29 Eki 2011

29 Ekim’i Cadde’de kutlamanın dayanılmaz sonuçsuzluğu...

Ümraniye.
Sultanbeyli.
Esenler.
Sultançiftliği,
Alibeyköy,
Yüksekova,
Siirt,
Hakkari,
Van.
Kurtuluş Savaşı’na en büyük destek yüzyıllar boyunca olduğu gibi yine Anadolu halkından gelmiş. İstanbul ve ahalisine kalınsa, dünden teslim olurlarmış.
Çanakkale’de de Kürt’üyle, Türk’üyle, Çerkez’iyle savaşılmış ve başarılı olunmuş.
Tüm bu birliktelikler sonucu Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve Cumhuriyet ilan edilmiş.
Yıl 2011.
Elit, % 20’lik mutlu olan, çocuğu askerliğini yapmak üzere Doğu’ya gitmeyen, refah içinde yaşayan, yıllık geliri ortalamanın üstünde olan, çocukları kolejde okuyan, bayramlarını aileleriyle kutlamak yerine yurt dışına giden, bir evi, bir arabası olan,
29 Ekim’i Cadde’de kutlayan bu kesim halinden pek muzdaripmiş.
Cumhuriyet elden gidiyormuş!
Bu halk neden beğenmedikleri partiye oy veriyormuş!
Onlar fakir insanları daha çok düşünüyorlarmış oysa ki!
Neden Atatürk’ü anlamıyorlarmış.
Neden Zeytinburnu ve Kartal sahilde mangal yakılıyormuş.
Neden Türk Halkı kitap okumuyormuş!
Bu halk ile ancak bu kadar olunurmuş.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş.
Dünyada yaşayan bütün ülkeler Türkiye’yi bölmek isterlermiş.
Anlayacağınız çok büyük korkuları varmış, ve kendilerini gittikçe daha yalnız hissediyorlarmış.
Allah’tan Suadiye ışıklar varmış ve orada gösteri yapacaklarmış.
Siz “keyfim yerinde, kimse huzurumu kaçırmasın, her şey olduğu gibi devam etsin” sevdasındaki mutlu insanlar…
Kitleleri asırlar boyu uyutamazsınız…
Atatürkçülüğün üzerine 10 gram ideoloji koyamaz, saadeti ve varlığı kendi tekelinde yaşayıp, diğer insanları “o hallerinde” ömür boyu kalacaklarını düşünürseniz,
Bugün işte böyle yalnız kalırsınız.
SSBC bile yıkıldı… Siz her sabah andımızı okutup, kuru kuru Atatürkçülük okutarak ne başaracağınızı zannettiniz ki…
Şimdi mutsuzsunuz… Neden?
Keyfiniz kaçsın istemiyorsunuz çünkü…
Siz hala bu gerçekleri görmek yerine, kitlelerin sizi ve ideolojinizi anlamadığınızı savunuyorsunuz.
Devam edin arkadaşlar.
Suadiye Işıklar’da buluşun. Sonra Starbucks’ta bir şeyler için.
Bu arada her sabah, Yılmaz Özdil okumayı da kesin atlamayın.
Ya o olmasaydı, sizi kim anlardı…
Herkesin 29 Ekim'i kutlu olsun...

25 Eki 2011

Paris'te Gece Yarısı

midnight+in+paris_m

Woody Allen, Hollywood’un klişe senaryolarından ve Amerikan seyircisinden o kadar sıkılmış ki, Avrupa şehirlerinde film yapma serisini Paris’te sürdürmekle kalmıyor, filmimizin baş karakterinde bu hissettiklerini ete ve kemiğe büründürüyor.

Gil (Owen Wilson) ve Inez ( Rachel McAdams) evllilik öncesi son nişanlılık günlerini Paris’te geçiren bir çifttir. Çiftimize, Inez’in gösterişe meraklı ve Gil ile taban tabana zıt ailesi de eşlik etmektedir. Hikayenin sonunda Gil , Inez ile de Hint yemekleri, hatta pita dışında bir ortak yanı olmadığını görecektir ki, bu da zaten filmimizin konusu sayılabilir.

Yazarlık hayalleri kuran ve gayet iyi kazandığı Hollywood filmlerine senaryo yazmak olan işini bırakarak Paris’e yerleşmeyi düşünen Gil’e nişanlısı ve ailesi şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Konuya bir de Inez’in eski sevgilisi bir Profesör ve eşi de dahil olunca, Gil kendisini Paris’in sokaklarında bu kez fiziki olarak da yalnız bulur.

Ve bu sokaklar onu, 1900’lerin Paris’ine, arkadaşları Ernest Hemingway, F.S.Fitzgerald , Salvador Dali ve Pablo Picasso ile birlikte partilere katılmasına kadar götürecektir. Bu yolculuklar bir süre sonra gerçek ile hayalin birbirine girdiği ve hayalin gerçeği etkilediği bir noktaya kadar varacaktır. Gil, her gece sürrealizmden realizme yumuşak geçişler yapacak ve en sonunda kendi gerçekleri ile yüzleşecektir.

Yaşadığı bu yolculuklar bize, insan hallerinin, hiçbir zaman değişmediğini ve geçmişe özlemin her çağda mevcut olduğunu gösteriyor.

Paris’te Gece Yarısı, insanoğlunun yalnızlaştıkça, çareyi geçmişte, bunu da en çok sanat aracılığıyla bulduğunu anlatıyor.

Gil’in hikayesi aslında bana geçtiğimiz günlerde hayata veda eden Steve Jobs’un üniversite mezunlarına yaptığı konuşma sırasında, sadece beni değil, milyonlarca insanı etkileyen ve ilham veren, kendisine sorduğu ,“yarın öleceğimi bilsem, yine bu işi yapar mıydım” sorusuna “hayır” cevabı vererek işinden ayrılmasını hatırlattı. Gil de sıkışmış hayatında, aslında bir çok insan gibi, hayatıyla ilgili memnun olmadığı gerçeklerle yüzleşme konusunda çatışmalar yaşayan biri. Gil’in, nişanlısı, nişanlısının ailesi ve genel olarak toplum ve değer yargıları ile ilgili yaşadığı çatışma, kendisini film boyunca güçlü bir şekilde hissettiriyor.

Gil’i kendisine getiren ise Paris ve edebiyat oluyor.

Woody Allen hem yazıp, hem de yönettiği Paris’te Gece Yarısı ile, artık yönetmenlikten filozofluğa adım atarak, benzerlerinden bir adım öne geçmişe benziyor.

Paris’te Gece Yarısı, IMDB’den aldığı 8 notunu hiçte boşuna almadığını her karesiyle ispat ediyor.

Bunu da her izleyeni kendi gerçekleri ile yüz yüze bırakarak gerçekleştiriyor.

18 Eki 2011

Erkeklerde samimiyet, kadınlarda fiyat ön planda!

Hayatı boyunca sürprizleri pek sevmeyen, tercihlerinde ve alışkanlıklarında muhafazakar olan biz erkeklerin, bu yönünü en fazla hissettiren konulardan bir tanesi hiç şüphesiz kuaför seçimleridir.
İstikametim, İstanbul’un en iyi erkek kuaförlerinden birisinin çalıştığı Trio Kuaförü. Burada beni bekleyen kişi ise uzun yıllardır saçlarımı emanet ettiğim Türker Dönmez.
Türker ile, siz İkinci Kanal okurları için keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
EA: Kuaförlüğe nasıl ve nerede başladın?
TD: Dayım berberdi. Ailem ona yönlendirdi. Benim de ilk günden bu yana sevdiğim bir iş oldu. Küçük bir mahalle berberinde başladım.
EA: Bildiğim kadarıyla daha sonra Metrocity’de çalıştın ve şimdi de Kanyon’dasın. Geçiş döneminde zorluk yaşadın mı?
TD: Müşteri profilleri arasında şüphesiz farklar var. Bir bocalama dönemi yaşadım. Her şeyden önce farklı bir ortam. Bir mahalle berberine göre daha sanatsal yaşıyorsun bu tip trend yerlerde. Büyük bir değişiklik diyebilirim.
EA: Sen hiç bayan kuaförlüğü yaptın mı? Erkek kuaförü ile arasındaki temel farklılıklar nelerdir?
TD: Hiç bayan kuaförlüğü yapmadım. Ancak; Metrocity ve Kanyon, bayan ve erkek kuaförlerinin bir arada olduğu salonlar. Bayan kuaförlüğü, boyanın, kimyasalların ve kozmetik ürünlerin işin içine girdiği farklı bir dünya.
Erkekte en önemli başlık,  gündemi yani modayı takip etmek. Bu bağlamda, saç kesimi konusunda eğitimlere gidiyoruz. Dergileri takip ediyoruz. Katılamadığım eğitimlere dair cd’leri arkadaşlar ile birlikte seyrediyoruz. Sektörden arkadaşlarımızla diyalog içindeyiz. Genel olarak gündemi takip ettiğimizi söyleyebilirim.
Erkek kuaförlüğünde daha çok samimiyet olduğunu düşünüyorum. Biz erkek müşterilerimizle her şeyi konuşabiliyoruz. Bu zamanla yani müşteriye  ilk servis verdiğimizde olmayan bir hadise. Birkaç servisten sonra, konuşmalar kendiliğinden gelişmeye başlıyor.
Bayan kuaförlüğünde konuşmalarınıza daha çok dikkat etmeniz gerekiyor. Bayanlar mutlaka resmiyet koyuyorlar araya.  Bu zamanla belki biraz kırılıyor. Belki de servis veren kişi erkek olduğu içindir, bilemiyorum.

turker2


EA: Erkekler mi daha sık kuaförlerini değiştiriyorlar, yoksa kadınlar mı?
TD: Kesinlikle kadınlar. Erkek müşteriler sadıktır. Bayanlar bir değişiklik gördüklerinde hemen onu denemek için kuaförlerini değiştirebiliyorlar. Fiyat konusuna da daha fazla dikkat ediyorlar.
EA: Erkeklere göre çok mu farklı?
TD: Özellikle indirim konusu kadınları cezbedebiliyor. Kadınlar fiyat odaklılar. Erkek müşteri  kapıdan girerken fiyat sormaz ama bayan müşterilerimiz mutlaka sorarlar. Veya hiçbir erkek, ödeme yaparken neden bu kadar pahalı demez iken, çoğu kadın bunu üstüne basarak söyler.
EA: Erkek berberler sohbet etmeyi seviyorlar. Acaba bu karakterdeki insanlar mı kuaförlüğü tercih ediyorlar, yoksa mesleğin gereği olduğu için mi bu şekilde davranılıyor?
TD: Meslek bunu gerektiriyor. Normalde ağzını bıçak açmayan bir kişi, 3-4 sene sonra bülbül gibi konuşmaya başlar. Bazıları da yapamıyor. Girişkenlik ile de ilgili. Erkek müşteriler konuşmayı severler. Tersi de yaşanabiliyor. Bir müşterim, “sana maç konuşmuyorsun diye geliyorum, önce ki berberimden bu sebeple ayrıldım.”demişti. Herkesle ayrı bir frekansımız var. Çünkü herkes değişik ve farklı şey konuşmayı seviyor. Müşterilerimiz bize her şeylerini anlatırlar.

turker3


EA: En çok ne konuşulur?
TD: Siyaset pek konuşmamaya çalışırız. Geçmişte sıkıntısını yaşadık. Bir koltukta konuşulurken, diğer koltukta servis alan kişi, kafasını çevirip müdahil olabiliyor. Tartışma olabiliyor. Futbolda da oluyor bu. Ben bu konuları diğer müşterilerin dahil olmayacağı biçimde sessizce birebir konuşurum. Genel anlamda siyaset, futbol ve gündelik hayattan konuşulur. Ve tabi ki kadınlar.
EA: Erkekler mi, kadınlar mı karşı cinsten konuşmayı seviyorlar?
TD: Yüzde yüz erkekler. Kadınları pek duymadım. Ama erkekler her türlü konuşurlar. Bu sohbetler birebir oluyor tabi daha çok. Tekrar ediyorum ki bu zamanla oluyor. Belki de yönlendirme ile ilgili. Konuyu oraya yönlendirirseniz her iki tarafın anlatacağı şeyler oluyor.
Bayan müşterilerimiz henüz daha koltukta
iken beğenmediklerini söylerler.
EA: Bugüne kadar servisin bittikten sonra karşılaştığın çok negatif bir tepki oldu mu?
TD: Burada da bir fark olduğu söylenebilir. Erkek müşteriler, tıraşı beğenmeseler de beğenmedim demezler. Bir daha gelmeyerek seni cezalandırırlar. Ama bayan müşterilerimiz henüz daha koltukta iken beğenmediklerini söylerler. Erkek belki yüz ifadesiyle belli eder ama gelmeyebilir.
İlginçtir ki erkek müşteri sadıktır ama cezasını kesebilir. Ama olmamış diyen bayan tekrar gelebiliyor.
EA: Sence iyi bir berber hangi özellikleri taşımalı? Bu mesleği seçmek isteyen gençler için neler önerebilirsin?
TD: Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki, bu mesleği düşünen insan pek yoktur. Genelde Türk insanı okumayan çocuğunu ya araba tamircisinin, ya terzinin ya da bir berberin yanına verir. Berberlik bu meslek dalları arasında en önde gelenlerdendir. Ben mesleğimi gerçekten çok seviyorum. Zaten sevmeden yapılamayacağını düşünüyorum.
EA: Erkeklerde moda çok sık değişmiyor sanırım. En son trendler nedir?
TD: Haklısınız. Ama bir değişim var. Kesimlerin tarzı eskiden daha net iken, şimdi saçlar hareketlenmeye başladı. Saç şekillendiriciler de değişti. Faydası oldu.
Günümüzde daha feminen tarzlar olduğunu söyleyebilirim.  Asimetrik kesimler. Üst kısımlar daha kabarık, yanlar daha kısa gibi. Modern kesim talepleri günden güne artıyor diyebilirim.

15 Eki 2011

Tükendi Nakdi Ömrüm

Tüketmek.
Tüketim.
Tükettim.
Tükendim.
Tükürdüm.
Tükenmez kalem.
Tükendi nakdi ömrüm, dilde sermayem bir ah kaldı.
Her gün ömrümüzün geri kalanından bir gün daha tüketiyoruz.
Yani 24 saat.
Yalnız, ömrümüzden 24 saati tüketmemiz kimseyi ilgilendirmiyor.
Her kimseyi ilgilendiren, bu 24 saatte bize en fazla ne kadar tükettirebilecekleri.
Endüstri, sanayi, hizmet, eğlence; tüm sektörler insanoğluna bu 24 saat içinde bir fazla ne tükettirebilirimin hesabı içinde.
Gündüz Vassaf’ın kitabında okuduktan sonra kafamda bir şimşek çaktı. Gerçekten de son yıllarda bebekler ve çocuklara yönelik büyük bir yüceltme kampanyası var. Çocuklar ve bebekler daha önce hiç olmadıkları kadar gündemdeler.
Peki yaşlılar. Yaşlılar gittikçe gözden düşmeye başladılar. Neden?
Genç değiller, insanlara bir gün yaşlanacaklarını hatırlatıyorlar, görüntüleri gittikçe değişiyor, daha yavaş hareket ediyorlar vs…
Yok yok. Asıl neden bu değil.
İnsanlar yaşlandıkça tüketim eğilimleri azalıyor. Hem, tüketmenin sonu olmadığını anlıyorlar, hem de bu yönde bir itici şevkleri kalmıyor.
O halde neden çocuklar ve bebekler bu kadar gündemdeler? Çünkü onlar tam bir tüketici potansiyeliler. Anne ve babalar çocuklarını son marka giysiler ile giydirmek için yarışıyorlar. Eskiden ilkokul birinci sınıfta alınıp, beşinci sınıfa kadar giyilen önlükler kalmadı. Artık bir çocuk modası var. Gazetelerde dünyanın en iyi giyinen çocuklarının listeleri yayınlanıyor her gün. Sadece ünlüleri değil, onları çocuklarını da takip etmeye başladık.
Yaşlanmaya başlayan insanların tüketim eğilimlerini canlı tutmak için artık o kadar farklı “tükettirme saldırıları” düzenleniyor ki…
Yaşlılığı engelleyici kozmetik maddeleri, aşırı ittirilen spor yapma kültürü…( ki bu kültür adına, bir spor merkezine binlerce dolara üye olup, son moda spor malzemeleri satın alarak en fazla üç defa spora giden, ve bir daha gitmeyen yığınlar…)
İlaç sanayisi, kanseri önleyecek ilaçları bulmaktan çok, yaşlılığı geciktirmeye uğraşıyor.
“Tükettirme saldırıları”  duygusal hayatlarımıza da girdi.
İlişkilerin ömrü azaldı. Endüstri, ya hemen evlenerek tüket, ya da çok kişiyle beraber olarak tüketim eğilimini canlı tutturma mesajları veriyor tüm insanlara.
Bazen kendimi bir bilim kurgu filmdeymiş gibi hissediyorum.
Sanki hepimiz, tükettikçe şarj olan, ama bu şarjın bitmemesi ve hayatımızın devam etmesi için sürekli tüketmemiz gereken bir çağda yaşıyoruz.
Etrafımız birbirinin enerjisini, ilgisini, sevgisini, beğenisini tüketmek amacıyla dolaşan “ilgi vampirleri” ile dolu sanki.
Size sessizce, en güzel yüzü ile yaklaşan, sizden istediğini alan, şarjını dolduran ve işi bittiğinde sizi bir köşeye atan garip mahlukatlar türedi çevremizde.
Artık çiçeklere sadece arılar konuyor. Onların amacı da sizden aldıkları ile bal yapabilmek.
Doğanın tüm güzelliğini sunan, bir epik tiyatro sahnesinde görebileceğimiz, çiçeklerin üzerinde dolaşan rengarenk kelebekler dönemi kapandı.
Gökyüzü karanlık. Güneş çoktan battı.
Tek yapmanız gereken tüketmek.
Ya siz tüketin, ya da tüketilin.
Cehennem Övgü’den bir tespit ile yazımı sonlandırmak istiyorum.
“Ortalama bir Amerika’lının süpermarkette bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, yine ortalama bir Asya’lı köylünün hayatı boyunca yaptığı seçim sayısından fazdır muhtemelen.”
Tüketmek de, neyi tüketeceğimizle ilgili bir seçim değil mi?
Daha az seçim,
Daha az tüketim,
Daha az master card, daha az visa,
Olan,
Özgür ve berrak bir dünya hayaliyle.

9 Eki 2011

Tuz ve Şeker

Çaya, kahveye, sütten veya hamurdan yapılmış tüm tatlılara, içeceklere, kolaya, gazoza, reçele, mutlaka ama mutlaka şeker konulur.
Hangi sebzeden yapılırsa yapılsın tüm yemeklere, tavuk, et, balık, domuz, hindi başta olmak üzere tüm etli yemeklere, birçok içeceğe, ayrana, domates yerken domatese, salatalık yerken salatalığa, mısır yerken mısıra ve aklıma gelmeyen tüm yemeklere ( tatlılar hariç, onları da zaten yukarıda anlatmıştım) de tuz konulur.
Kimini az, kimine çok.
Sonra,
Yaşımız ilerledikçe, hem doktor tavsiyesi, hem de tüm sağlıkla ilgili gazete, dergi, eş ve dosttan etkilenerek, şekeri ve tuzu azaltmaya başlarız.
Eğer hasta isek, hastalığın durumu ve seyrine göre belki de hiç almamaya başlarız.
Çayına veya kahvesine şeker katmayı bırakan tüm insanların ortak söylemi; çay veya kahvenin tadını asıl şimdi almaya başlamış olmalarıdır.
Vücudumuz, her şeyi kendi tadıyla tüketmemizi bizlere en baştan öğütlüyor ancak biz bunu ancak vücudumuz ile ilgili problemler yaşamaya başladığımızda anlıyoruz.
Peki midemiz aracılığı ile vücudumuzu bu şekilde yönetirken, zihnimize yani beynimize farklı mı davranıyoruz?
Tabii ki hayır.
Net, saf ve ağdasız bir hayat yaşamak varken, her şeye şeker ve tuz katmaya çalışıyoruz.
Sevgimizi abartıyoruz. Keza nefretimizi.
Aşkımız için insanları öldürüyoruz.
Nefretimiz için bunu zaten bin yıllardır yapıyoruz.
Her şeyi içimizden geldiği gibi yaşamak yerine, şeker ve tuz koyarak standartlaştırmaya ve tektipleştirmeye o kadar hevesliyiz ve buna o kadar çok angaje ediliyoruz ki.
Neticede tadı aynı hayatlar yaşamaya sürükleniyoruz.
Kendi tadımızı unutuyoruz.
Sonra ömrümüzün sonuna yaklaştığımızda, anlıyoruz ki biz yıllardır şeker ve tuz yemişiz.
Çayın, kahvenin, domatesin tadını unutmuşuz.
Tuz ve şeker.
Hem kalbiniz hem de zihniniz için bu iki beyazdan uzak durun.

5 Eki 2011

Benimle Dans Eder Misin?

Lise 1. Sınıfı bitirmişim.
Yaz tatili için her yıl olduğu gibi İzmir Gümüldür’deki askeri kamptayız.
Bütün gün denize girmiş ve kıpkırmızı olmuşum. Annemlerin yanında durmamam ve o yaştaki hiçbir erkek çocuğunun da güneş kremi taşımaması sebebiyle kıpkırmızı olmuşum.
Denizden sonraki basketbol oynama seansım bitmiş. Herkes yemeğe giderken ben motele gidiyorum.
Motele geldim. Herkes giyinmiş ve çıkmış.
Hızlıca duş alıyorum. Aynaya baktım.
Ne kadar da zayıfım. Acaba ne zaman kilo alacağım. Kızlar ne zaman bana bakmaya başlayacak.
Her neyse, bunları düşünüp moral bozmanın anlamı yok.
Kotumu giyiyorum. Levis 501. Ama sahte. Maltepe pazarından almışım. Neyse ki kimse anlamıyor.
Üzerine yeni almış olduğum Nike tişörtümü giyiyorum.
Altına babamın Amerika’dan yeni getirmiş olduğu Nike Air Jordan’larım. Üzerimdekilerin en popüleri hiç şüphesiz ayakkabılarım. Herkesin ayaklarıma baktığını hissediyorum.
Motelden çıkıyorum. Kapıyı kilitliyorum.
Kahretsin unuttum. Sivrisinek ilacı sıkmazsam babam beni öldürür. Odaya tekrar giriyorum. Burnumu tıkayarak sıkıyorum ilacı. Görev tamam.
Kapıyı tekrar kitledim.
Ağaçların altından yürüyorum.
Babamları bulmam lazım. Restoranda bulamıyorum.
Doğru ya, unutmuşum. Bu akşam kendin pişir, kendin yedeler. Evet gördüm oradalar işte.
Herkese merhaba. Süper, tabağım ayrılmış. Kuzu şiş ve köfte.
Anne. Efendim oğlum. Param yok.
Faruk, Eylem’e para versene.
Rakının etkisiyle; Ne kadar istiyorsun? Fark etmez baba.
Yaşasın on milyon lira verdi. Bu parayla kampta bir hafta geçinebilirim nerdeyse.
Saat 9. Disko açılıyor.
Gençler diskoya gitmeye başladılar.
Ben gidiyorum.
Babam; Odaya geldiğinde gürültü yapma. Tamam baba.
Diskoya yaklaşıyorum.
Yeke Yeke çalıyor. Herkes diskoda. Çocukların yanına gidiyorum.
Tam karşımda gündüz gördüğüm kız var. Gece çok daha güzel olmuş.
Sahi kadınlar geceleri daha da güzelleşirken, bu neden erkeklere olmaz diye düşünüyorum.
Neyse bira alıyorum kendime. Dansa devam.
İnanmıyorum. Slow müziğe geçti. Scorpions çalıyor.Hepimiz yerimize geçiyoruz.
Pist boş. Daha büyük çiftler ve gençler dans etmeye başlıyorlar.
Gökhan; Baksana . Ben şimdi tuvalete gideceğim. Bana eğer bakarsa döndüğümde söyle. Tamam.
Gökhan, baktı mı olum? Yemin ederim baktı. Ciddi misin? Ben gidiyorum.
Merhaba, benimle dans eder misin? Kusura bakma, biraz rahatsızım. Peki, teşekkürler.
İkinci birayı alıyorum.
Yarısına geldim. Dünya dönüyor. Gökhan olum ben yatmaya gidiyorum.
Ağaçların arasında yürürken, tutamıyorum kendimi. Kusuyorum.
Neyse şimdi daha iyiyim.
Motele geldim. Kapıyı açıyorum.
Dişlerimi fırçaladıktan sonra, fazlaca ses çıkarmadan yatıyorum.
Bu kız bana gündüz sahilde bakmamış mıydı? Evet.
Diskoda tuvalete giderken de bakmadı mı? Evet.
Peki o zaman neden dans etmedi benimle.
Dans etse ne olurdu ki…Bu kızlar neden bu kadar zorlar…
Neyse, uyuyayım artık. Sabah bizimkiler erken kalkar şimdi.
İyi geceler.

3 Eki 2011

Nha Hang- Restoran

Uzakdoğu yemekleri ya sevilir, ya da sevilmez.

Nedense ortası yok.

Benim gibi olup da birinci sınıfa tabi olanlar için de, uzakdoğu hem deniz ürünleri hem erişteleri hem de diğer yemekleri ile bir cennet sayılabilir.

Daha önce gitmiş olduğum, Endonezya, Singapur ve Tayland'da uzakdoğu mutfağına hayranlığım bir kat daha artımış oldu.

Vietnam mutfağı aslında ülkenin tarihine benzeiletilebilir. Yani bolca Çin etkisine biraz da Fransız etkisi kat, al sana Vietnam mutfağı.

Vietnam'da da insanlar yemeklerinin çoğunu, belki de hepsini sokaklarda yiyorlar. Bizim gibi, ealışveriş yapıp evde yemek yapma alışkanlıkları pek yok. Sokaklar yemek pişirip satan tabureler ve masalara sahip küçük tezgahlarla dolu.

En ünlü yemekleri "Pho". Bizim için kebap neyse, onlar için de Pho o. Çorbanın içinde et, erişte, yeşilsoğan ve kırmızı biber düşünün. Biraz limon sıkın. İşte size Pho.

Karşınızda Vietnam seyahatimden yemek manzaraları.

DSC_1665

Pho yiyen Eylem...Bu gömleği tüm seyahatim boyunca, yani yaklaşık 8 gün boyunca giydim...

DSC_1662

Pho 24..Zincir restoran..Mc Donalds benzeri diyebiliriz...
fotograf1

Quan An Ngon...Hanoi'nin en güzel yerel Vietnam yemeği yiyebileceğiniz restoranı...
fotograf

Ve benim burada yediklerim...Deniz ürünleri pilavı , ve mangolu, papayalı salata...

fotograf3

Vietnam'da son gecem... Barbekü yiyorum...
fotograf4

Saygon'da bir Thai restoranı...Tercihim Noodle...
DSC_1523

İçeride yer var mı? Cevap: Biz de içeri yok...
DSC_1521

Hanoi'de açık bir mutfak...
DSC_1297

Bolca fıstıklı, sebzeli, tavuklu erişte...Yanında yerel bira...Hanoi'de ilk yemeğim...
DSC_1720

Mekong Delta'da bir kasap teyze...Seç, beğen, al...
DSC_1562

Saygon'da Sushi restoranı...Hayatımda yediğim en güzel dragon roll...
DSC_1277

Bu resmi ben çekmedim...Halong Bay turunda tanıştığım, Polonya'lı bir arkadaş saolsun bana gönderdi...Kuzey Vietnam'da Sapa'da çekmiş...Ben göremedim ve bulamadım...Bulsaydım, tadına bakar mıydım? Sanırım evet...

2 Eki 2011

Celalettin Benli

2005 yılının Eylül ayında Şekerbank Beyoğlu şube müdürlüğüne başladım.
İstanbul’a 2004 yılında gelmiş, ve hayatının geri kalanını bilumum Anadolu il ve ilçelerinde geçirmiş 30 yaşında artık pek de genç olmayan bir insan için , şubeciliğe Beyoğlu’nda başlamanın ne kadar fantastik ve büyülü olduğunu anlatmama sanırım gerek yok.
Bir yıldan biraz fazla çalıştığım Beyoğlu benim adıma birçok ilklere imza atmış bulundu…
O dönemde tüm esnafı tek tek dolaştım. Bunların arasında herkes tarafından bilinen bir çok popüler restoran, gece kulübü ve kafeler de dahil olmak üzere hemen hemen tüm işyerlerini ziyaret ettim.
Bu koşuşturmanın içinde, öğle yemeklerini yediğim, hemen şubenin karşısında bulunan ve sulu yemekler yapan bir yer vardı.
Bu gidiş gelişler sayesinde tanıştım ben Celalettin Amca ile.
Önceleri sadece yemek sohbetleri şeklinde geçen tanışıklığımız giderek bir arkadaşlığa döndü… Tabi bunda ikimzin de Fenerbahçe taraftarı olmasının da büyün payı olduğunu inkar edemeyeceğim.
Celalettin amca, Beyoğlu Kallavi Sokak’ta ısmarlama gömlek diken, ve bu sanatı İstanbul’da en iyi icra eden birkaç isimden bir tanesi.
Bu sanatı Rum Yorgo Usta’dan öğrenen Celalettin Benli, yaklaşık 60 senedir çıraklıktan başladığı bu mesleği icra ediyor.
Finans, hukuk, magazin, basın, kısacası her sektörden müşterileri var Celalettin Amca’nın…
Ama bu tüm müşteriler arasında belki de en önemlisi, rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal. Uzun süre kendisinin gömleklerini diktiği günleri  yad ederken, dükkandaki resimler de tarihe tanıklık etmeye devam ediyorlar.
Belki kendisini tanımayanlar, Hakkı Devrim ve Şafak Sezer’in Vodafone reklamlarını hatırlarlarsa, onu da hatırlamış olacaklar. Zaten Hakkı Devrim’de tüm gömleklerini yıllardır Celalletin Amca’ya diktiriyor…
Bugün öğrendiğim ve benim de atladığım diğer ilginç nokta da, Ak Parti’nin 10. Yıl reklam filmlerinde de Celalettin Amca’ya yer verilmiş olması.
Ben de geçen 6 yıl içinde, kendisinin dikmiş olduğu birçok gömleği giyme fırsatı yakaladım.
Herkes tarafından büyük övgü aldığım bu hem popüler hem de büyük yeteneğe sahip Usta’yı size takdim etmek istedim.
Eğer siz de İstanbul ve Beyoğlu’nun tarihine tanıklık etmek ister, ve eşinize veya kendinize güzel bir gömlek almak isterseniz Celalettin Benli sizi Kallavi Sokak’ta bekliyor olacak.
Onunla tanışmış olmaktan ötürü çok mutluyum ve bununla gurur duyuyorum.

cel1

cel2

cel3

fotograf