9 Eki 2011

Tuz ve Şeker

Çaya, kahveye, sütten veya hamurdan yapılmış tüm tatlılara, içeceklere, kolaya, gazoza, reçele, mutlaka ama mutlaka şeker konulur.
Hangi sebzeden yapılırsa yapılsın tüm yemeklere, tavuk, et, balık, domuz, hindi başta olmak üzere tüm etli yemeklere, birçok içeceğe, ayrana, domates yerken domatese, salatalık yerken salatalığa, mısır yerken mısıra ve aklıma gelmeyen tüm yemeklere ( tatlılar hariç, onları da zaten yukarıda anlatmıştım) de tuz konulur.
Kimini az, kimine çok.
Sonra,
Yaşımız ilerledikçe, hem doktor tavsiyesi, hem de tüm sağlıkla ilgili gazete, dergi, eş ve dosttan etkilenerek, şekeri ve tuzu azaltmaya başlarız.
Eğer hasta isek, hastalığın durumu ve seyrine göre belki de hiç almamaya başlarız.
Çayına veya kahvesine şeker katmayı bırakan tüm insanların ortak söylemi; çay veya kahvenin tadını asıl şimdi almaya başlamış olmalarıdır.
Vücudumuz, her şeyi kendi tadıyla tüketmemizi bizlere en baştan öğütlüyor ancak biz bunu ancak vücudumuz ile ilgili problemler yaşamaya başladığımızda anlıyoruz.
Peki midemiz aracılığı ile vücudumuzu bu şekilde yönetirken, zihnimize yani beynimize farklı mı davranıyoruz?
Tabii ki hayır.
Net, saf ve ağdasız bir hayat yaşamak varken, her şeye şeker ve tuz katmaya çalışıyoruz.
Sevgimizi abartıyoruz. Keza nefretimizi.
Aşkımız için insanları öldürüyoruz.
Nefretimiz için bunu zaten bin yıllardır yapıyoruz.
Her şeyi içimizden geldiği gibi yaşamak yerine, şeker ve tuz koyarak standartlaştırmaya ve tektipleştirmeye o kadar hevesliyiz ve buna o kadar çok angaje ediliyoruz ki.
Neticede tadı aynı hayatlar yaşamaya sürükleniyoruz.
Kendi tadımızı unutuyoruz.
Sonra ömrümüzün sonuna yaklaştığımızda, anlıyoruz ki biz yıllardır şeker ve tuz yemişiz.
Çayın, kahvenin, domatesin tadını unutmuşuz.
Tuz ve şeker.
Hem kalbiniz hem de zihniniz için bu iki beyazdan uzak durun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder