18 May 2011

Kelebek Etkisi

Uzun desem uzun değil.
Kısa desem kısa değil.
An desem uzun geliyor, ömür desem kısa kalıyor.
Ama ben yine de buna en iyisi an diyeyim yazının geri kalanında. Ama siz bu andan aslında bir asırdan da çoğunu anlayın olur mu!
Etrafınızda milyonlarca kişinin olduğu o Cuma akşamüstünde, aslında tek başınıza olduğunuzun diğer tek kişilerce de bilindiği o kalabalığın içinde, aydınlığın en karanlık olduğu dakikalarda, birden elinize bir şey çarpıyor.
Elinize neyin çarptığını merak ederek baktığınız o karanlık noktada sadece elinize değen bir güneş ışığı fark ediyorsunuz.
Güneş ışığı ama kaynağı yok. Işığı takip edip de gökyüzünde boşuna güneşi aramayın. Güneş sadece elinizde.
Sonra bu güneşin, bir kelebeğin elinize konmuş olmasının verdiği artık his mi, şey mi ne ise o olduğunu anlıyorsunuz.
Kelebeği yakalamanın imkansız olduğunu biliyorsunuz. Yakalasanız bile ömrünün bir gün olduğunu. Elinizi kapatıp avucunun içinize almayı düşünüyorsunuz…Sonra canını yakmaktan korkuyorsunuz…
Çaresizce elinizde ne kadar kalacağının tamamen ona bağlı olduğunu hissetmenin tesiri ile hareketsiz kalıyorsunuz.
Kanatları sarı, kahverengi ve mavi renklerinde. Ne çok büyük, ne de küçük.
Önce doğaya lanet okuyorsunuz, her şeye isyan ediyorsunuz. Böyle güzel bir şeye bir gün ömür biçilmesine, ona hiçbir zaman sahip olamayacağınıza,vs…
Bunları düşünmekten bile, anlar da uçar gider diye korkuyorsunuz.
Diğer yandan bu kadar güzel bir şeyin uçuşunu seyretme merakından da içinizi kemiriyorsunuz.
Sadece bir an , ki bu andan size yukarıda bahsetmiştim, kelebek ile göz göze geliyorsunuz.
İşte tam da o an, kelebek havalanıyor, etrafınızda daireler çizmeye başlıyor, belki de dans ediyor çünkü ne yaptığını ancak bir kelebek bilebilir, ve sonra salına salına uçmaya başlıyor.
Çiçeklerin arasından, dönüp size bakıyor sanki ama tam emin olamıyorsunuz. Belki de siz öyle zannediyorsunuz.
Sonra kelebeğin ömrünün bir gün değil, sizin ömrünüz kadar olduğunu anlıyorsunuz.
Birden karanlık yavaş yavaş dağılıyor. Teklerin oluşturduğu kalabalığa dalıyorsunuz. Ömrü çok ama çok uzun olan diğer varlıklarla çiçeklerin hiç olmadığı bir yerde, belki de bir çölde üşümeye başlıyorsunuz.
Ve anlıyorsunuz ki sizi ısıtan aslında güneş değil, o kelebek.
Kelebeğin ömrü bir gün değil, bir ömürdür.

9 May 2011

Yelkenler Fora

Günlerin günleri, ayların ayları, yılların yılları doğurduğu ve adına hayat denilen bu uzun gibi gözüken ama yukarıdan bakıldığında andan da an olan hayatımın taksimetresinin bir ileri atacağı sabahın, akşamında yazıyorum bu yazımı.
Uygarlığın, ya olduğun gibi ol ya da göründüğün gibi ol evrelerini geçmişte bırakıp, toplumun, dinin ve devletin istediği gibi ol evresinde yaşayan birisi olarak aslına bakarsanız kutladığımız her doğum gününün kendimizden bir sene daha uzaklaşmaya denk geldiğini anlamam uzun yıllar aldı.
70’ler kuşağının ara bir kuşak olduğu hep söylenegelir.
50’ler ve 60’lar kuşağı idealisttir. 68 kuşağı ile büyümüş, herkes için eşit, mutlu ve özgür bir hayat inşa edebileceklerine inanmışlardır. Belki bunu başaramamışlardır ama bunun için kavga etmişlerdir. Bireysel değil toplumsal kaygılar gütmüşlerdir. Bireysel mutluluğun toplumsal mutluluk ile mümkün olduğunu düşünmüşlerdir.
80’ler, özellikle 90’lar ise özgürlüğü toplumsal olarak olmasa da bireysel olarak bulmuşlar ve bu noktadan hareketle hiçbir şey için kavga etmeden onu elde etme lüksüne sahip olacaklarını ve tüm bunlara çok kısa zamanda ulaşabileceklerine sahip bir inançla yetişmişler ve yetişmektedirler. 
70’ler ise arada kalmış ve sıkışmış bir kuşaktır. Ne idealleri olmuş ne de özgürlük talep edebilecekleri veya yaşayabilecekleri bir gençlik dönemi geçirmişlerdir.
Ailelerinin yaşadığı ve kendi çocuklukları boyunca şahit oldukları darbe, terör vs dönemlerinden dolayı daha içine kapanık ve hiyerarşiye hassas, baskıya daha müsamahalı yetişmişlerdir.
“Toplum içinde konuşmama”, “kendisine önerilenden fazlasını istememe” veya hadi daha basit bir örnek verelim “eve babadan önce gelme” gibi alt mesajlarla büyüyen son nesildir 70’liler.
Boşanmaların son dönemde artması belki kadınların gelir dağılımından daha fazla pay almaları ile eş orantılıdır; ancak bunun altında yatan sebeplerin başında evin erkeğine saygı duyan ve kayıtsız şartsız erkek hegemonyasını kabul eden son kadın dönemi belki de 70’lilerin yetiştiği evlerin anneleri olmasıdır. Kendi yetiştiği evdeki evin “annesi” veya “kadınını” gören bu kuşak kendi evliliklerinde aynı modeli görmeyi ummuş, göremediğinde ise hayal kırıklığına uğrayarak bu yeni model karşısında problem yaşamış ve başarısız evlilikler çoğalmıştır.
80’ler ve 90’lılar için evlilik bir ihtimal yapılacak, o da çocuk sahibi olmak için sahip olunacak bir kurumdur. Sevgi dahil her şeyi yaşamak için evliliğe gerek yoktur, zaten hayat da bir artı bir ev gibi olmuştur aslında.
Üç artı bir 70’lerden sonra gittikçe daha az talep edilen bir yaşam tarzı olmuştur artık.
Bu ortada olma durumunun kendinden doğal en büyük armağanı aynı zamanda her iki kuşağa köprü vazifesi olabilme ve hayatta kalma direncinin daha yüksek olmasıdır. 70’liler sushi’de yer, soğan ekmek de.
İşte ben de bir 70’ler kuşağı üyesi olarak geride bıraktıklarımla, kaçırdıklarım arasında orta bir yerde 37 yaşımı bitirecek olmanın duygu ve düşünceleri içindeyim.
Sosyalist düşünüp, liberal yaşıyor, tepkilerimi facebook ve twitter aracılığı ile arkadaşlarımla paylaşıyorum.
Eskiler beni anlamıyor, ben yenileri.
Şimdi yazınca düşündüm de; belki de bu 1750’liler ile 1770’liler arasında da yaşanmıştı.
İşte tam da bu noktada duruyorum ve yeni yaşıma yelken açarken; 1770 yılında İspanyol bir denizcinin, gece herkes uyurken yelkenler fora ilerleyen İspanya Kraliyet gemisinde, benzer şeyleri düşünüp kaleme alma ihtimalinin var olduğunu düşünüyorum.
Hayatların benzer ve basit olması düşüncesi beni rahatlatıyor.
Tayland’dan getirdiğim Buda heykeline göz kırparak yeni yaşıma merhaba diyorum.

5 May 2011

Posta Güvercini

Yer Diyarbakır askeri lojmanları.
Posta güvercinliğinin ne zaman başladığını bilmiyorum ama ne zaman bittiğini biliyorum. Telefon icat edildikten sonra. Aslında tam şahsen posta güvercinliği yaptığım dönemler de bu icadın hemen öncesi zamanlara dayanıyor.
Babam işten gelmiş.
Şimdileri tam bilmiyorum ama benim ilkokul zamanlarımda hafta sonları kesinlikle yapılamayacak kadar çok ev ödevi verilirdi. Bunlardan bir kısmı” yazmalı”, bir kısmı da “okumalı” ödevler olurdu. Her neyse ben de hem çalışkan bir öğrenci olmam itibari ile hem de ödevi Cuma akşamından bitirip kalan iki günü net biçimde oyuna bırakma gayesi ile ödevimi bitirmişim.
Akşam yemeğine oturmuşuz. Babam matematik sınavından kaç aldığımı soruyor.Beş diye cevaplıyorum. Diğer öğrencilerin ortalama kaç aldığını soruyor. Sebebi benim beş almamın sınavın kolaylığından mı yoksa çalışmamdan mı kaynaklandığını öğrenme isteği. Yalan atıyorum. Üç kişi beş almış diyorum. Seviniyor. Oysaki spor totoda on bin kişinin 13+1 bilmesi benzeri neredeyse bütün sınıf beş almış. Olsun ben başarım gölgelensin istemiyorum. Demek ki herkes çok çalışmış mantığındayım. Pek inanmasam da!
Neyse babam git Ataç Amcanlara sor, evdeyseler onlara gidelim diyor. İşte tam burada posta güvercinliği devreye giriyor. Tamam diyorum. Ama ekliyorum başkası gelecek olursa da biz yine de gidelim mi diyorum. İkinci bir sefer yapma endişesi ile. Olur diyorlar.
Yemeğimi bitiriyorum. Dışarı çıkarıyorum. Lojman Cuma akşamın coşkulu menülerinden kaynaklanan bir yemek kokusuna boğulmuş. Kimi yerden et, kimi yerden tavuk ama yanında mutlaka rakı kokusu her daireden dışarı salınıyor.
Meraklı gözlerle yola koyuluyorum. Biraz da köpek korkusundan dolayı karanlık lojman yolları bir çocuk için olabildiğince güvenli olsa da, bu köpeklerin bir çocuğa saldırma ihtimalini azaltmıyor.
Neyse en sonunda Ataç Amcalardayım. Aslında ismi Mehmet Ali ama Harp Okulu’ndaki diğer Mehmet Ali’lerden babamlar Ataç, biz de bildik bileli Ataç Amca diyoruz.
Kapıyı çalıyorum.
Mehpare Teyze kapıyı açıyor, beni görünce neşeli biçimde içeri davet ediyor.
Yok  Mehpare Teyze, müsaitseniz annemler size gelecek diyorum. Evdeyiz, buyurun gelin diyor.
Tamam diyorum ve geri dönüş yoluna koyuluyorum. Acaba bu kısa süre içerisinde Mehpare Teyze hangi kek veya tatlından yapar diye düşünüyorum. Dönüş yolu daha kısa ve korkusuz geçiyor. Kek fikri, köpek korkusunu bastırıyor.
Eve geliyorum. Anneme bekliyorlar diyorum.
Babam ikinci duble rakısını bitiriyor ve ayağa kalkıyor. Annem de giyiniyor.
Ben dünden hazırım.
Günlerden Cuma, ödev bitmiş, akşam süper bir kek, ertesi sabahta “Cumartesi’den Cumartesiye” var.
Mutlu olmak, gezmeye gitmek, posta güvercini olmak ne güzel.

1 May 2011

Felsefe Yapma!

Okumayı çok fazla sevmeyen güzel ve yalnız ülkemin insanlarının düşünsel bazda derinleşmeye de çok fazla tahammülü yok ki, herhangi bir konuyu azıcık da olsa didikleyen veya soru işaretlerini konuşmaya başlayan hemşerilerine “felsefe yapma” diyebiliyor.
Siyaseti, tarihi ve kültürü “prime time” da yayınlanan 3.5 saatlik dizilerle öğrenen halkımız, karşısındakinin bir konuda üç beş cümleden fazlasını sarf etmesine dayanamıyor ve tepkisini gayet açık biçimde ortaya koyarak televizyon izleyeceği uzun saatlerden kimsenin çalmasına izin vermiyor.
Günümüzde bir ülkeyi tank, top ve uçak olmaksızın boyunduruk altına almayı sağlayan televizyonu maalesef en çok seyreden ülkelerden biriyiz.
Ben şimdi sizlere televizyon izlemekten çalacağınız birkaç saatte size hoş vakit geçirebilecek kitapları olan bir yazardan bahsetmek istiyorum.
Alain De Botton.
Benim kendisiyle tanışmam 4-5 yıl öncesine dayanıyor.  Yanılmıyorsam, o zaman Türkiye’de ilk yayınlanmış kitabı olan “Felsefenin Tesellisi”ni okumuştum.
Bu kitap çok eski filozofların hayata bakış açılarından ve yaşayış tarzlarından yola çıkarak hayatı daha pozitif daha doğrusu nötr algılamamı sağlamıştı. Aldığım en net mesaj hayatın mutlu etmek üzerine kurulmuş bir süreç olmadığını kabullenmenin yaşanılan zorluklar ve mutsuzluklar karşısında sizi daha güçlü ve yaşadıklarınızı normal algılamanızı sağlayacağıydı. Diğer bir deyişle işler yolunda gitmediğinde “Allah’ım neden bu benim başıma geldi” demek yerine bu olanın gayet normal ve olası olduğunu düşünmenin birey üzerinde yarattığı sakinliğin olumlu etkisiydi.
Bu kitabın ardından yazarın “Statü Endişesi”, “Seyahat Sanatı”, “Havaalanında Bir Hafta” ve “Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı” isimli kitaplarını okudum. Şu anda elimde de “Mutluluğun Mimarisi” kitabı var.
Yazarın en büyük özelliği kitaplarında önsözlerde belirtildiği üzere felsefe ile gündelik yaşam arasında kurduğu bağlantılardan yol çıkarak çoğu kez bildiğimiz ama eşleştirme yapamadığımız bazı gerçekleri bize felsefe yoluyla göstermesi denebilir.
Aslında benim açımdan yazarın kitapları “Felsefeye Giriş” dersi vazifesi de gördü. Zira kitaplardan yola çıkarak birçok filozof ve onların bana yakın gelen yönlerini keşfettim.
Aşağıda okuyacağınız bölüm yazarın Statü Endişesi isimli kitabının, bir bölümünde atıfta bulunduğu Jean Jacques Rousseau’nun “İnsanlar arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma” adlı eserinden alınmış kısımdır:
“Rousseau, dünya tarihini barbarlıkla başlayıp, büyük ilerlemeler kaydederek Avrupa’nın iş merkezlerine ve şehirlerine varmış bir tarih olarak okumuyordu. Bunun yerine, dünya tarihinin saygın bir devletle başladığını, o zamanlar insanlığın gerçek ihtiyaçlarını dile getirme fırsatı olduğunu; ancak son gelinen noktada karakterlerimizle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir takım yaşamlara hasetle bakan kıskanç insanlar olup çıktığımızı öne sürüyordu. Rouesseau’ya göre teknolojinin geri bir safhada olduğu, insanların ormanda yaşadıkları, mağazalarda alış veriş yapmadıkları ve gazete okumadıkları dönemlerde önemli bir fırsatı vardı insanlığın: kendini dinleyebiliyor, bu yüzden tatminkar bir yaşamın en temel gereklerini karşılama şansını elinde tutuyordu. Tatminkar bir yaşamın en temel gerekleriyse Rousseau’ya göre aile sevgisi, doğaya saygı, evrenin güzelliği karşısında hayranlık, başkalarına duyulan merak, müzik zevki ve basit eğlencelerden alınan hazdı. İşte ticari “medeniyet” yüzünden yoksun kaldığımız insanlık durumu böylesi bir durumdu ve bizler son geldiğimiz noktada bolluk içinde yüzerken kıskançlıkla ve türlü acılarla kıvranıp duruyorduk.”
Yazarın büyük yazarlar ve filozoflar arasında yaptığı bu yolculuklardan kendi hissenize mutlaka pay çıkaracağınıza eminim.