31 Ara 2011

İyi seneler

Dünyamız, güneşin etrafındaki bir turunu daha tamamlamak üzere.

Hayal kırıklığı ile biten her aşkının arkasından tanıştığı her yeni kişiye aynı ihtirasla bağlanan ve aynı hayalleri kuran bir genç kız gibi yaşayan insanoğlu, yeni yıllardan hep çok büyük armağanlar bekler.

2011 yılının bu son gününde, ben de yaşadığım yılın bir muhasebesini yazmak isteğiyle oturdum bilgisayarımın başına.

İlk hissettiğim, ilerleyen yaşımla birlikte beklentilerimin önceki yıllara göre farklılaştığı ve renk değiştirdiği oldu.

Yeni yıldan beklentim, 2011 kadar sağlıklı, başarılı ve mutlu olabilmek. Bu seneki kadar gezebilmek.

Hatta, tam tersi biçimde, isteklerimden, yaşadıklarımda küçülebilmek en büyük dileğim.

Schopenhauer’ın kişiliğimizi yönettiğini vurguladığı “isteme” konusunda daha az talepkar olabileceğim bir yıl diliyorum. Umarım yeni yılda , daha çok ben olabilmek adına, daha az isterim. İstenç değil, ruhum yönetir beni. Bunun 2012 yılında, birden olamayacağının farkındayım. Bu konuda gelişim kaydetmek, benim açımdan yeterli olacaktır.

Peki, 2011 yılında hayatımda neler değişti?

Ø  Hayatımda ilk defa tek başıma, plansız ve programsız bir seyahat gerçekleştirdim. 9 gün boyunca, tek kelime Türkçe konuşmadım, kim ne der diye düşünmedim, kimse beni yönlendirmedi, daha önce hiç yapmadığım onlarca şey yaptım. 37 yıllık hayatımın en özgür ve kaygısız dokuz günü olduğunu söyleyebilirim.

Ø  2011’de ilk defa, insanlar ile ömrüm boyunca dost kalamayabileceğimi öğrendim. Daha önce aynı anne baba gibi, dostlarım ve arkadaşlarım ile de, ölene kadar arkadaş kalabileceğimi düşünürdüm. Yanlış olduğunu gördüm. Bunun, herhangi birinin suçundan değil, insanoğlunun yapısından kaynaklandığını kavradım.

Ø  2011’de daha fazla kahve içip, kahve makinesi almayı düşünmeye başladığım bir yıl oldu.

Ø  İnsanların mutlu olmak üzerine inşa ettikleri hayatlarının zorlaştığını; bu sebep ile uçlarda yaşamak yerine, hem mutluluklarımı, hem de hüzünlerimi daha merkezde yaşamam gerektiğini öğrendiğim ve hayatıma yansıttığım bir yıldı 2011.

Ø  Daha önce hiç dinlemediğim iki radyoyu dinledim bu yıl. Radyo Voyage ve Pal Station, yanılmıyorsam her gün dinlediğim radyolardı.

Ø  Nietzche, Schopenhauer, Rousseau, Oruç Aruoba, Gündüz Vassaf, Kazancakis, 2011’ime damga vuran yazarlar oldu.

Ø  Kazancakis’in Zorba’sı, okuduğum gelmiş geçmiş en etkileyici romanlardan biri olarak hayatımdaki yerini aldı.

Ø  Ve Fenerbahçe. Fenerbahçe’nin sadece bir takım değil, hayatıma ait bir mütemmim cüz olduğunu hissettim. Önce takımım şampiyon olduğu için çok sevindim, sonrasında şike iddiaları sebebi ile çok üzüldüm. Başkanımız hapse girdiğinde, kendimi ağlamamak için zor tuttuğum an, geri kalan hayatımda unutmayacağım an’lardan biri oldu. İngiliz taraftarlar gibi, takımım amatör kümeye düşse de, sevgimin azalmayacağını anladım. Bu birbirine yakın sevinç ve hüzün, aynı zamanda 4. Sırada yazdığım değişiklik ile ilgili iç haklılığımı daha da doğruladı.

2012’de;

Herkesin elindekilerinin değerini kavrayacakları, bir tane hayatlarının olduğu bilincinden yola çıkarak, daha çok kendileri, daha az başkaları olarak yaşayacakları, kim ne der düşüncesini daha az umursayacakları ve yaşadıkları dünyanın değerini daha çok bilecekleri bir sene geçirmesini diliyorum.

İyi seneler.
   

28 Ara 2011

Schopenhauer'a Giriş

Schopenhauer’ın Yaşam Bilgesinden Aforizmalar kitabını okudum.

Açıkçası bu okuduğum ilk kitabıydı ve Nietzche’ye göre daha akıcı geldi bana. Elbette yazarın başyapıtı olan “İstenç ve Tasarım olarak Dünya”yı yeni okuyacağım. Bu anlamda, yorum yapmak için erken.

Okuduğum kitap özet olarak, insan mutluluğunu, bun engelleyen ve sağlayan faktörleri ortaya koyuyor.

Mutlu olup olmamamız;


ØNe olduğumuz,


Ø  Neye sahip olduğumuz,


Ø  Neyi temsil ettiğimiz,

Kriterlerinden yola çıkılarak anlatılıyor.

Kitabın en çarpıcı yanı, baştan sona, yalnızlığı ve içte kalmayı olumlaması. Mutsuz olmamızı sağlayan faktörlerin, hepsinin dış etkenlere bağlı olduğunu ortaya koyan yazar, çareyi içe dönmek olarak belirliyor. Dışarının aldatıcı ve hayal kırıklığı yaratıcı atmosferindense, kendi kişiliğinde ve dünyasında gelişmenin, derinleşmenin ve anlam bulmanın çok daha rahatlatıcı ve mutlu edici olduğunu iddia ediyor.

Kitaptan altını çizdiğim bazı cümleleri sizle paylaşmak istiyorum; ilginizi çekerse, sizi de Schopenhauer’in dünyasına davet ediyorum.

“…İç dünyalarının boş oluşu, bilinçlerinin yavanlığı, zihinlerinin yoksulluğu, onları dostluklar kurmaya yöneltir, ama yine kendileri gibi olanlarla…”

“…içsel yoksulluğu dışsal zenginlikle ikame etmek istiyordu…”

“…bundan dolayı, kişisel üstünlüklere yönelik kıskançlık, en özenli biçimde gizleneni olduğu için, en uzlaşmaz olanıdır da…”

“…bu yüzden dışsal mülklere ve dışsal saygınlıklara sahip olmaktan çok, bu içsel mülklerin geliştirilmesini ve korunmasını düşünmeliyiz…”

“…boş zaman, tam da Ariosto’nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zaman geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür…”

“…Voltaire’in doğru biçimde dikkati çektiği gibi, gerçek gereksinimler olmadan gerçek hazlar alınamaz……Bunun sonucunda böyle seçkin bir insan, kişisel yaşamın yanı sıra ikinci, entelektüel bir yaşam da sürer ve yavaş yavaş bu ikinci yaşam onun asıl amacı haline gelir ve birincisini salt bir amaç olarak görmeye başlar. Ötekiler için ise, bu dışsal, boş, ve kederli yaşam amaç olarak görülmek zorundadır...”

“…kendisiyle baş başa kalabilmek, en değerli mülktür, geri kalan her şey, gereksizdir, eğer varsalar da, çoğun sadece bir yük oluştururlar…”

“…çünkü kişi, kendinden ne çok şeye sahip ise, başkalarında o kadar az şey bulabilir. Başkalarının büyük hoşnutluk duydukları birçok şey, onun için yavan ve katlanılmazdır… yine de zihinsel açıdan en sınırlı insanın aslında, en mutlu insan olduğu, yeterince sıklıkta öne sürülmüş ve bu kanıtsız da kalmamıştır…”

“…Zenginlik deniz suyu gibidir: ne kadar çok içilirse, o kadar çok susanır-aynı şey ün için de geçerlidir…”

25 Ara 2011

100

Her insan davranışının altında bir takım öznel sebepler yatıyor mutlaka.

Bu davranışın ortaya çıkmasında etkileyici olan, yaşanmışlıklar, hissedilenler, paylaşılanlar ve ileriye yönelik beklentiler gibi.

Okumakta olduğunuz 100'üncü blog yazımda, kendi adıma beni bu noktaya, diğer bir deyişle yazmaya iten davranışları mercek altına almak istedim.

Ve şu soruyu sordum kendime;

Neden yazıyorum?

İnsanoğlunun hayatı, tam anlamı ile bir serüven. Bu serüvenin sizi nereye götüreceği, nerede bırakacağı ve neler yaptıracağı her saniyesi için bir gizem. Belki de hayatı bu denli güzel kılan da, bu serüvene bir saniye için bile olsa hakim olamayışımız gerçeği, hakim olduğumuz düşüncesine inandırarak hem de!

2010 yılının Ağustos ayında başladığım blog yazma serüvenim tam sürat devam ediyor.

Yukarıdaki soruya, kendimin verdiği ilk cevap çok okumak oldu. İlkokulda tüm çocuk kitapları, orta okul ve lise’de  Aziz Nesin, Uğur Mumcu ve evdeki diğer kitaplar, üniversite hayatım boyunca Rus ve diğer Dünya klasikleri ve kişisel gelişim kitapları, 20’li ve 30’lu yıllar roman ve macera kitapları ile döşenen kilometre taşları, 30’larımın sonunda beni Felsefe’ye ulaştırdı.

İşte bu okuma maratonu, beni artık yazmalısın düşüncesine ulaştırdı. Okuduklarımdan, etkilendiklerimden yola çıkarak yazma isteğine eriştim.

İkinci ana sebep ise sanırım, yaşadığımız serüvenin gittikçe hepimizi, dünyayı ve çevremizi daha berrak algılamamız gerçeğinden ortaya çıktı.

Aile, arkadaşlar ve dostlar, iş yaşamı ve diğer sosyal hayatta yaşananlar, insanı adeta hayat üniversitesinde her yıl bir üst sınıfa geçiriyor.

Çocuk iken bana bir dünya anlatıldı. Sonra ben bu dünyayı önce öğrenmeye, sonra da yaşamaya başladım. 35 yaşımın ardından, kesinlikle yolun yarısı olduğuna katılıyorum, bana anlatılanların ve inandıklarımın hepsinin aslında, birer ilüzyondan ibaret olduğunu anlamaya başladım. Ve bu yolu seçen bir çok insan gibi, kurduğum kalelerin yıkıldığını gördükçe, içime dönmeye başladım. Ve bu içe dönük yolculuk, kimi zaman tahrip edici olsa da, beni yazmaya hazırlayan diğer bir etken oldu. İçe dönmenin tahribatını önlemenin ve tersine yapılanmayı ve anlamayı başlatan ise Felsefe oldu. Özellikle 2011 senesinde, yol arkadaşlarım Nietzsce, Rousseau ve Schopenhauer ve onlardan etkilenerek romanlar yazan, büyük birkaç diğer yazar oldu. Bu filozoflar, ilerlediğim yoldan geçen milyonlar olmasını göstermek adına, ben de olumlu etkiler yarattılar.

Beni yazmaya hazırlayan ve iten son etken ise gezilerim oldu. İş hayatımın bir bölümünde hemen hemen tüm Türkiye’yi, son 4 yıl içinde de dünyanın değişik ülkelerini, şehirlerini, insanlarını ve kültürlerini tanımak, bende, bu yaşadıklarımı başkaları ile de paylaşma isteği yarattı.

Aristoteles’in söylediği gibi, insanları gerçek mana da mutlu eden “şey”ler, takdir ve ilgi beklemeden, tamamen kendilerine yönelik yaptıklarıdır.

Blog yazmak, içimden gelen ve kendim için yaptığımı bir ruhsal beslenme antremanıdır. Fazlası değildir. 

Bilinmeyen bir isim ile yazmak yerine, kendim adım ile yazmam ve bunu sosyal paylaşım siteleri ile paylaşmamın sebebi ise, yakın çevremin değerli yorumlarını almak üzerinedir.

Hiç şüphesiz blog yazmak, bir kitap yazabilmek amacı ile seçilmiş bir yol değil, tam tersi yeni bir yol keşfetme isteğidir.

Karda ayak izlerinin üzerinden giden biri olmak istemediğimi fark ettim.

Kendi yolumu kendim bulmalıyım.

İsteğim bir yere ulaşmaktan ziyade, ayak basılmamış yollardan ilerlemek.

Belki de, bundan önce çok insanın yapmak istediği gibi.

Yazımın sonuna geldim. Radyo Voyage’da “THY ile şimdiki durağımız Ho Chi Minh” anonsunu duymak;

İkinci kanal’a da işte bu sürpriz yakışırdı.

Umarım, yazma isteğim hiç bitmez. 

20 Ara 2011

Turkish Delight

Eskiden beri takıldığım bir konu vardı ki; bugün gazetede okuduğum ve aslında ilk bahsedeceğim konu ile ilgisi olmayan gündeme ait bir bilgiyi görünce yazayım dedim.
Asmalımescit’te masaların kaldırılması, Antalya’da içkili restoranlara yönelik yeni bir uygulamaya geçilmesi veya benzeri bir tatil yöresindeki eğlence yerlerinin kapanış saati ile ilgili bir uygulama yeniliğine kalkışıldığında; abartısız herkesin ilk tepkisi şu oluyor:
“ Turistler üzerinde çok olumsuz etkisi olur” veya “turizm baltalanır”.
Ülkemiz insanının kendi kişisel hakları ve sosyal hayatına yönelik değişiklikleri, kendi arasında hiç göstermediği düzeyde bir “empati” ile karşılamasının nedeni gerçekten, empati midir, yoksa bir aşağılık kompleksi midir, ya da kendi hakları üzerinde irade sahibi olamayacağına yönelik kültürel ve politik genetiği midir?
Cevap veriyorum B ve C.
Ama çokça B.
Değişikliklerin kendi hayatını nasıl etkileyeceğinden çok, turizmin buna göstereceği reaksiyon üzerinden konuların yorumlanması ve gündeme taşınması, çağdaş medeniyetler seviyesine sadece“shopping mall” sayısı bakımından eriştiğimizi gösterir.
Kişisel haklar açısından Çin ile Vietnam arasında bir yerde olduğumuzu düşünüyorum.
Bu konuya nerden mi geldim?
Bildiğiniz üzere gündem maddesi, Fransa’da şu anda gündemde olan “Ermeni Soykırımı” iddiasına yönelik yasa teklifinin Meclis gündemine taşınması.
Konunun siyasi tarafına hiç girmeyeceğim. Ama ticari tarafına da girmeyi hiç düşünmüyorum.
Yalnız bugün gazetelere baktığımda gözlerime gerçekten inanamadım.
Anlı şanlı gazetelerimiz kararın ticari etkisini tam manşetten verirken, Airbus, Axa ve diğer Fransız yatırımcıların bu olası karardan duyduğu rahatsızlıktan ve olası bir kararın Türk-Ticari ilişkilerini hangi düzeyde etkileyeceğinden bahsediyorlardı.
Diğer bir deyişle, Fransızları siyaset ve tarih bağlamlarında ikna edemeyişimiz gerçeğini, son rauntda ticari tehdit ile örtmeye çalıştığımızı anladım.
Sizce de çok üzücü değil mi?
Ülkemiz ile ilgili bu kadar önemli bir iddiayı uluslar arası platformda engellememizin yolu, Airbus’tan uçak alımını iptal etmek olabilir mi?
Eğer yolumuz bu ise, biz soykırımı Fransızlardan önce kabul etmişiz de haberimiz yokmuş.
Ülkemiz bu mantaliteyle her devirde yalnızlığa mahkumdur.
Suçu başkalarında aramayalım.

18 Ara 2011

Uzaktan Kumanda ile Yakından Kuşatma

İnsan ömrünün gittikçe uzamasına rağmen, konsantrasyonunun azaldığını fark ettiniz mi?
Söz gelimi, elbette sayfa uzunluğu ile edebi değer ölçülmez, ancak; klasik kitaplara baktığımızda her kitabın minimum 300-400 sayfa uzunluğunda yazıldığını görüyoruz. Hatta genel kabul görmüş klasiklerde bu sayı 800-900 sayfalara kadar çıkıyor. Günümüzde yazılan kitaplar genellikle 200 sayfa civarında oluyor. Eskiden kitapların elle yazıldığını ve basımının çok daha ilkel koşullarda yapıldığını düşünürsek, olay biraz daha netlik kazanıyor…
Bunun sebebi, muhtemelen, 21. yy insanının artık uzun kitaplar okuyacak kadar vakitleri olmaması ve bir kitaba uzun süre konsantre olamamaları…
21. yy insanının en belirleyici özelliği ise, her ne yaşanırsa yaşansın, politika, sanat, ekonomi veya kültürel, olayları sadece önyüzleri ile değerlendirmeleri. Nasıl mı?
Gazetede okuduğu, televizyonda seyrettiği her habere veya olaya sunulan biçimde ilgi göstermesi ve derin bir perspektifle incelemeye ve analiz etmeye çalışmaması.
Duyduğuna, okuduğuna, seyrettiğine, itibar etmesi.
Sunulanı sorgulamaması.
Bilgileri hap şeklinde, olduğu gibi, özümsemesi.
Bu anlayış ve yaşayış biçimi, kitleleri yönetmeyi ve belli bir düşünceye sevk etmeyi, tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştırıyor.
Doğru bir sunum ile, uluslar, savaşlara, mezhep kavgalarına ve her türlü karışıklığa sevk edilebiliyor.
Çağımız insanının bu derinlemesine düşünmeme sendromunun perde arkasında, daha doğrusu yaratıcı unsurunda, zaman kısıtını gözlemleyebiliriz.
Peki, en başta bahsettiğim gibi, yaşam süresi her geçen gün uzayan insanoğlu, neden gittikçe konsantrasyonunu ve düşünme fonksiyonunu kaybetmeye başlıyor?
Hayatına ilave olan yaşları ne ile dolduruyor?
Ne internet, ne uçak, ne de robotlar. Bence bu noktaya gelinmesindeki en geçerli icat, “Televizyon”.
İnsanoğlunun düşünme yeteneğini katleden en büyük icat televizyondur.
Televizyon, hem insanların  vaktini alma, hem de göstererek yönetme anlamında en geçerli silahtır.
Sadece kültürel etkinliklere katılma veya parçası olmaya, veya kitap okumaya alternatif olma anlamında değil, düşünmeye ve konuşmaya getirdiği kısıt sebebi ile televizyon atom bombası kadar etkili bir silahtır.
İnternet, kişileri sosyalleştirme, ve bilgi, vizyon ve kültür kazandırma anlamında, karşılaştırılamayacak kadar faydalı kalır televizyonun yanında…
Televizyonun evlere girdiği yılların ortalarında evimizde yaşanan, ve bir çok evde de yaşandığına inandığım bir anekdot ile yazımı bitirmek istiyorum.
Günümüzde çok olmasa da, 80 ve 90’lı yıllarda elektrik kesintileri hiç eksik olmazdı… İşte bu elektrik kesintilerinin akşam vakitlerine denk geldiği bazı günlerde, tam televizyon seyrederken bir anda karanlığa gömülürdük…
İşte o anlarda, evde bir anda suskunluk olur, aile bireyleri olarak, birbirimiz  ile bir şeyler konuşmaya çalışır, ama çoktan kaybettiğimiz bu yetenek yüzünden, çok geçmeden, elektriğin hemen de gelmeyeceği tecrübesine dayanarak uyumaya karar verirdik.
İnsan ömrü uzadıkça, ilişkilerin ömrü kısalıyor…
İnsan ömrü uzadıkça ideolojiler yok oluyor…
İnsan ömrü uzadıkça, uygarlık tahrip oluyor…
İnsanlığın yeniden var olabilmesi için, belki de hiç olmadığı kadar karanlığa ihtiyaç duyulan yüzyıllara adım atıyoruz…

11 Ara 2011

Benimle Susar mısın?

Oturdum bilgisayarın başına…
Aklımda bir Pazar akşamı yazısı yazmak vardı… Hani pazartesi sendromu yaşatan cinsten…
Yazdım. Ama beğenmedim ve sildim…
Ne yazacağımı da bilmiyorum.
Yazmak ne kadar zor.
Konuşmak ne kadar kolay.
Boş yazmak bile, boş konuşmaktan çok daha zor…
Son zamanlarda sessizleştiğimi fark ettim. Demek istediğim, eskiye göre.
Önce yaştan olduğunu düşündüm.
Ama şimdi anlıyorum da, insan yazdıkça konuştuklarını da sorgulamaya başlıyor…
Bu sorgulama, gün içinde, pek de gerek olmayan ve herhangi bir incir çekirdeğini doldurmayan cinsten bir çok cümleler kurduğumu fark ettirdi bana…
İnsanların, rahatlamak ve içini boşaltmak amacı ile sohbet etmelerini ve konuşmalarını elbette ki yargılamıyorum ancak, her konuda ve her zaman konuşmamız da gerekmiyor aslında…
Zaten dikkat ederseniz, eşlerimiz ve ailelerimizle konuşmaktan çok sessizlikleri paylaşıyoruz çoktandır… Kendini söz ile anlatma mecburiyeti ortadan kalktığında, insanlar konuşmaktansa, birbirlerinden aldıkları sıcaklıklar ile sessizliklerini paylaşmaya başlıyorlar…
Neden sustun, sıkıldın mı benden sorusunun cevabı benim açımdan çok net… Yanımda susan insanları da daha fazla sever oldum…
Konuşarak paylaşabildiklerimizin neler getirdiği ortada…
Sessizlik sanki çok daha fazlasını kazandırıyor ilişkilerde.
Belki bu yüzden, insanlar geçmişte mektuplar ile, günümüzde ise mailler ile daha rahat anlıyorlar birbirlerini…
Diyaloglarımızda, altın arar gibi mana aramaya başladığımız günlerde,
Şimdi anlıyorum,
“Söz gümüş ise, sükut altındır” atasözünün, gerçek manasını…
Diliyle değil, kalbiyle ve gözleriyle anlaşan insanların çoğalmasını diliyorum.
İyi pazarlar.

7 Ara 2011

Sözlerimi Geri Alamam

Öz’lü sözleri çok severiz.
Atasözlerini de.
Ancak Öz’lü sözlerin yeri apayrıdır.
Öz’lü söz konsantre meyve suyu gibidir.
Öz’lü sözü söyleyen kişinin hayatı ise meyvedir.
Örneğin, Tolstoy’un bir sözünü arkadaşınızla paylaştınız.
Bu söz duyan veya okuyan kişi bir anda etkilenir. Düşünür. Sonra bu bir anda geliş, bir anda gidişi getirir.
Tolstoy’un hayatını kimse okumaz, bilmez.
Ama Öz’lü sözünü herkes birbirine söyleyebilir. Zira Tolstoy marka değeri olan bir yazardır.
Nike gibidir. Ya da Adidas.
İnsanların çokluk ile, Konfüçyüs’ten tutun, Mevlana’ya, ya da Dostoyevski’den Goethe’ye kadar bir çok yazar, çizer, edebiyatçı veya sanatçının, sözlerini birbirlerine bir şeyler anlatmak için paylaşmaları bir zamandır, bana komik gelmeye başladı.
Her şey de olduğu gibi, edebiyatta da hap şeklinde besinler arayan günümüz insanı, beslenmesini kitaplar yerine, cümleler ve paragraflar ile yerine getirmeye çalışıyor.
Hele ki, internet çıktığından beri, Öz’lü sözler iyice havada uçuşmaya başladı.
Kimin, neyi söylediği tam bir muamma.
Ben de bu yazımda size bazı değer verdiğim Öz’lü sözleri paylaşmak istiyorum.
Sizden ricam, her birini okuduğunuzda; etkilenmeniz, düşünmeniz, ders çıkarmanız, haklı bulmanız, ve hemen akabinde de hem sözü hem de söyleyenini unutmanız. Zira sistem bu şekilde işliyor.
İyi etkilenmeler.
“Saldım çayıra, Mevlam kayıra” Goethe
“Üşeniyorum, öyleyse yarın” Napolyon
“Para, kredi kartı veya yemek çeki” Adam Smith
“Yazıldıysa olur” Nietzsche
“Evli, mutlu ve çocuklu” Mevlana
“Benim memurum işini bilir” Platon
“Bırak bu işleri, devlet su işleri” Can Yücel

6 Ara 2011

Ganj Nehri'nde Yolculuk

İnsanın kendiyle barışık olmasının, genel anlamda kişiler ve toplum ile de barışık olması sonucunu doğurduğu, hep dile getirilen varsayımlardan biridir.
Otuzyedi yaşımdan, otuzsekizli yaşıma geçiş yapacağım 2012 yılı öncesinde, son iki yıldır süren ve sürmesini arzu ettiğim “içe” yaptığım yolculuğum, bir şekilde sonuçlarını doğurmaya başladı sanırım.
2010 mayıs ayında başlayan, ve pirincin içindeki taşları ayıklamaya çalışan köylü kadın tadında geçirdiğim bu iki yıl neticesinde bir kısım taşlarımı elekten geçirdiğime inanıyorum.
En azından,birkaç taşı buldum diyelim. Bütün taşlarımdan arınmam, daha uzun ve derin bir yolculuk gerektirecek belki de…
Dün akşam katıldığım bir yemekte, masadakiler 2012 planlarını ve yapmak istediklerini açıkladılar. Sıra bana geldiğinde, ilk defa o an düşünerek dudaklarımdan dökülen şu sözcükleri söyledim;
“2012’de hoşuma gitmeyen birkaç özelliğimden kurtulmak istiyorum.”
Sahi, sizin de bu şekilde kurtulmak istediğiniz huylarınız oldu mu, var mı?
Benim var.
Sanki, sporu bıraktığım için, karın etrafımda oluşan yağlar gibi, sadece fiziksel  spor yapmanın bir sonucu olan, ancak zihinsel spor sayesinde yok edebileceğim, kurtulabileceğim ve bana ait olmayan özellikler bunlar…
Zihinsel spor, salonlarda yapılan değil, toplumda tekrar edilen yaşama ve ayakta kalma dürtüsünün yarattığı fazlalıkları atmaya yönelik egzersiz biçimi.
Doğduğumuzda bünyemizde olmayan, ancak uzun yaşam koşusunda, isteyerek veya istemeyerek bünyemize kattığımız fazlalıklar bunlar…
Bunu belki Rousseau gibi topluma, belki Nietzsche gibi sürü’ye bağlayabilirim…
Tek bildiğim aslında bana ait olmadıkları…
Bünyemden atmak istediğim fazlalıkları, sizlere söyleyecek değilim… Söylemememin sebebi, gizlenmek, ayıplanmak korkusu veya gizemli olmaya çalışmak da değil…
Zira, ben değiştiğimde, dönüştüğümde, siz bunu yine anlayamayacaksınız…
İçe yapılan yolculuğun meyveleri, pek tabi ki yine içeride yenir…
Kabukları olmadığı için, dışarı atılacak bir şey kalmaz…
Aralık ayının bu ilk yazısını, bir ilk “yeni yıl” yazısı olarak kabul edebilirsiniz…
Bu değişimi, bir takvim yılı başına denk getirmek ise, planlanmış bir şey değil, sadece hayatın bana servis ettiği bir gölge oyunundan ibaret…