29 Kas 2011

Kasım

Kasım ayının da sonuna geldik.
Kasım, nedense bana biraz Bolu’yu anımsatıyor. Neden mi?
Nasıl Bolu, İstanbul ile Ankara arasında sıkışmışlığı yaşıyorsa, Kasım’da sonbaharın büyüleyici renklerinin gittikçe soluklaştığı ve nereden bakarsanız bakın aralık ayının o coşkulu ve kırmızı renginin getirdiği, dominant havanın gölgesinde kalıyor.
Hani neredeyse, Bolu’ya yapılan çevreyolu gibi bir yol inşa edilecek de, insanlar eylül ve ekimi güzelce yaşayıp, hiç vakit kaybetmeden, trafiğe takılmadan Aralık ayına girebileceklermiş gibime geliyor.

Kasım’da aşk başkadır.
Acaba bu arada kalmışlık mıdır, bu ayda yaşanılan aşkı farklı kılan?
Kasım ayını hızlı geçerek, bir an önce Aralık’a ulaşmaya çalışırken, değerini bilemediğimiz, bilsek bile hemen kaybettiğimiz aşkları geride mi bırakıyoruz?
Veya, bazıları bu ayın kıymetini biliyorlar da, o yüzden mi, kasım da aşk başkadır diyorlar?

Ve tabi 10 kasım…
Saat 09.05… Kasım ayının bir başka hüzünlü yanı.
Hele Ankara’da büyümüş benim gibiler için, o soğuk 10 kasım sabahları… Hava ayaz mı ayaz… Okul önünde yapılan törenler. Siren sesleri… Bir de Anıtkabir’in varlığı, Ankara’da kasım aylarını daha da derinden yaşamanıza yol açıyor...

17 Kasım.
Bu da kasım ayı ile anılan, aklımda kalmış, Yunanistan’da 70-80’li yılarda ağırlıklı olarak faaliyet göstermiş silahlı örgüt.

6 Kasım.
Hem dünyanın en tatlı kuzeni Reva’nın doğum günü. Hem de unutulmaz 6-0’lık Galatasaray galibiyetinin yaşandığı gün.

Kasımpatı. Kasımpatı çiçeği. Diğer ismi, krizantemmiş. Ahmet Kaya’nın bir şarkısından hatırlıyorum.
Kasım dendiğinde aklıma gelen başlıca “kasım”lar bunlar.
Bu arada iki otuzbir çeken ayın  arasında otuz gün olması sebebiyle, kısa ömürlü de olan, bu sessiz ve hüzünlü ayı geride bırakıyoruz.
Hoş geldin Aralık.
Ne çabuk geldin. Bize yeni bir yıl getirdin, farkındayız.
Bu yıl bizi, yine çok yordu.
Bari sen bizi biraz dinlendir.
Ümitlendir. Olmayacağını bilsek de, kulağımıza yeni yıl ile ilgili güzel şeyler fısılda.
Hayal etmek de güzel.
Bunu bari, çok görme biz zavallı insanlara…

Not: Şu an okuduğum "Gündüz Feneri" kitabında Gündüz Vassaf, çok yakında, basılı kitapların yok olma süreci içine gireceğini ve yerini tabletler aracılığıyla okunabilen kitapların alacağını söylüyor. Hatta, kitapları okurken, belki de, kitabın içine yerleştirilmiş müzikleri dinleyebileceğimizi, görüntüleri seyredebileceğimizi belirtiyor. Öyle ise, siz de bu yazıyı okurken, Guns N' Roses'dan "November Rain"i dinleyin de, yazımız tam  yerini bulsun.


27 Kas 2011

"2011 Yılı Eylem Edebiyat Ödülleri"

2011 yılının son ayına girmemize sayılı günler kala; her yıl olduğu gibi bu yıl da hayatıma giren yazarlar ve onlara ait kitaplardan bahsetmek isterim.
Tam olarak envanter çıkarmak güç. Söylemek istediğim aldığım tüm kitaplar aklımda değil.
Ancak şunu söyleyebilirim ki; 2011 yılı satın aldığım kitapları okuma oranı olarak düşünüldüğünde, en yüksek yılım olabilir.
Neredeyse hiç boşa kurşun atmadım.
Bu yıl, kendi açımdan felsefede derinleştiğim bir yıl oldu.
Daha doğrusu, sanırım 2010 yılı içinde girdiğim ve henüz çıkamadığım ruh halim, beni felsefenin kollarına itti.
Bu bağlamda, okuma listem, felsefe tabanlı gelişti sayılır.
Lafı çok uzatmadan, sizlere, Eylem’in 2011 yazar ve kitap envanterini gururla sunmak isterim.
Sabahattin Ali;
2010 yılı sonunda, başladığım bu usta yazar’ın “İçimizdeki Şeytan” kitabı , bu yılın ilk kitabı olarak raflarda yerini buldu. Sabahattin Ali, diğer bir deyişle bu yıl da, etkisinden kurtulamadığım bir yazar oldu.
Alain De Botton;
Yıllar önce “Felsefenin Tesellisi” kitabıyla tanıştığım yazar, sadece benim değil, tüm Türk okurlarının ilgisini çekmiş olacak ki, en çok kitabının yayınlandığı sene belki de 2011 olmuştur. Ben yazarın, “ Statü Endişesi”, “Havaalanında Bir Hafta” kitaplarını okudum.  Kendisiyle ilgili “felsefe Yapma” isimli bir blog yazım da ilgilenenlere sunulur.
Oruç Aruoba;
İşte 2011 yılının, Eylem açısından altın keşfi. Şimdi burada kitaplarının isimlerini yazmayacağım, ancak sadece D&R’da ona yakın kitabını bulabileceğiniz yazarın ben, evet gururla söylüyorum, tüm kitaplarını okudum. Okumakla kalmadım, birkaç kişiye de okutturdum. Oruç Aruoba ile ilgili de, bu etkilenmenin neticesinde, bir yazı yazdım.
Ahmet Hamdi Tanpınar;
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”
Gündüz Vassaf;
İşte, 2011’in diğer büyük keşfi. “Eylem’in kavramlarla savaşı” yılı olan 2010’un ardından kendisini en çok etkileyen bu yazarı da gururlar sunmak isterim. “Cehenneme Övgü” gelmiş geçmiş en iyiler arasına çoktan girdi. Tabi ki onunla ilgili de bir yazı yazdım. Şu anda da elimde, kendisi ile yapılmış nehir söyleşi kitabı, “Gündüz Feneri”ni okuyorum. Bitsin istemiyorum dediğimde , siz ne kadar beğenmiş olduğumu anlayacaksınız. Bu kitap ile ilgili de en kısa sürede bir şeyler yazmış olacağım.
Kazancakis;
Ve karşınızda “Zorba”. Zorba’yı anlatmak için bir kitap daha yazmak gerekebilir. Bu kitabı da tanıtan bir yazı yazdım. Yine yazarım. Zira “Zorba”, belki çok iddialı olacak ancak, hayatımda beni en çok etkilemiş birkaç romandan biri olarak kişisel tarihimdeki yerini aldı.
Haruki Murakami;
Okumadığım tek Türkçe’ye çevrilmiş olan romanı, "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”nu da bu sene okudum. Ona bayılıyorum. Sadece, haftasonu, Elif Şafak’ın da okuduğunu duyduğumda, bir soğuma olmadı  diyemesem de, kendisi 2010 yılının büyük keşfidir. Bu yıla da damgasını vurmuştur.
Jean Paul Sartre;
“İş İşten Geçti”.
İonna Kuçuradi;
“Nietsche ve İnsan”
Nietzche;
“Böyle Buyurdu Zerdüşt”
Bilge Karasu;
“Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”
“Gece”
Stephen Zweig;
“Rotterdamlı Erasmus”
Emre Caner;
“Kaplumbağa Terbiyecisi”.

İşte dostlar, 2011 yılına sığdırdığım kitapların bende iz bırakanları işte bunlar.
Bu kitap ve yazarları paylaşmamın sebebi, size ne kadar kitap okuduğumu göstermek değil.
Zaten bunlar, okuduklarımın sadece bir kısmı.
Asıl sebep benim 37 yaşında keşfetmem nedeniyle; kendimi çok üzgün hissettiğim baz kitap ve yazarlar ile sizleri mümkün olabilirse, daha erken tanıştırabilmek…
Bu kitap ve yazarlar ile ilgili, arzu edenlere daha detaylı yorumlarımı da paylaşabilirim.
İyi okumalar... 

21 Kas 2011

Lütfen yere atmayın!

İlişki ve sakız arasında ne çok benzerlik olduğunu hiç düşündünüz mü?
Ben düşündüm. Neden bilmiyorum ama düşündüm.
İlişkilerin dejenere hale gelmesi ile, şekerli cikletlerin çoğaldığı dönem arasında bir bağlantı var bana kalırsa…
Eskiden, içinden fal çıkan, şekersiz, ama uzun süre kullanılan sakızlar vardı.
Ne zaman ki, şekerli sakızlar çoğaldı, sakız tüketimi artmaya başladı.
Hiç birinin ağzında şekerinizin bittiğini hissettiniz mi?
Hiç o birinin, artık sizi isteksizce çiğnemeye başladığını, fırsatı olsa hemen yere atacağını; ama yere atmaktan, hem çevreyi kirletirim korkusuyla hem de eline yapışır diyerek atılmadığınızı fark ettiniz mi?
Hiç birinin, son sakızı olduğunuza inandınız mı?
Size kimse, sizi şekeriniz için sevmediğini söylemedi mi?
Buna inanmadınız mı?
Şekeriniz bittiğinde, kendinizi ya yolda, ya da bir kağıdın içine sıkıştırılmış halde bulmadınız mı?
Hep o eski şekersiz, ama upuzun çiğnenilen sakızlardan olmak istemediniz mi?
Kimse, size, artık senden eski tadı alamıyorum demedi mi?
Hiç kendinizi, on iki sakızlık bir kutunun parçası gibi hissettiğiniz olmadı mı?
Size, sen benim son sakızımsın deyip, marketin önünden geçerken, başka sakızlara bakan birine denk gelmediniz mi?
Sizden şeftali , başkasından karpuz, bir başkasından mango tadı almak  isteyen biri, sizi hiç diğerleri ile birlikte çiğnemedi mi?
Birisinin, içinizdeki meyva aromasına ulaştığı anda, artık sizden uzaklaşmaya başladığını  hissettiğiniz oldu mu?
Çoğunuzun,  hiç olmadı ise en az bir defa birinin pantolonuna veya ayakkabısına bulaştığınız olmadı mı?
Sizden uzaklaşmaya çalıştıkça, daha çok parmağında yayıldığınız olmadı mı?
……..
Yukarıda ki sorulardan en az tamamına evet cevabı verdiyseniz, mutlu olun;
Zira siz de çiğnenmişlerdensiniz.

20 Kas 2011

Kaç artı bir?

Her birimizin kendimizi bu kadar özel ve farklı hissetmesine rağmen, aslında yok birbirimizden farkımız dedirten, tecrübeler yaşadım, yazı yazmaya başladıktan sonra.
Çocukluk anılarım, yılbaşı geceleri, Pazar günü olan banyo günleri, baba ile pazara gitme ve son olarak da yaz tatili ile ilgili yazılarımın ardından aldığım tepkiler, ne kadar da birbirimizin kopyası hayatlar yaşadığımızın kendi açımdan ispatı olduğunu itiraf edebilirim.
Çocukluktan beri, komşumuzda, veya arkadaşlarımızın evlerinde neler olup bittiği bizim açımızdan “Define Adası” tarzı hikayeler kadar merak konusu olmuştur. Elbette bu meraklar, bugün bile güncelliğini korumaya devam ediyor.
Örnek vermek gerekirse, yeni ziyaret ettiğimiz bir evde, ev sahibinin, banyosundan, yatak odasına kadar tüm evini, konuklarına göstermesi ritüeli, belki de “bak ben sana evimi gösteriyorum, yalnız size geldiğimizde mutlaka ben de evini gezeceğim” tarzında, karşılıklı merakların giderilmesine yönelikr gizli bir anlaşma olabilir mi sizce?
İnsanların, normalde, namahrem olarak gördükleri yatak odası ve banyolarını, misafirlerine göstermelerini, ben başka bir mantıkla açıklayamıyorum.
İnsanoğlunun eşyaya verdiği önemi, beslemeye yönelik bir alışkanlık da olabilir gerçi bu hareketler… Komşuda, arkadaşta olan bir fazla veya bir yeni ürünün kendi evinde olmamasına yönelik bir iç hesaplaşma, ev sahibi açısından da misafirine karşı 1-0 öne geçmenin coşkusu birleştiğinde, doyumsuz duygu alışverişleri yaşanır, işte bu ziyaretlerde…
Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, “çok beğendim, harika olmuş” diyen insanların, kapı kapandığı anda eleştiriye başlamaları, olsa olsa, ya kıskançlıktan ya da beğenisizlikten kaynaklanan ikinci kanalların devreye girmesi sonucunu doğurur…
Neticede insanların üç temel dürtüsünden yola çıkılarak inşa edilen evlerin; villasından, dairesine, kulübesinden, gecekondusuna kadar her seviyesinde yapılan şeyler;  yeme-içme, seks yapma ve soğuktan korunarak uyuma olarak basite indirgense de, insanoğlunun kendisini her daim olduğu gibi farklı konumlamasına yardımcı olur, işte tüm bu “şeyler.
Ve bizler de, hep karşı tarafta bir farklılık arar ve hayallerimizi, kendimizde olmayanı, işte hep bu karşı kutucuklarda ararız.
Çok kazananların, daha pahalı kutucuk almalarının sebebi, onların o kutucuklarda daha şaşalı şeyler yapacak olmalarını değil, sadece bir kutucuğa harcayacak daha fazla paralarının olduğunun göstergesi.
Eşyalardan yola çıkarak, mutluluğu arayan insanların, yakalayacağı şey daha fazla mutluluk değil, sadece daha fazla hayal kırıklığıdır.
Henry David Thoreau’nun söyediği gibi;
“İnsan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir.”

18 Kas 2011

Ortaya Karışık

Ara öğün
Gazete sayfalarını boy boy süsleyen, özellikle de yaşam ve magazine ayrılan, sağlık, diyet ve pedagoji haberleri yayınlanıyor.
Hali ile insan, bu okudukları ile kendi çocukluğunu, beslenme alışkanlıklarını, artık habere konu ne ise, onlarla kıyaslıyor.
En dikkatimi çeken konu başlıklarından bir tanesi, sağlıklı beslenme ile ilgili olarak önerilen, ara öğünler. Tüm diyetisyenler, aşırı yüklenilen üç öğün yerine, biliyorsunuz daha sık gerçekleştirilen beş ya da fazla öğünü tavsiye ediyorlar.
Peki biz yıllarca, annelerimizden ne duyduk;
“ Olum bak, yemekten önce abur cubur yiyorsun, şimdi yemeğini bitiremeyeceksin”.
Yıllarca böyle beslenen kuşaklar, sizce ara öğüne alışabilirler mi? Bence hayır;
“Ya dur, şimdi bir şey yiyeceğime, azıcık daha acıkıp, akşam yemeğimi yerim…”

Patlıcan – bamya
Patlıcan ve bamya üzerine ne söylense azdır. Bu iki sebze tüm çocukların kabusu olmuştur, ve zannımca hep öyle olacaktır.
Ben patlıcan yemeyenlerdendim. Patlıcanlı yemek yapılan gün, benim açımdan fen dersi olan bir okul günü ile eşdeğerdi.
Hal bu ki patates… O bütün sebzelerin kralıydı… Onun olduğu günler, beden dersinin olduğu okul günleri gibiydi…
Ey patlıcan… Artık seni sadece istediğimde yiyorum… Gerçi tadın biraz güzelleşti… Acaba askerlikten mi, yaşlandım mı? Yine de fazla yaklaşma bana.

Ayakkabını kaça aldın?
Yeni bir ayakkabı alınır. Ama arabada bırakılır. Akşam eve girilir. Hiçbir şey yokmuş gibi davranılır. Yatılır, kalkılır. Bir hafta geçer. Ayakkabı kutudan çıkarılır. Ama kutusu arabada bırakılır.
Eve girilir. Merhaba anne denir.
Soru gelir; ayakkabı mı aldın.
Cevap, zaten almıştım.
Soru, kaç lira?
Cevap, 80 TL’dir. (aslında 120 TL’dir)

Eve tok gelme hadisesi
Sabah evden çıkarken, anne seslenir, Oğlum akşam yemeğe geç gelme, sevdiğin şu yemeği yapacağım.
Tamam anne denir.
Kız arkadaş ile dolaşılır, gezilir, tozulur, haliyle acıkılır. Bir güzel yemek yenir.
Akşam eve gelinir.
Sofraya oturulur ve yemek yememiş gibi, annenin yaptığı yemek yenilir.
Yemeğin sonunda anne sorar, yemek mi yedin dışarıda…

16 Kas 2011

Hesap Kesim Tarihi

İstanbul’a 2004 yılında geldim.
Ömrünün çoğunu Anadolu’da geçirmiş, keza Anadolu’da çalışmış 30 yaşında bir insan olarak, her ne kadar İzmir ve Ankara’da yaşamışsam da, bir “köyden indim şehre modeli” oluyor ister istemez.
Her neyse, takip eden 2005 yılının yazında, o zamanki ev arkadaşım Doğan ile Reina’nın açılışına gittik.
Süper giyinip, koruma duvarını aştığımızda, karşımızda inanılmaz Boğaz manzarası eşliğinde harika bir müzik ve ortam bulduk.
Doğan, içki almaya gitti. İçkileri almak için, ne kadar diyerek sorduğunda cevap bizi biraz daha mest etmişti;
“Bu gece para konuşmak istemiyoruz.”
Gece, muhteşem geçti. Ayrılmadan az önce, Doğan’a:
“Oğlum Doğan, iyi ki geldik şu İstanbul’a, baksana ne kadar güzel bir hayat var.” Dedim.
O’da onayladı.
Eve gelip yattık.
Uyandık.
Giyindim.
Arabamın yanına gittim, Arabamın yan iki camı tuzla buz olmuştu. Dikkatinizi çekerim, kelebek camı değil, yan iki camı! Evde yer olmaması nedeni ile, arabaya koyduğum tüm ayakkabılarımda çalınmıştı üstelik.
İşte o zaman anladım ki, bu İstanbul’un bir eşitleme mekanizması var. Sizi mutlu ederse, çok geçmeden faturasını kesiyor.
Şimdi düşünüyorum da, bu aslında İstanbul’a has bir şey değil. Hayatın ta kendisi de böyle.
Ve duygular.
Hayat size bir duyguyu ne kadar derinden yaşatıyorsa, bana kalırsa bu tam tersi için de aynı mesafeyi yaratıyor.
Ne kadar derinden seversen, o kadar nefret edebiliyorsun.
Ne kadar susarsan, o kadar boğuluyorsun.
Zenginleştikçe, fakirleşiyorsun.
Sanırım, hayatın da bir T cetveli var.
Ve siz öldüğünüzde, borç ve alacak birbirini götürüyor.
Diğer bir deyiş ile, hesap kapanıyor…

12 Kas 2011

Ben aslında...

Bir yerlerde okumuştum…
Bir milletin en çok üzerinde durduğu ve özelliği olarak benimsediği kavramların, aslında en büyük yalanları barındırdığı ile ilgili…
Açmak gerekirse, her fırsatta namus ve ahlak gibi kavramlardan bahsederek, bu yolda binlerce cinayet işleyen, kendi kızına veya karısına gelecek en ufak bir davranaşı cinayet ile sonlandırabilme potansiyeline sahip insanımız, 12 yaşında bir kız ile hiç düşünmeden birlikte olabiliyor. Hem de bunu devam eden bir süre içerisinde süreklilik arz edecek şekilde yapabiliyor.
Ben bu ”üzerinde durma” hadisesini biraz daha içselleştirdim.
Ve sonra fark ettim ki, çevremde, ben de dahil olmak üzere, “ben” ile başlayan ve kendimizi tarif ettiğimiz ve anlattığımız çoğu cümle, aslında gerçek “ben”lerimizi anlatmıyor…
Bunun altında yatan sebep, karşıdaki kişiye kendimizi anlatmaktan çok, bana kalırsa, kendimizi kendimize inandırmaya yönelik eylemler.
“ Ben çok duygusal biriyim…”
“ Ben hayatta yalan söyleyemem…”
“ Benim için, çevremdeki herkesin mutlu olması o kadar önemli ki…”
“ Ben hiç kin tutmam…”
İnsan davranışları maalesef sözler ile değil, eylemler ile ortaya konuyor… Diğer bir deyişle biz kendimizi nasıl tarif edersek edelim, konuştuklarımız değil, sahada yaptıklarımız karakterimizi şekillendiriyor ve oluşturuyor…
Ben bunu fark ettiğim günden beri, bir içsel mekanizma geliştirdim…
Kimseye, kendimle ilgili tanımlamalarda bulunmamaya çalışıyorum…
Kendimizi bu kadar hızlı tanıtma çabası niye… Bırakalım, insanlar bizi davranışlarımızla tanısınlar…
Ne kendimizi,
Ne de başkalarını,
Kandırmayalım…
Karakterimizle yüzleşelim,
Ve barışalım.
İşte o zaman, kendi içimizdeki savaşı bitirdiğimiz gün, insanlarla barış yapma vakti gelmiş olur…
Gerçek “ben”lerimizle…

9 Kas 2011

İyi bayramlar

Çocuk iken, bayramın dördüncü günü akşamı, TRT’de “bayramınız kutlu olsun” yazısı çıktığında, içimi bir hüzün kaplardı.
Canım TRT, bayramın her dakikası bayramdır dese de, ben içten içe, bayramın sonuna gelindiğini, ve artık ne yaparsak yapalım, bayramın ilk günü yaşanan coşkunun asla ve asla geri gelmeyeceğini büyük bir üzüntüyle hissederdim.
Tamam, akşam yine bayram eğlencesi vardı ama yarın sabah erkek kalkacaktım.
Annemin bayram için yaptığı tüm tatlılar bile bayatlamaya yüz tutmuştu… İlk sabahki taze tatları çoktan yerini, rutubetli bir sertliğe bırakmıştı..
Ve acı gerçek…
Bir haftadır geç yatmaya, geç kalkmaya alışan ben, yarın sabah nasıl kalkacaktım… Çay içmemiştim. Bu sabah erken kalkmaya çalışmıştım.
Saat sekiz.
TRT’de bir yazı, “Bayramınız kutlu olsun Türkiye”.
Kutlu olsun da ben birazdan yatacağım.  Yarın okul var.
Herkese iyi geceler.
Odamdayım. Yattım. Işığımı kapadım. Kardeşim zaten yatmıştı.
Kahretsin, hiç uykum yok.
Saat 10. Annemler gülüyorlar. Herhalde komik bir film var. Hadi Eylem, uyumalısın!
Saat 11. Babam yatmaya gidiyor.
Saat 11.55, annem de uyudu.
Ağlamak istiyorum. Hala uyuyamadım. Her bayram sonrası aynı şey.
Uzun tatillerden nefret ediyorum.
Bayramın ilk günü, ne kadar da güzeldi, oysa ki!
Aslında hala bayram. Yalnızca beş dakikası kaldı ama…
En son ben kutlamak istedim.
Herkese iyi bayramlar.
Ve iyi geceler.

10 Kasım

Geçen gün bir arabanın arkasında, “Atam izindeyiz” yazısı gördüm.
İlginç olan, en azından benim açımdan bir ilkti, resim alışageldiğimiz üzere Atatürk’e ait değil, Fatih Sultan Mehmet’e aitti.
Toplumun, kamplara ayrılmak için her fırsatı bu ölçüde değerlendirdiği başkaca bir millet var mıdır acaba?
Eğer özgürlükten bahsediyorsak, isteyen istediğinin izinden gidebilir, sanırım  mutabıkız.
Hala Hitler’i rol-model alan ve onun yaptıklarını ellerine fırsat geçse yapmaya hazır, milyonlarca insanın olduğunu düşünürsek, kimin, kimin izinden gideceğine müdahale etme şansımız yok.
Öyle veya böyle, insanların Atatürk konusunda yüzde yüz mutabakat sağlamasını beklemek fazlasıyla hayalci değil midir?
Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında, Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasında, ve de devrimler süresince sizce yüzde yüz mutabakat sağlamış mıdır? Veya bu zorunluluğu hissetmiş midir?
Pek sanmıyorum…
Sıradışı insanlar, dahiler, zamanının ötesinde bir zihne sahip insanlar, herkesi memnun etme kaygısı taşımazlar. Böyle bir kaygıları yoktur.
Doğru bildikleri bir yol vardır. Ve o yolda ilerlerler.
Belki iddialı olacak ancak ben 1923 yılında bir seçim olsa, Mustafa Kemal’in yüzde yüz oy almayacağına eminim. Hatta bu seçim, halifeliğin kaldırılması ve giyime ve dile yönelik bazı devrimlerin hemen arkasından yapılsa, yüzde elli bir çoğunluğu güçlükle yakalayabileceği bile düşünülebilir.
Demem odur ki; yazının başında bahsettiğim resmi, ilk gördüğüm anla, düşündükten sonra ki hislerim tamamen farklı oldu.
İlk başta tepki ile yaklaştım, sonrasında ise bu yazdıklarımı hissettim.
Bir insan kendi çağında anlaşılamayacağı gibi, yüz sene sonra da anlaşılamayabilir.
Mesele, kendinizi O’nu iyi anlayan şanslılardan biri olarak hissediyorsanız, üzerine ne koyduğunuz ile ilgilidir.
İçinde yaşadığımız coğrafyanın, Norveç veya İsveç’ten farklı olduğunu iyi anlamak gerekir.
Bu ülke insanı, kendisiyle beraber markette sıra bekleyen lideri değil, her zaman önünden olan, kendisini trafikte bekleten, güçlü liderleri sever.
Bu demokrasi anlayışı veya çağdaş olmamak ile ilgili değil, Türk olmak, Müslüman olmak ve Anadolu’da yaşamak ile yakından ilgilidir.
Atatürk bu dinamiklerin hepsini çok iyi biliyordu.
Sadece çok iyi bir asker değil, aynı zamanda mükemmel bir siyasetçiydi…
Belki de, bu coğrafyaya biçtiği demokrasi elbisesi, birkaç beden büyüktü, ancak O, ondan sonra gelenlerin bu denli bir gelişim sağlayacağına inandı.
Ama inandığı gerçekleşmedi.
Hani dedesinden elli yıl boyunca yetecek bir miras kalmış bir genç gibi, Atatürk’ü, O’nun ilke ve devrimlerini yedikte yedik… Sömürdük de sömürdük.
Gelinen noktada, hem O’nu yıprattık, hem doğrularını…
Şansımıza, o kadar güçlü bir mirastı ki, hala bitmedi… Ama bitmek üzere…
Sanki bir an, ortaya çıkacak, ve tüm izinde olanlara,
“ Çok teşekkür ederim, beni bu kadar sevmeniz, beni inanılmaz mutlu ediyor… Ama ne olur artık, beni bırakın da yeni şeyler söyleyin ve değişin…”
Hatta, her zaman olduğu gibi, milletini motive etmek amacı ile şöyle de  diyebilirdi;
“ Yes u can…”
Atam,
Bize kazandırdığın her şey için çok teşekkürler… Ruhun Şad olsun…