile paketleniyor ve arabada yanımızda  kalacak torbaya yerleştiriliyor. Domatesler ezilmesin diyerek en üste konuluyor.
Kapı kilitlemek önemli bir hadise. Neticede insiyatif alıyorsun. İstediği kadar herkes her şeyi kontrol etsin , evden son çıkan sanki daha bir sorumluluk taşıyor. Yaşanabilecek bir su baskınının veya başka bir aksaklığın daha çok müsebbibi olacak bu kişi aslında. Annem zor olanı yapıyor ve kapıyı kilitliyor.
Artık arabadayız. Tatil yönümüz genelde Ankara’dan İzmir istikameti.
Araba Eskişehir yoluna doğru süzülmeye başladı bile.
Arabanın teybi hala kapalı. Ankara yaz olmasına rağmen sabah serinliğini yaşatıyor bizlere. Camlar tam açık değil o yüzden.
Üşümek de güzel. Zira Renault 9 Spring’imizin kliması yok. Uşak’tan sonra bizi bol güneşli bir yol bekliyor.
Malum kavşağa geldiğimizde, İzmir Yönüne yani sola doğru dönüyoruz.
Az ileride bir mola yeri var.
06 plakalı araçların yanına giriyoruz.
Masalardan birine kuruluyoruz. Annem sandviç ve kekleri çıkarıyor.
Babam dört çay söylüyor.
Çaylar geldiğinde, önce Babam gülüyor, sonra da biz.
İşte tatil o mola yerinde tam da o anda başlıyor.
Sonrası ver elini Ege’nin mavi suları.
Tatile çıkmak,
Çocuk olmak,
Aile olmak,
Ne güzel. 

14 Şub 2011

Gelişmişlik ve İçecekler

Her Türk orta direği gibi batı medeniyetini keşfim  büyük miktarda yabancı dizilere dayanıyor. Bunlardan en eskisi benim için Dallas ve Flamingo Yolu’dur. Bunlara paralel olarak da Cosby Show ve Charles in Charge.
O yıllarda dizilerde seyrettiğim aileler ile ister istemez kendi ailelerimizin hayatlarını karşılaştırır, “acaba biz de bir gün bu aileler gibi olacak mıyız? ” diyerekten içimden düşünürdüm.
Bu konuda geri dönüp baktığımda en çok aklımda kalanlar içecekler ile ilgili olanlarmış meğer, şimdi anlıyorum.
Benim ailemde olmayıp da dizilerde seyrettiğim yabancı ailelerde olan içecek alışkanlıkları şöyle sıralanabilirdi,
·         Sabah kalktıklarında ilk yaptıkları iş hazır olan kahveden içmeleriydi. Bizde de kahve vardı ama biraz farklıydı, üstelik babam bu kahveleri yurtdışından getirtmekteydi. Sabahları da mümkün değil içmezdik.
·         Sabah  kahvaltılarında mutlaka taze sıkılmış portakala suyu olurdu, hem de şişelerde veya bidonlarda. O dönemde bu benim açımdan tam bir ütopyaydı. Sadece zenginler bunu yapabilirdi.
·         Kola bizde şişedeyken, dizilerde kutuların içindeydi. Çok havalı bir şekilde açılır ve açıldığında etkileyici bir ses çıkartırdı.
·         Akşamları işten gelen aileler yemek sonrası mutlaka birbirlerine içki ikram eder ve bu içki de çoğunlukla viski olurdu. Bizim evdeki tek içki rakıydı ve maalesef o kadar da havalı gözükmüyordu. Üstelik babam misafirlere hiçbir zaman “ Osman, sen ne alırsın? “ veya anneme “Neden kendine bir içki almıyorsun?” şeklinde soru sormazdı.
80’li yıllarda içecekler ile gelişmişlik arasında bir korelasyon olduğuna inanmamı sağlayan detayları sizinle paylaşmak istedim.
Artık 37 yaşındayım ve yukarıda saydığım şeylerin hepsi bizim için üzerinde bile düşünülmeyecek detaylar.
Belki demokrasi ve özgürlük namına çok ilerleyemedik ama yarışa bu kadar geriden başlamış bir ülke olarak fena da sayılmayız.
Bugün bardağın dolu tarafına bakmaya daha meyilliyim demek ki.
Viskinize buz alır mısınız?

4 Şub 2011

Kaplumbağa Terbiyecisi

Emre Caner’in “Kaplumbağa Terbiyecisi" kitabını bitirdim.
Osman Hamdi Bey’in hayat hikayesini okuduktan sonra farklı olmanın, farklı düşünmenin; daha doğrusu mevcudun ilerisinde olmanın ne demek olduğunu bir kez daha anladım.
Osmanlı’nın yurtdışında eğitime gönderdiği, çağdaş yaşamı gören ve bunu ülkesine tatbik etmeye çalışan bu İmparatorluğun ilk müze müdürünün hayatını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Mutlaka siz de fark etmişsinizdir, okul hayatımız boyunca bize en çok Fatihlerin, Kanunilerin dönemine denk gelen yükselme dönemleri okutulmuş, Osmanlı’nın dağılma dönemi hep daha hızlı geçilmiştir. Açıkçası o yıllarda güçlü olduğumuz dönemi okumak belki de hepimize çok daha zevkli geliyordu.
Ancak bu romanı bitirdiğimde, şu an yaşadığımız dönemi daha iyi analiz edebilmek için Osmanlı’nın son dönemlerini çok daha iyi okumamız gerektiğini idrak ettim.
Ve şunu anladım ki, belki tekstilde, inşaatta, sanayide ilerledik ama aydınlanma ve modernleşmede hala olduğumuz yerde sayıyoruz.
Tersinden bakarsak; ilerleyemediğimiz için geriliyoruz.
Burada ben kusuru aydınlarda buluyorum.
Memleketimizin aydınları yüzyıllardır halkın altyazısını okuyamadılar. Aydınlığı halkın ilerisinde olmakla eşdeğer, halkı da kendilerini anlayamaz gördüler.
Aradaki uçurum hep arttı.
Bu boşluk hep başkaları tarafından dolduruldu, tıpkı bugünlerde olduğu gibi.
Okumak, yazmak.
Eğer siz bu eylemi kendiniz için yapıyorsanız bir anlamı olmaz ki.
Halk cahil. Halk koyun. Halk bizi anlamaz.
Eğitin o zaman. Öğretin o zaman.
Dünyanın hemen hemen her ülkesinde,  demokrasi ve cumhuriyete geçişin en azından bir safhasında o ülkelerin şairlerinin, yazarlarının, gazetecilerinin; kısacası aydınlarının bir payı ve önderliği olmuştur.
Bugün Türk demokrasi tarihi anlatıldığında hangi aydın öne çıkar sorarım size.
Ey aydınlar!
Madem ki bu ülkeye cumhuriyeti ve demokrasiyi beğenmediğiniz  Mustafa Kemal getirdi, buyurun aydınlanmayı, modernleşmeyi de siz gerçekleştirin.
200 yıl geç olsa da artık elinizi taşın altına, kendinizi de halkın içine koyun.
Bu halkın aydınlanmaya gerçekten de ihtiyacı var.
Urfa’da Oxford vardı da gitmediler mi?