29 Eyl 2011

Yalnızlar Rıhtımı

Eylül ayını bitiriyoruz.
Hüzünlü eylül ayı. Yapraklar sararır. İlk yağmurlar kendisini göstermeye başlar.
Mış.
Hava hala çok sıcak ve ortada sararan yapraklar olmadığı gibi, pek yağmurun esamesi de okunmuyor.
Neden?
Ozon tabakası delinmiş. Küresel ısınma başlamış. Mevsim geçişleri yerini uzun yazlara ve uzun kışlara bırakmış. Bahar ayları kalmamış.
Biz insanlar, nedense kendimizi hep doğadan ayrı düşünüyoruz.
Taştan,
Sudan,
Topraktan,
Kuştan, farklı.
Hem farklı, hem de tüm geriye kalanların efendisi gibi biraz da.
Dün gazetede bir haber okudum. Belki dikkatinizi çekmiştir.
Artık çocuklar, çocukluk diye tabir ettiğimiz dönemi hızlıca geride bırakıp, bilgi, beceri ve mesela cinsellik konularında çok daha çabuk olgunlaşıyorlarmış.
Yani bebeklikten, delikanlılığa veya genç kızlığa hızlı bir geçiş.
Teknoloji toplumu her şeyi çok hızlı tükettiği gibi, kendi fizyolojisini de çağa uydurmaya başladı.
Buna ilave olarak, kadınlar erkekleşiyor, erkekler kadınlaşıyor.
Tek tip, prototipler olma yolunda ilerliyoruz.
İlişkilerde de ilk ve sonbaharlar kalmadı. Artık bir günde aşık oluyor, aynı gün sevişiyor, ertesi gün ayrılıyoruz. Ve bunları yüksek dozlarda yaşıyoruz. Öyle bir aşık oluyoruz ki, ertesi gün zor ayrılıyoruz.
İnsanoğlu, farkında olmadan doğaya ayak uyduruyor.
Mevsim geçişleri artık insanlar için de yok.
Doğa öcünü almıyor aslında. Doğa bize ayak uyduruyor.
İnsanoğlunun bu kendisini çok farklı ve özel görme egosu bugün ortaya çıkan bir olgu değil.
İnsanoğlu bir türlü, dalından yeteri kadar olgunlaştığı için koparılan bir domates kadar değeri olduğunu kabullenmek istemiyor.
İz bırakmaya çalıştıkça yok oluyor,
İlerledikçe geriliyor.
Hayatı olduğu gibi yaşamamız için artık çok geç. Bu özelliklerimiz binlerce yıldır gelen genetik, kültürel, toplumsa ve dinsel öğelerle erezyona uğratıldı.
Biz “hap” şeklinde üretilen konfeksiyon imalatı mutluluklarla meşgül olurken,
Dalgalar her gün tüm gücüyle kayalara çarpıyor,
Kaya ise tüm ihtişamıyla, bu dalgalara direniyor.
Dalgaların sesi ne kadar da güzel değil mi?

27 Eyl 2011

Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü

Dün akşam Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabını bitirdim.
Kaç zamandır başladığım ve devam ettiğim Nietzche eksenindeki yazarlar seyahatimde, bir süredir içinde bulunduğum Oruç Aruoba vagonuna bir kitaplığına ara verdim ve bu kitabı okudum. Kitabın arkasında Oruç Aruoba’nın notunun olduğunu da belirtmek isterim ama…
Cehenneme Övgü ve Gündelik Hayatta Totalitarizm. Kitabın adı.
Ne mi anlatıyor? Gündelik hayatta totalitarizmi…
En sevmediğim sorulardan bir tanesi, bir kitabı okuyup bitirdiğimde ve bunu bir arkadaşımla paylaştığımda, “Kitap neyi anlatıyor? ”sorusudur.
Far görmüş kedi gibi kalırım. Ne diyeceğimi bilemem. Sıcak basar. Terlerim. Frappe varsa getirin derim.
Velhasıl, burada kitabın ne anlattığını paylaşmayacağımı sanırım anladınız.
Bunun yerine, sizlere kitapta altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşacağım.
Her zaman dediğim gibi, gerisi sadece master card.
“Konuşmak, “geçici bir ölümsüzlük” peşinde boşu boşuna koşmaktır. “Ben varım” çığlığıdır bu.”
“Gerçekten denetleyemediğim tek şey olan düşlerimizi de ya unutur ya da bastırırız.”
“Özgürlük, güç merkezleri tarafından sunulan şıklardan birini, özgürce seçmekle sınırlı.”
“Kaba totaliter toplumlarda, bilgilendirilmiş bir halk, yönetimin varlığını tehdit eder. Rafine totaliter toplumlarda ise, kendisine bilgi verildiğini vehmeden bir halk, iktidar yapısının devamlılığını sağlamak için elzemdir.”
“Özgürlük savaşı, elimizde olanları koruma ve saflığı bozulmamış deneyimlerimizi gelecek kuşaklara aktarma çabası olacaktır.
Yazmak, kaydetmek ve yazdıklarımız üzerine düşünmek önemli. Bilgi ve haber selinin tutsaklığından ancak kendi haber ve düşüncelerimizi yazmakla, paylaşmakla, kurtulabiliriz. Özel olaylara ve düşüncelere ilişkin günceler, hatıra defterleri tutabilir, bant kayıtları yapabiliriz. Bu yalnız, olup bitenler üzerine düşünme olanağını bize sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda, gelecek kuşaklara bizler tarafından hazırlanmış bir açıklama niteliği taşıyacaktır.”
*** Kitabın bu bölümünü okumadan bir gün önce veya aynı gün, şu an için tam hatırlayamıyorum, Ahmet Kaya ile ilgili “Keşke Yapmasaydım” adı altında bir yazı yazmış ve bunu gelecek kuşakların ders alması adına yazdığımı belirtmiştim. Yazıyı okuyunca bir an için dondum. Beni seyreden var mı diyerek dört bir yanıma baktım. Gözlerimi kapadım, kalbime baktım. Burada yazar ne anlatmak istemişse, ben o düşünceler ile, ilgili yazıyı yazmıştım. Hadi gelin buna rastlantı deyin. EA
“ Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin, çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen”

“ Taraf seçmek, insanı gelişmekten, denemeler yapmaktan, iletişim kurmaktan alıkoyar”
“Yaşamın amacı, ölünceye kadar yaşamaktır”




23 Eyl 2011

Keşke Yapmasaydım- Volume 1

Yeni bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim.
Dizinin adı “Keşke Yapmasaydım.”
Bu diziyi hazırlamaktaki amacım, günün birinde daha genç biri aynı hatayı yapacak olursa, belki yine yapması ama en azından benzer bir hatayı daha önce yapmış birinin neler hissetmiş olabileceğini görmesini istemem.
Gerek görmüyorum; ancak yine de belirtmek gerekir ki bu yazdıklarımın hepsi bana göre Keşke Yapmasaydım’dalar. Yoksa bu yazıyı okuyup iyi yapmışsın, ben olsam yine aynısını yapardım diyenler çıkacaktır.
İlk Keşke Yapmasaydım’ın konusu Ahmet Kaya.
Çocukluğum boyunca en çok kasedini alıp dinlediğim şarkıcılardan birisi Ahmet Kaya idi. Açıkça söylemek gerekirse çok devrimci duygular beslemiyordum ama bir şekilde duygularımı harekete geçiren bir çok şarkısı vardı. Üniversite ve sonrasında da devam eden bu süreçte hemen hemen tüm kasetlerini almıştım.
Aklımda kalan anılarımdan bir tanesi, babamın bana aldığı ilk Sony Walkman’de ( radyosuz), gece odamda yatarken, karanlıkta dinlediğim Ahmet Kaya şarkılarıdır.
Geçmiyor Günler, Adı Bahtiyar, Suphi,  Hasretinden Prangalar Eskittim, beğendiğim ve büyük zevkle dinlediğim şarkıların başını çekmekteydiler.
Sonra ne olduysa oldu, malum ödül gecesi Ahmet Kaya, Kürtçe şarkı söylemek üzerine birkaç kelamda bulundu ve bir linç eylemini de istemeden başlatmış oldu.
Devamını anlatmama gerek yok… Zira hepiniz biliyorsunuz…
İşte ben, henüz daha her okuduğuna, duyduğuna ve izlediğine inanılmaması gerektiğini öğrenmemiş bulunan Eylem, bu haberler üzerine ne kadar Ahmet Kaya kaseti varsa attı… Çok öfkeliydi…Nasıl böyle bölücü hareketler yapabilirdi Ahmet Kaya?
Sonra yıllar geçtikçe anlaşıldı ki, verilen haberlerin hemen hemen tamamı gerçeklik değeri taşımayan provakasyon tadında haberlermiş…
Ve insanlık, geleneğini bozmadan, bir erken öten horozun daha kellesini almış oldu…
Bugün Türkiye’de TRT’nin Kürtçe Kanalı var. Ve televizyonlarda her akşam Kürtçe şarkılar söyleniyor…
İşte ben de, yıllar sonra diyorum ki kendi kendime;
Keşke o kasetleri atmasaydım…

21 Eyl 2011

İnşallah

Atatürk, “şans, kader, kısmet gibi kelimeler Arapçadan dilimize yerleşmiş kelimelerdir, Türkçede karşılıkları yoktur” demiş. Hani kısacası, başarı diye adlandırılan olguyu bunlara bağlamamak gerektiğini anlatmak istemiş.
Güzel söylemiş Atam… İnsan ilk duyduğunda içinden böyle diyor… Diyor da, biraz düşününce pek o kadar da içime sinmemeye başladı…
Bence hakikaten de bazı konularda “kader” devreye giriyor…
Mesela, çocukluğumda annem, futbol oynadığım zamanlar, “olum, bak çok terledin, hadi eve gel” derdi… Ben de anneme daha fazla oynayabilmek için “ tamam anne, zaten kaleciyim” derdim. Bir süre sonra da  hep kaleci olmaya başladım…
Şimdi ben başarılı ve ünlü bir kaleci olsaydım, tabii ki bu çok çalışmama ve inanmama bağlı olurdu, ama diğer yandan bu biraz da kader ve kısmete bağlı olurdu…
Ha bir de evrene olumlu enerji göndermem de etken olmuş olabilirdi de, o zamanlar henüz pozitif elektrik, evrene olumlu enerjiler gönderme ve olumlu düşün, gerçekleşsin tadındaki büyük buluşlar henüz keşfedilmemişti…
Nasıl büyük kararlarımızı, düşüncelerimizden çok  sezgilerimize dayanarak veriyoruz… Bir noktaya kadar düşüncelerimizle geliyoruz, ancak son noktada direksiyona sezgilerimiz geçiyor… Bence başarının altında da çalışkanlık, inanç, sabır ve azim mutlaka olacak… Olmasına olacak da bunların üzerine biraz da kısmetin olacak…
Babaannemin söylediği gibi;
"Kısmetse olur Eylemciğim…"

15 Eyl 2011

Arkadaşlıklarda Liberalizm

Yola çıktıklarını, yolda tanıştıklarına değiştirme…
Doğru mu sizce bu söz?
Ben düne kadar doğru olduğunu düşünüyordum…
Dün akşam yemeğinde, arkadaşım bana arkadaşlıklarda veya dostluklarda nicelikten çok niteliğin önem kazandığını söyledi…
Aslında bu konu, kendimi uzun süredir sorguladığım bir konu idi. Ve bu görüş bende bir aydınlanmaya yol açtı.
Şu bir gerçek: İnsanlar zaman içinde değişiyorlar. İdeolojilerinden tutun da, inançlarına kadar bir çok özellikleri gelişim ve değişim gösteriyor.
Biraz daha açmak gerekirse; hayat bir maraton ise, size bu maratonda eşlik eden insanlar var. Bu insanlar hayatlarınıza belli bir zaman diliminde giriyorlar ve hayatınıza yerleşiyorlar. Ancak devam eden yıllarda bu insanlarla farklı yönlere eğilmeye, hayat görüşlerinizde farklılaşmalar yaşamaya başlıyorsunuz.
Böyle olunca da, istemeden de olsa, sadece geçmişinizden dolayı bazı insanlarla görüşme eğiliminde oluyorsunuz.
Bunun devamında da, ilişkilerinizde problemler ortaya çıkıyor.
Bana kalırsa bu problemlerinin kaynağı, artık birbirine katma değer sağlayamayan veya ayrı yönlere ilerlemeye başlayan insanların sırf tanışma süreleri uzun olması sebebiyle görüşmelerine dayanıyor.
Az önce metroda, veya kahve içerken yan yana düştüğünüz bir insanla da çok derinlemesine bir ilişki yakalayabilir, hayatınıza bambaşka pencereler açabilirsiniz.
Nitekim dikkat ederseniz, insanların farkı hobiler kazanması, düşüncelerinde devrimsel değişiklikler yaşaması mutlaka çevrelerinde beliren yeni insanlar vasıtasıyla oluyor.
Her konuda olduğu gibi, arkadaşlıklarda da “geçmiş” büyük ölçüde statükocu oluyor…
Sakın yanlış anlaşılmasın, burada bahsettiğim şey, insanların ilişkilerini bir sakız gibi şekeri bitene kadar yaşamaları değil. Katma değer ile kastettiğim de çıkarlarına yönelik bir “artma-büyüme” değil.
İnsanların birbirlerinin hayatlarında adı konmamış etkileri oluyor. Herkes bir diğerine ya bir şeyler ekliyor, ya da ondan bir şeyler eksiltiyor…Ve tüm bunlar ilelebet değil, bir süre dahilinde oluyor…
Yeni kazanımları hiç de hafife almadan, hayatımın merkezine koyabiliyorum.
Değişim insanın her daim içerisinde başlar…
Kötü olan değişmek değil,
Hiç gelişmemektir….

9 Eyl 2011

Symi

Bu yaz tatili için gittiğimiz Rodos Adası'nda, bir günümüzü Symi Ada'sına gitmek üzere ayırdık.

Sonuç olarak da Lonely Planet'ta da belirttiği üzere karpostal görünümüne sahip bir ada karşıladı bizleri...

İşte Symi Ada'sından aklımızda kalanlar...

DSC_1969


DSC_1974


DSC_1953


DSC_1962


IMG_0954

Restoranda balıkları temizleyen bu adam, yaz aylarında çalışmak üzere Bulgaristan'dan gelen bir komşumuz...Türk olduğumu anlayınca benimle Türkçe sohbet etmesi, gezime renk ve anlam katan anlardan birisine ev sahipliği yaptı...

DSC_1951

İnanılmaz ve unutulmaz ballı ve meyvalı yoğurt,Symi Adası'nın tepesinde The Olive Tree'de sizleri bekliyor...Google çeviri ile okuyacaklarını söylemişlerdi...Çeviriye gerek kalmayacak biçimde onlara buradan "Hi" diyorum:)

DSC_1939


IMG_0948

Rodos

Açıkçası, insanların gittikleri yerler ile ilgili yazılar yazması, artık klişe kelimesinin sınırlarını zorlamaya başladı.

Bu sebeple ben de, Rodos'a nasıl gittiğimi, nerede kaldığımı, orada nereleri gezdiğimi falan yazmayacağım. Bir şekilde bu yazıyı okuyor ve merak ediyorsanız, size hiç üşenmeden yazacağıma söz veriyorum...

Bunun yerine, Rodos'ta objektifime takılanları sizler ile paylaşmak istedim.

Yoksa, gidiyorsun Marmaris'e, bir saatte katamaran ile karşıya geçiyorsun, orada da bir yer bulup kalıyorsun işte...Dünyanın her yerine zaten aynı şekilde gidilmiyor mu...

Kısa lafın uzunu, işte Rodos'tan gözümde kalanlar...

DSC_2065

DSC_2044

DSC_2033

DSC_2016

DSC_2022

DSC_2010

IMG_0930

IMG_0925

IMG_0919

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Vietnam seyahatimde, katıldığım turlardan birinde, ki bu tur Vietkong’ların Amerikan askerlerini yanıltmak ve varolabilmek adına inşa ettikleri Chu Chi Tünelleri turuydu, tur tehberi tek tek nerelerden geldiğimizi sormuştu. Otobüsümüzde bir çok milletten vatandaş vardı ve iki de Amerikalı vardı.
Tur sırasında rehber savaşa ait birkaç bilgiyi Amerikalılarla hafif dalga geçercesine anlattığında, içimden Amerikalıların bu kadar yer varken , neden Vietnam’a geldiklerini biraz müstehzi biçimde sorgulamıştım. Neticede istila etmeye çalıştıkları ve bunu çok kötü biçimde başaramadıkları bir yerdi.
Hepinizin çok iyi bildiği üzere yaşam denen süreç, her kötülediğimiz, tukaka gördüğümüz süreci çok hızlı bir şekilde bumerang gibi bize çevirebiliyor. Bu anlamda rövanşı mutlaka en kısa zamanda ve net şekilde bize yaşatıyor. Buna rağmen hiçbirimiz başkalarının hayatları ile ilgili gereksiz saptamalarda bulunma illetinden bir türlü kurtulamıyoruz… Bu acaba ekonomideki tam rekabet piyasası gibi hiçbir zaman mümkün olamayacak bir şey mi ki? Keşke öyle olmasa…
Uzun lafın kısası Amerikalılara gülen Eylem, bu yaz tatilini geçirmek üzere Yunanistan’ın Rodos Ada’sına gitti.
Hem de yaklaşık 300 sene atalarının hüküm sürdüğü, sonra kaybettiği ve ülkesinin bir saat yakınında bulunan bir adaya…
İnsanoğlu gezdikçe, gördükçe, yaşadıkça, olgunlaşıyor, tarihini de, yaşadığı devri de daha iyi algılamaya başlıyor…
Anlıyor ki;
Bütün insanlar, rengi,ırkı, dili ne olursa olsun, aslında aynı şeylere mutlu oluyor, aynı şeylere üzülüyor, aynı şeylere kaygılanıyor.
Hiçbiri diğerinden iyi veya kötü değil.
Bir zaman Mısırlılar, bir zaman Romalılar, bir zaman Türkler, bir zaman İngilizler, Bir zaman Japonlar, bir zaman Almanlar, bir zaman Amerikalılar…
Sırayla, dönemine uygun bir askeri otoriteyle…
Almanları domuz, İtalyanları tilki, Yunanları bilmem ne gösteren tekerlemeler ile büyütülen, “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” deyişiyle yetiştirilen, bütün komşularını potansiyel bir düşman gözü ile gören bir politika eşliğinde olgunlaşan bir milletin çocuklarının, bizi AB’ye almıyorlar diye tepki gösterebilmesi, ne kadar da ironik değil mi…  
Kendi coğrafyamı ve insanımı eleştirmeyi çok kolaycı ve sevimsiz bulmama rağmen, milletçe pek empati kuramadığımızı itiraf etmek isterim…Nasıl olsa biz bizeyiz…
Rodos yazmak için oturduğum masadan, bir anda nerelere vardım…
İşin açıkçası ben yurtdışına gitmeyi, işte bu yüzden, tam da bu hissettiklerimi kavrayabilme şansı verdiği için seviyorum...
Eğer, Eylem, ben senin bu düşündüklerini, evde Feriha’yı seyrederken de düşünebiliyorum diyorsanız, ne mutlu size…Allah’ın sevdiği kulusunuz demek ki…Ben o kadar zeki değilim…Ben ancak görünce algılayabiliyorum…
Neyse,
Uzun lafın kısası,
Yaşasın halkların kardeşliği…

3 Eyl 2011

Avlanma Sezonu Açıldı...

1 Eylül itibariyle avlanma sezonu açıldı.
Hem balıklar için hem de insanlar için yaz tatili bitti.
En azından bu seneye özel, birazcık daha balıklar nezdinde empati kurmak amacıyla av sezonu 5 Eylül sabahı açılamaz mıydı?
Biz insanlara gelince her yarım günü yuvarlayıp tatili bir haftaya çıkarmasını biliyoruz ancak; iş balıklara gelince resmi veya idari tatil dinleyen yok… Garibanlar dört gün fazla rahatça yüzebilselerdi, aç mı kalırdık? Balıksız yaşayamaz mıydık? Canı çok balık isteyenler, dört gün daha buzhaneden takılırlardı.
Olmadı, bu fırsatı kaçırdık. Bu fırsatı en son Fenerbahçe’nin şampiyon çıktığı Galatasaray maçında kaçırmıştık.  Premiere lig’de olduğu gibi GS’lılar Fenerlileri çıkış tüneli önünde alkışlayarak karşılamamışlardı. Fırsat yine kaçmış oldu.
Bu sene biraz fazla denize girmemden sanırım, balıklar ile çok daha fazla yakınlaşma fırsatı buldum.
Balık sevenlerin, ya da ucundan anlayanların, genel bir deyişi vardır:
“O balık çiftlik balığı, lezzetsiz. Sen deniz çuprası veya levreği yiyeceksin, farkı o zaman gör.”
Bak, bak, bak…
Zannedersin ki, amcam her gün avladığı geyiği yiyor akşamları!!!
Pardon da, bizim yediğimiz tavuklar ve inekler ve koyunlar nerede yetiştiriliyor!!!
Ben çiftlikte zannediyordum…Meğer her gün kırsalda avlanıyorlarmış…
Her şeyi çiftlik olan bu yurdum insanının, iş balığa gelince çiftlik olayını bu kadar tukaka ilan etmesini  ve adeta ikinci sınıf balık ilan etmesini kabullenemiyorum.
Sayenizde balık kalmadı, memlekette…
Eline her geçeni denize at, bütün fabrika pisliklerini denize bocala, sonra da efendim, deniz balığı istiyorum…
Nah, malaka…( Rodos’taki pansiyoncu Yannis kızdığında buna benzer bişeyler dedi..İlk kısmı dilimizle aynı. İkinci kısmı da sanırım benzer kötü sözler olsa gerek…)
Konu balıktan açılmışken, yazımı yine tatilde rast geldiğim bir restoran ismiyle kapamak istedim.
“Empati  Balık Restoran” (Sanırım Rodos’ta)
Meali; “ Evet balıklar çok pahalı, evet size çok geçiriyoruz, evet sizi çok iyi anlıyoruz. Ama siz de lütfen bizi anlayın. O kadar az balık kaldı ki, sizlere bu balıkları ulaştırmak için çok uğraşıyoruz…”
Yazımı yeni bulduğum bir sloganla bitiriyorum:
Daha çok meze, Daha az balık!!