25 Ara 2011

100

Her insan davranışının altında bir takım öznel sebepler yatıyor mutlaka.

Bu davranışın ortaya çıkmasında etkileyici olan, yaşanmışlıklar, hissedilenler, paylaşılanlar ve ileriye yönelik beklentiler gibi.

Okumakta olduğunuz 100'üncü blog yazımda, kendi adıma beni bu noktaya, diğer bir deyişle yazmaya iten davranışları mercek altına almak istedim.

Ve şu soruyu sordum kendime;

Neden yazıyorum?

İnsanoğlunun hayatı, tam anlamı ile bir serüven. Bu serüvenin sizi nereye götüreceği, nerede bırakacağı ve neler yaptıracağı her saniyesi için bir gizem. Belki de hayatı bu denli güzel kılan da, bu serüvene bir saniye için bile olsa hakim olamayışımız gerçeği, hakim olduğumuz düşüncesine inandırarak hem de!

2010 yılının Ağustos ayında başladığım blog yazma serüvenim tam sürat devam ediyor.

Yukarıdaki soruya, kendimin verdiği ilk cevap çok okumak oldu. İlkokulda tüm çocuk kitapları, orta okul ve lise’de  Aziz Nesin, Uğur Mumcu ve evdeki diğer kitaplar, üniversite hayatım boyunca Rus ve diğer Dünya klasikleri ve kişisel gelişim kitapları, 20’li ve 30’lu yıllar roman ve macera kitapları ile döşenen kilometre taşları, 30’larımın sonunda beni Felsefe’ye ulaştırdı.

İşte bu okuma maratonu, beni artık yazmalısın düşüncesine ulaştırdı. Okuduklarımdan, etkilendiklerimden yola çıkarak yazma isteğine eriştim.

İkinci ana sebep ise sanırım, yaşadığımız serüvenin gittikçe hepimizi, dünyayı ve çevremizi daha berrak algılamamız gerçeğinden ortaya çıktı.

Aile, arkadaşlar ve dostlar, iş yaşamı ve diğer sosyal hayatta yaşananlar, insanı adeta hayat üniversitesinde her yıl bir üst sınıfa geçiriyor.

Çocuk iken bana bir dünya anlatıldı. Sonra ben bu dünyayı önce öğrenmeye, sonra da yaşamaya başladım. 35 yaşımın ardından, kesinlikle yolun yarısı olduğuna katılıyorum, bana anlatılanların ve inandıklarımın hepsinin aslında, birer ilüzyondan ibaret olduğunu anlamaya başladım. Ve bu yolu seçen bir çok insan gibi, kurduğum kalelerin yıkıldığını gördükçe, içime dönmeye başladım. Ve bu içe dönük yolculuk, kimi zaman tahrip edici olsa da, beni yazmaya hazırlayan diğer bir etken oldu. İçe dönmenin tahribatını önlemenin ve tersine yapılanmayı ve anlamayı başlatan ise Felsefe oldu. Özellikle 2011 senesinde, yol arkadaşlarım Nietzsce, Rousseau ve Schopenhauer ve onlardan etkilenerek romanlar yazan, büyük birkaç diğer yazar oldu. Bu filozoflar, ilerlediğim yoldan geçen milyonlar olmasını göstermek adına, ben de olumlu etkiler yarattılar.

Beni yazmaya hazırlayan ve iten son etken ise gezilerim oldu. İş hayatımın bir bölümünde hemen hemen tüm Türkiye’yi, son 4 yıl içinde de dünyanın değişik ülkelerini, şehirlerini, insanlarını ve kültürlerini tanımak, bende, bu yaşadıklarımı başkaları ile de paylaşma isteği yarattı.

Aristoteles’in söylediği gibi, insanları gerçek mana da mutlu eden “şey”ler, takdir ve ilgi beklemeden, tamamen kendilerine yönelik yaptıklarıdır.

Blog yazmak, içimden gelen ve kendim için yaptığımı bir ruhsal beslenme antremanıdır. Fazlası değildir. 

Bilinmeyen bir isim ile yazmak yerine, kendim adım ile yazmam ve bunu sosyal paylaşım siteleri ile paylaşmamın sebebi ise, yakın çevremin değerli yorumlarını almak üzerinedir.

Hiç şüphesiz blog yazmak, bir kitap yazabilmek amacı ile seçilmiş bir yol değil, tam tersi yeni bir yol keşfetme isteğidir.

Karda ayak izlerinin üzerinden giden biri olmak istemediğimi fark ettim.

Kendi yolumu kendim bulmalıyım.

İsteğim bir yere ulaşmaktan ziyade, ayak basılmamış yollardan ilerlemek.

Belki de, bundan önce çok insanın yapmak istediği gibi.

Yazımın sonuna geldim. Radyo Voyage’da “THY ile şimdiki durağımız Ho Chi Minh” anonsunu duymak;

İkinci kanal’a da işte bu sürpriz yakışırdı.

Umarım, yazma isteğim hiç bitmez. 

1 yorum:

  1. 100. yazın münasebetiyle sunu söyleyeyim ki, ilk yazdığın yazıdan bu yana üslup ve kendini ifade olarak büyük bir asama kaydettin. İlgiyle izliyorum.

    YanıtlaSil