31 Ağu 2011

İntihar Koçu Aslı

Aslı: Hoş geldin Ali, nasılsın?
Ali: Gayet iyiyim, kendimi çok iyi hissediyorum bugünlerde.
Aslı: Buna çok sevindim. Biraz kilo vermişsin sanki görüşmeyeli, rengin sararmış gözüküyor.
Ali: Gerçekten mi? Herhangi bir rahatsızlığım yok aslında.
Aslı: Bence yine de bir doktora git sen. Son görüşmemizden bu yana hayatında ne gibi değişiklikler oldu?
Ali: İşyerinde terfi ettim. Artık bulunduğum departmanın yöneticisiyim.
Aslı: Desene hayat daha da zorlaştı. Daha fazla stres.
Ali: Uzun zamandır beklediğim bir gelişmeydi, ben açıkçası olaya bu yönüyle bakıyorum. Kendimi bu tempoya hazır hissediyorum.
Aslı: Öyle tabi. Ama bu tarz olumlu gelişmelerin etkisi en fazla 6 ay sürer der araştırmacılar. Yani sen de bu söylediklerime hazırlıklı ol.
Ali: Umarım daha fazla sürer.
Aslı: Bir de yükseldikçe seni aşağıya çekmek isteyenler artacaktır. Allah sana kolaylık versin. Bugünlerini arama da…
Ali: Bizim şirket pek öyle değildir Aslı hanım.
Aslı: Her şirket aynıdır Ali. Ev almayı düşünüyordun.
Ali: Evet aldık bile. Çok mutluyuz. Sonuçta bir evimiz oldu.
Aslı: Bir kısmını kredi çektin herhalde.
Ali: Evet, uygun bir faiz oranı bulunca hemen çektik krediyi.
Aslı: Kredi kaç yıl vade?
Ali: 15 yıl.
Aslı:……
Ali: Neden öyle baktınız?
Aslı. 15 yıl vadeli kredi çekmek büyük cesaret de, ona şaşırdım.
Ali: Neden?
Aslı: Yani senin pozisyonunda bir çalışan, üç ay sonrasını bile zor görür diye düşünüyorum. Neye güvenerek böyle bir borca girdin, anlayamadım da…
Ali: Aslı Hanım, benim biraz başım ağrımaya başladı.
Aslı. Zaten görüşmemizin de sonuna geldik. Dediğim gibi, doktora gitmeyi unutma.
Ali: Gideceğim…İyi günler. Ben ödemeyi yapayım.
Aslı. Görüşmek üzere. Bonusun varsa, 3 taksit yapabiliyoruz.
Ali: World’e taksit var mı?
Aslı: Maalesef. Görüşürüz Ali.

18 Ağu 2011

Hata

Çoktandır bu konuda düşünüyorum. Daha doğrusu sorguluyorum.
Hayvanlardan farkımız nedir diye…Sanırım buldum.
Daha doğrusu, Oruç Aruoba’nın “De Ki İşte” kitabını okurken farkı idrak ettim. Şöyle diyor yazar;
“İnsan, ölmemeğe çalışan hayvandır. Bilerek ölüme gitmek de, bu güdünün sınır durumudur sadece.”
İnsanoğlunun mücadelesi hep kendisiyle oluyor. Medeniyet, toplum, aile, evlilik derken, insanoğlu kendisini hep özünden uzaklaştırıyor.
Hayvanca yaşayamıyor.
Hayvanca karar veremiyor.
Ama günlük hayatı bir kenara koyun, aldığı tüm önemli kararlar, hem özel, hem iş, hem de sosyal hayatında hep içgüdülerine dayanıyor.
Kiminle evleneceğine…Kimlerle dost olacağına…Ne yiyeceğine…Nasıl aç kalmayacağına…Tüm veriler önündeyken, yani son karar kendisine kalmışken, hangi seçeneği seçeceğine…
Bunların tümüne içgüdüleriyle karar veriyor. Düşünerek değil.
Düşünmeği sadece sosyalleşmek, yani toplum içinde barınabilmek için kullanıyor.
Hissettiklerinden farklı davranmak için,
İstediğinden farklı şeylere sebat etmek için,
Yaşamak istediğinden farklı olana dayanabilmek için,
Hep aklını kullanıyor.
Kendi olamadığı her anda, kendisinden uzaklaştığı her saniyede, aklını devreye sokarak sanal bir dünya yaratıyor kendisine.
Bu yüzden, insanoğlunun ömrü, düşünceleriyle içgüdülerini hapsetmeğe çalışmakla geçiyor.
Kalbini, dürtülerini hiç dinlemeyen bir beyin, insanoğlunu yönetmeye çalışıyor.
Ve bu yüzden insanoğlunun yaşamı hatalar yapmakla geçiyor.
“Aynı hatayı nasıl yine yaparsın?”diyor birileri…Ve aslında o birileri biliyor ki, bu bir hata değil, doğal olan, içgüdülerine dayanan bir eylemin sonucu…
İnsan, zaman ilerledikçe kendisinden uzaklaşıyor. Uzaklaştıkça, kendisinden kopuyor, sanal ve tek bir kimliğe doğru ilerliyor.
Ve bu süreçte hep aynı hataları yapıyor.
Kendisini on yıl boyunca büyüten, besleyen sahibini parçalayan bir kaplan gibi.
Kimse kaplana, hata yaptın demiyor.
Ama bunu yapan, bir insan olduğunda, yaptığı bir hata oluyor.
Çünkü onun düşünen bir hayvan olduğu unutuluyor.
Ama o aynı hatayı binyıllardır yapıyor.
Ve yapacak da.

15 Ağu 2011

Takla Antolojisi- Volume 1

Yer İzmir. Sene 2001.
Terminale gitmek üzere Üçkuyular’dan Kamil Koç servisine bindim.
4 veya 5 kişiyiz. Servis hareket etti.
Poligon, Nokta derken Üçyol’a geldiğimiz sırada, birden serviste bulunan 45 yaşlarında bir adam, “eyvah bavulumu yazıhanede unuttum” diye bağırarak servisi durdurdu ve hızla aşağıya indi.
Bir yolcunun başına gelebilecek kötü hadiselerden biri olması sebebiyle iç geçirdiğim o dakika içinde, arkada oturan bir kişi, “ Ben bu adamı tanıyorum, hep aynı numarayı yaparak, otobüs parası vermeden servisleri kullanıyor”dedi. 
Aklımda kalan en samimi, en sıcak taklalardan birisidir bu takla.

Yer İstanbul. Sene 2005.
Otuzu aşıp, otuzbire gelmenin psikolojisi ve şube faksına gelen  indirimli check-up reklamının büyüsüne kapılmam sonucu kendimi bir anda Okmeydanı’nda bir sağlık merkezinde buldum.
Tüm testleri yaptırdım.
Sıra testleri doktora göstermeye geldi. Biraz bekledikten sonra içeri girdim.
Yine 45 yaşlarında ( sanırım takla atmayı gerektiren hayat tecrübesi bu yaşlarda belirginleşiyor.) bir doktor abimiz ,film, test sonucu her neyse hepsine tek tek bakmaya başladı. Her check-up yaptıran kişi gibi ben de doktorun gözlerinin içine hem de en derinlerine negatif bir mimik bulmak adına bakıyorum.
Her şey çok iyi dedi. Şeker, kalp, tansiyon, hiç sorun yok.
Prostat da gayet iyi dedi en sonlara doğru. Demek ki domates yiyoruz tarzında bir şeyler ekledi ve, “naçizane ben de memleketim Mersin’den prostata iyi gelen bu otlardan getirdim, tavsiye ederim, sadece yirmi lira” dedi.
O an doktorun hemen arkasında, duvarda asılı duran Hipokrat resmi ile göz göze geldim. İnanır mısınız bilmem ama, koskoca Hipokrat gözlerini benden kaçırdı, yüzü kızardı. Bu da doktor taklasıydı dostlar.    
Yer İzmir. Sene 2001.
Müfettişim. Uşak’ın Banaz ilçesine gideceğim.
Terminalde beklemeye başladım.
Gelen geçene bakıyorum. Yalnız bir gariplik var. Otobüsün kalkmasına birkaç dakika kalmasına rağmen otobüs hala gelmedi.
Saat 1. Otobüs hala yok ve hareket saati geldi.
Tam o sırada genç bir çocuk geldi, ve “İzmir Seyahat yolcusu var mı?” şeklinde seslendi.
Ben de, “Ben varım” dedim. Gel o zaman dedi ve beni alıp başka bir otobüse bindirdi.
Bir otobüse en son binmenin ve aslında başka bir otobüse ait olduğunun diğer tüm, o otobüse ilk binenler tarafından bilinmesi nasıl bir duygudur, bilir misiniz dostlar?
En çok nefret eden de, seyahati iki kişilik koltukta tek başına yapacağı neredeyse kesinleşmiş olan ve son anda, son saniyede beni yanında bulan o amcadır.
Ve sonradan öğrendiğim kadarıyla, benim bilet aldığım otobüs aslında yoktur ve bilet satılan tek yolcuda benimdir.
Bu da seyahat acentesi taklası olarak mazimdeki yerini almıştır.

9 Ağu 2011

Sabah kalktığında, duyularını kaybeden adamın hikayesi. Bölüm 1

Birden Uyandım.

Ses yok. Sanki sağırım. Acaba sağır mı oldum? Emin olamıyorum. Etrafımda ses çıkartacak bir öğe olmadığını hissediyorum.

Hissediyorum, çünkü henüz gözlerimi açmadım. Açamadım. Neden? Korkuyorum. Görebilecek miyim? Uyandığımdan bu yana ne kadar bir süre geçtiğinin farkında değilim. Sanırım gözlerimi artık açabilirim. İkisini birden mi açsam, tekini mi açsam karar veremiyorum.

Açtım. Karanlık. Göremiyorum. Bu bir kesinlik. Daha doğrusu belki de görüyorum, ama o kadar karanlık ki. Karanlığa gözlerimin alışıp bir şeyler seçmeye başlamasını diliyorum.

Hala ses yok.

Karanlık azalacağına, koyulaşıyor.

Gece odamda yattığımı biliyorum. Arkadaşlarımla bir şeyler içmeye Beyoğlu’na gitmiştik. Ben, Ali ve Aslı. Aslı erken kalktı ve gitti. Aslı’nın erken gitmesine bozulan moralimi düzeltmek fazladan üç teke maloldu. O kadar. Benim için normal bir durum. Sık yaptığım bir rahatlama biçimi. Her gece. Alkolik değilim. Bana iyi gelen başka bir şey ya da kişi bilmiyorum ve tanımıyorum.

Aslı erkenden gitti. Bu kızın ne aradığını anlamak çok zor. Onu benim kadar sevecek birisini bulamayacağını neden anlamıyor. Tek bildiği bana şartlar koşmak. İçmeyi bırak. Ali ile görüşme. Tekrar içmeyi bırak.

İçmezsem yazamam ki. Yaşayamam ki. Bu kokuya dayanamam. 

Kör oldum. Başka bir açıklaması yok.

Eve nasıl geldiğimi düşünmeye çalışıyorum. Nasıl geldiğimi bildiğim bir gün bile olmadı. En azından son iki yıldır. Ya Ali, ya da Aslı getirir. Diğer ihtimaller ben kalkmadan çoktan evi terketmiş oluyorlar.

Peki, ben evde miyim? 

7 Ağu 2011

Koç

Gut hastalığıydı değil mi, zengin hastalığı dedikleri…
Hani fazla et yemekten olur, malum fazla et yemek de fazla zengin olmak ile mümkündür falan…
Depresyon da zengin hastalığı olabilir mi?
Çünkü ben etrafımda yaşam gailesine düşüp de, yani ay sonunu nasıl getireceğini düşünüp de hayatın anlamını arayan bir kişi dahi görmedim.
Yani tıkırında giden bir işin, mutlu bir ailen ve sağlıklı bir yaşamın varsa hayat monotonlaşıyor. Sıkılmaya başlıyorsun. Elindekiler seni tatmin etmemeye başlıyor. Başlıyorsun düşünmeye. Ardından mutlu olmadığını hissediyorsun. Zira mutluluğu bir süreç olarak değil, varılacak bir istasyon olarak görüyorsun. Ve o istasyona geldiğinde hayatının geri kalanın sorunsuz ve her şeyin harika bir şekilde devam ettiği bir rüya alemi canlandırıyorsun kafanda.
Ve fakat, aslında şu anda gitmeye çalıştığın istasyonda olduğunu fark edemiyorsun bile.
Kendini ve yaptıklarını sorgulamaya başlıyorsun. Gelmiş olduğun noktayı düş kırıklığı olarak algılıyorsun. Beraber yola çıktığın kişilerin senden önde olduğunu görmek kendini başarısız hissetmene yol açıyor. Onlar yapabilirken, ben neden yapamıyorum diye kendine soruyorsun.
Sonra birden karşına o çıkıyor.
Aslında yapabileceğini müjdeliyor sana. Yeter ki inan diyor. Tüm güç aslında senin zihninde, yeter ki olumlu düşün diye de ekliyor.
Vay be diyorsun. Ne kadar da kolaymış. Hayatı olumlayarak değiştirebilmek. Evrene pozitif enerji yollayabilmek. İsteyince başarabilmek.
Tanrı’ya şükrediyorsun.
Ya “yaşam koçları” olmasaydı, dünyanın hali nice olurdu. Onların o rahat, sıcak, mutluluk vadeden olumlu davetleri olmasaydı, nasıl geçerdim o kapıdan içeri diye düşünüyorsun.
Sonra ben düşünmeye başlıyorum.
Acaba diyorum hiç gecekonduda yetişen bir yaşam koçu var mı? Hayatın gerçek ve zor şartlarında yaşam koçuna ihtiyaç oluyor mu?
Bana kalırsa bu “yaşam koçluğu”, 2000’li yılların en çok satan, en büyük yalanlarından birisi. Burada bahsettiğim kesinlikle psikologluk veya psikiyatrlık değil.
En başta bahsettiğim, hayatında her şeyi aslında olumlu olan insanların içine düştükleri monotonluktan ticaret yaratan, başarılı ancak içi de bir o kadar boş meslek dalı.
Ali: İşyerinde yükselemiyorum
YK: Peki buna inanıyor musun?
Ali: Emin değilim.
YK: Eğer emin olmazsan, zaten gerçekleşmez ki. Sen beynine gerekli ortamı yaratması için izin vermiyorsun ki. Olumsuz düşüncelerin var. Bunları zihninden uzaklaştırmalısın
Ali: Ne yapmalıyım peki?
YK: İnanmalısın. Hayatının olumlu seyredeceğine inanırsan, bu gerçekleşecektir. Terfi edeceğine inanırsan, evren de sana bunu sunacaktır.
Ali: Haklısınız, son zamanlarda olumsuz düşünceler ile doldurdum zihnimi. Oysa ki net olarak lisede basketbol oynarken, inandığım maçlarda çok daha fazla sayı kaydettiğimi hatırlıyorum. Eğer sayı olacağına inanırsam, şutumu mutlaka sokardım.
YK: Gördün mü Ali. Çok güzel bir adım attın bugün.
Ali: Teşekkürler YK. Borcum ne kadar?
YK: 250 TL. Kredi kartı varsa o’da olur.
Ali: Haftaya görüşmek üzere.
YK. Unutma Ali. Hep olumlu, tamam mı?
Ali: Tamam:)
Mutlu Son