29 Ara 2012

Hasret D.


"Ek rang maay jeena, jeevan ko,
ay janay tamanaa theek nahin,
Ghum aur khushi, doo rastay hain,
Ek rah pay chalna theek nahin,

Badal jayay mausam,
khushi a-e jayee gham"


Living life in one colour,
My dear is not a good thing,
Sadness and happiness are two paths,
Travelling on one path is not a good thing.

As the season changes,
Happiness comes and sadness goes. 

İlki Hintçe, ikincisi İngilizce olan sözler Hint asıllı İngiliz DJ Nitin Sawhney’in Mausam isimli şarkısına ait.

Yaklaşık bir aydır sürekli olarak dinlediğim bu şarkı, hiç anlamasanız bile gerek vokali ile gerekse de müziği ile sizleri bir yerlere götürmeyi başarabiliyor.

İngilizce çevirisini ise bir forumda buldum.

Özetle bir yolda ilerlediğimizi, ve bu yolun bize eninde sonunda mutlu günleri getireceğini müjdeliyor sözler bizlere…

Dün Milliyet gazetesinde Hasret’in öyküsünü okuduktan sonra ben de işte tam bunları düşündüm. Acaba hayat eninde sonunda mutluluğu getiriyor mu; yoksa bazen ölümün kendisi mi, bir başka deyişle hayatın kendisi değil ama bitişi mi tam mutluluğu sunuyor bizlere…

Hasret açısından sanki huzuru ölüm getirmiş gibi gözüküyor…

Küçük yaşta babası ölen, Sevmediği bir insanla evlendirilen, buna dayanamayıp evine dönen, evinde iki kuzeninin tecavüzüne uğrayan, bu aile büyüklerinden saklanan, hamile kalan, hamile kaldığı duyulan, iki kuzenin çocuğu üstlenmemesi sebebi ile aile meclisi kararına istinaden öldürülmesine karar verilen, Batman Çay’ında boğularak öldürülen, cesedi baraj sularının yükselmesi ile kıyıya vuran, cenazesi amcası tarafından alınarak camiye bırakılan ki o da kimsesizler mezarlığına bırakılmasın diye alınmış olan,  Diyarbakır’lı kadın derneklerine bağlı 20’ye yakın kadın tarafından defnedilen,

Hasret’ten bahsediyorum… Kimlik yaşı 14, annesine göre asıl yaşı 22 olan Hasret’ten…

Okuması, yazması bile çok ağırken, bu hayatı yaşamış olmak nasıl bir yüktür bilemiyorum… Sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğim de…

Tekrar şarkıya dönersek, şunu merak ediyorum…

Hasret’in ümitlendiği anlar olmuş mudur acaba… Ne bileyim, bir yerde talihim dönecek, başıma güzel şeyler gelecek diye hayal kurduğu geceler mesela…

Bizim geyik ve banal kurduğumuz dizilerden birini seyrederken, karakterlerden birinin yerine koyup acaba dediği “an”lar…

Peki kafası suyun içine sokulup çıkarılırken, veya da tam bastırılırken artık öleceğini anladığı “an”da,
Ağzını tüm gücü ile açıp ölmek istemiş midir?

Onlar beni öldürmeden ben olabildiğince su yutup kendimi öldüreyim diye çabalamış mıdır?

Sorular, sorular, sorular…

Kapalı bir cumartesi sabahında, kalbimi bir gün önceden karartan Hasret…

Umarım gittiğin yerde hasretini çektiğin her şeye fazlası ile kavuşursun…

Sana bunları yaşatan toplumun bir parçası olduğum için senden özür diliyorum…

Beni affet.

Eylem

23 Ara 2012

Çember


Her güzel şeyin bir sonu veyahut da ömrü olması mıdır onu güzel yapan acaba…

Bitecek olması mıdır onu diğerlerinden farklı kılan…

Peki ama her defasında bizim,  hep devam edecek gibi başlamamız veya dört koldan sarılmamız, kendimizi de hiç bitmeyeceğine inandırmamız ne hoş ama ne kadar zavallı değil mi…

Güzeli diğerinden farklı kılan nedir…

Kelimelere dökmeye çalışınca,

Yazmaya kalkınca,

Çizmeye yeltenince beceremediğimiz şeyler güzelse eğer,

O zaman zaten cevabı içinde saklı sorumuzun…

Bugüne kadar görmediğimiz, okumadığımız, bakmadığımız, dokunmadığımız yeni şeyler bize güzel gelebilir,
Belki de bu yüzden tarif etmekte başarısız kalırız…

O güzel şeyleri ifade etmeye, kelimelere dökmeye başladığımız an,

Aslında güzelliklerini kaybetmeye başladıklarının haberidir bizlere…

Bu nedenle,

Tarifsizlikleridir onları güzel kılan,

Klişeden uzaklaştıran…

Geri kalan ise ancak tatlı bir nakarattır…

Sık tekrarlanan…

Bence.


Sorum şu;

İnsan aramadığı şeyi bulabilir mi?

Bulduğunda mı aradığını anlar yoksa…

Hiç aramasaydım keşke mi der,

Keşke hiç bulmasaydım mı…

XXXXXXXXXXXXXXX

Ömür dediğimiz şey;

Sürekli çektiğimiz ama ucunda bir şey olmadığını bildiğimiz bir ipe benzetilebilir mi?

Ama tabiatı gereği, çekmesi zor ve ağır bir ip…

Sürekli bir şeye uzanacakmış gibi,

Ama hiçbir zaman sonunu göremediğimiz cinsten.

15 Ara 2012

Aklımda Kalanlar

Sitar'ın babası Ravi Shankar bu hafta hayata gözlerini yumdu. Herhalde batılı her müzisyeni hayatının bir anında derinden etkilemiş bu büyük müzisyenin yokluğu fazlasıyla hissedilecektir.

Her ne kadar ardında yüzlerce eser bırakmış olsa da, izlerini takip edebileceğimiz iki de kızı var. Bir tanesi çoğumuzun bildiği Norah Jones, diğeri ise çoğumuzun bilmediği, ancak bizim dışımızda kalan çoğu kişinin bildiği Anoushka Shankar...

Ve bu iki müzisyen kardeşi bünyesinde barındıran, ki hatta baba Ravi Shankar'ın da destek olduğu, "Breathing Under Water" isminde hepinize önerebileceğim bir de albüm var.

Karma'ya göre bir daha dünyaya gelmesi kesin olan Ravi'ye külleri bol olsun demek istiyorum... Tabi  tüm günahlarının cezasını çekmemişse eğer... Yoksa biz O'nu kızları üzerinden takip etmeye devam edeceğiz...

xxxxxxxxxxxx

"Jacintha Saldanha".

Bu isim size birşey ifade ediyor mu bilmiyorum ancak kendisi Avustralya ile İngiltere arasında ciddi bir krize neden oldu. Maalesef kriz, kendisinin intiharı sonucunda gündeme geldi.

Avustralya'da yerel bir radyo sunucuları, Jacintha'ya kendilerini kraliçe olarak tanıtarak, prensesin hamileliği ile ilgili bir takım bilgiler aldılar, ve bu şaka yoluyla aldığı bilgileri de radyolarında yayınladılar. Kaç kişi bu şaka ile eğlendi tabi bilmiyorum; herkesin bildiği bu şakayı onuruna yediremeyen Jacintha'nın kendisini öldürmesi.

Hastahanede hemşirelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan bir kızın hazin sonu... Ben buradan ailesinin yasına ortak oluyorum. Müslüman'mıydı yoksa Hindu'mu bilmiyorum ancak umarım o da Ravi Shankar ile aynı yere gitmiş, ve sitarına eşlik ediyordur.

Radyo sahipleri hemen program yapımcılarının işine son vermişler. Jacintha'nın ailesine yarım milyon dolar bağışta bulunacaklarmış.

Senaryo olsa eski Türk filmi der güler geçerdik. Ancak görüyoruz ki insanların hayatlarına ömür biçilmesi, dram filmlerinin senaryosu olmaktan çok hayatın kendisiymiş meğer.

İnsan ister istemez merak ediyor; acaba benim hayatımın bedeli ne kadar diye...

xxxxxxxxxxxx

Hayvanat bahçelerinde, bazı hayvanlar kafesleri geçmesin diye düşük voltajlı elektrik verildiğini biliyorsunuzdur. Böylelikle elektriği bir defa tecrübe eden hayvan bir daha bunu denemeye çalışmıyor.

Neyse şimdi bu nereden aklıma geldi, ben de bilmiyorum ancak bu hafta dikkatimi çeken bir başka haber de, emniyet şeridini kullanan araçları, diğer sürücülerin fotoğraf çekerek, atacağı tweetler ile, şikayet edebilmesi ve ceza yemelerinin sağlanması konusunda sistemin kurulması oldu.

Zaten birkaç aydır, gece gündüz, en soğuk havalarda, yol kenarlarında bekleyen polisler olduğuna şahit oluyoruz. Bu polislerin varlıklarının sebepleri, emniyet şeridini kullanan araçlara ceza kesmeleri veya esas anlamda bu konuda caydırıcı olmaları.

Emniyet şeridini, emniyetin koruması...

Kişi başı gelirin yükselmesinin Türkiye'ye etkisi, emniyet şeridinin kullanılmaması değil de, emniyet şeridinde giden arabaların marka değerinin yükselmesi olarak vücut buluyor...

Cidden gurur duyuyorum...

xxxxxxxxxxxx

Bence dünyanın en büyük klişesi:

" Diğer insanların görüşlerine, inanışına karışılmaması, herkesin özgür iradesi ile hareket edebilmesi ve varlığını devam ettirmesi" yalanıdır.

Bu hiçbir çağda, ülkede, anda olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.

Nokta.



2 Ara 2012

Çamur ve Yağ Birikintileri


Yağmurun hızı iyiden iyiye artmış, silecekler neredeyse işe yaramaz hale gelmişti…

Hani yağmur yağdığında, yolu daha iyi görebilmek için sakın cama değil, yola odaklan diye uyarmışlardı ya sürücü kursunda, aklına gelmemiş değildi bu uyarı; ancak nereye odaklanırsa odaklansın yolu görmesi  imkansıza yakın bir hal almıştı…

Yol da aksi gibi bomboştu… Her zaman tıka basa araba dolu olan yolda neredeyse beş kilometredir tek bir arabaya bile rastlamamıştı…

Hızını iyice azalttı.

Sileceklerinin suyunu kontrol etmek geldi ansızın aklına. Korktuğu başına gelmişti… Silecek suyunun deposu boşalmıştı…

Yağmurun etkisi ve daha öne geçen arabaların toprak yollardan getirdiği çamur birikintilerinden birine girmemek için dua etmeye başladı…

Aslında dua ettiği şeyler sadece çamur dolu bir çukura girmekten fazlasıydı… Eve sağ salim dönmek, tüm bu fırtınaya elinde kahve fincanıyla evinin camından bakmak için neler vermezdi ki!

Hayır kafamı boşaltıp, daha dikkatli biçimde yola odaklanmalıyım diye düşündü tekrar…

Sonra radyoyu açmanın iyi bir fikir olduğuna karar verdi… Bu gevşemesine ve endişelerinin azalmasına yardımcı olabilirdi belki. Cep telefonunun servis dışı kalmasına rağmen, radyonun gayet güzel bir şekilde çalıştığını görünce, radyonun aslında gerçek bir dost olduğunu geçirdi içinden…

Yağmurun hızı azalmak yerine, gittikçe artıyordu… Hani küresel ısınma vardı, hani yağmurlar azalacaktı. Bunların söylendiği o seneden beri, daha çok yağmur yağmaya başlamıştı, bilim adamlarına nazire yaparcasına… Güldü.

Kanalı değiştirdi. Sonra radyo kanalını değiştirebilmenin ne kadar büyük bir lüks olduğu kavradı ansızın içinden…

Birden en sevdiği istasyonda Nitin Shawney’in “Mausam” şarkısının çaldığını, biraz da kulaklarına inanamayarak duydu…

Sesini en yüksek seviye olmasa da, bir hayli açtı…

Kendisini hafiflemiş hissetti… Nefes alışverişi rahatlamış, baş ağrısı geçmişti…

Sonra birden, ansızın, gideceği yere varmak için neden bu kadar çaba harcadığını bilemez buldu kendisini…

Dörtlüleri yaktı.

Arabasını yoldan çıkararak zar zor gördüğü kuytu bir yerde biraz da arabasının altını toprağa sürterek durdu. Aslında araba kendisi durdu, onun fren yapmasına gerek kalmamıştı.

Arabadan indi.

Bütün giysilerinin sırılsıklam olması bir dakika bile sürmedi…

Arabanın üstüne çıktı. Bunu o kadar kolay yaptı ki, sanki bunu daha önce defalarca yapmış gibi hissetti kendisini.

Oturdu.

Bağdaş kurdu.

Garip bir şekilde, aynı şarkının tekrar tekrar çaldığını fark etti.

Yüz kasları gevşemişti.

Gevşeme yüzünden vücuduna yayıldı, omuzlarından, ellerine, dizlerinden ayak parmaklarına kadar sürdü bu his…

En iyisi uzanmak diye geçirdi içinden, ve, yüzükoyun uzandı…

Ve uyuyakaldı.

Saatler sonra yüzünde bir ısınma ile uyandı…

O fırtınalı hava gitmiş, sanki hiç olmamış gibi yerini, güneşli bir aralık sabahına bırakmıştı… İşin ilginci hava da bir aralık sabahında olmayacak kadar sıcaktı…

Yattığı yerden doğruldu.

Sonra birden ağzında çok garip bir tat hissetti. Elini ağzına götürdüğünde simsiyah, koyu bir sıvı bulaştı eline…

Hemen aşağıya inerek dikiz aynasından kendisine baktı, ve aynı kirli siyah suyun, sadece ağzından değil, burnundan ve kulağından da akmış olduğunu biraz bulantıyla gördü…

Sanki uzun süredir yıkanmamış bir lastik jantından akan siyah ve kirli su gibi diye geçirdi içinden…

Bu kötü tat dışında, hiçbir rahatsızlığı yoktu… Ne olduğunu anlaması mümkün değildi… Dün akşama dair çok fazla bir şey hatırlamıyordu… En son aklında kalan…

Birden önceki geceye ait hiçbir ayrıntıyı hatırlamadığını anladı…

Neyse dedi kendi kendine, gayet iyi hissediyorum…

Arabaya bindi.

Kontağı çevirdi.

Tık.

Ses sadece bir tık’tı. Akü bitmişti.

Halbuki bir ay önce değiştirmişti aküsünü, bitmesi mümkün değildi…

Dün gece her ne olduysa daha fazla kafa yormamaya karar verdi.

Yola çıktı. Önce sağa, sonra sola baktı. Tam karşısına da baktı.

Evinin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı.

Ve birazdan patikanın ardında gözden kayboldu.

18 Kas 2012

Anlam Hakkında!

Schopenhauer'ın " İnsanların kırk yaşına kadar hayatları bir kitap, sonraki yıllar ise bu kitabın bir eleştirisi" aforizmasını gün geçtikçe, elbette kendi üzerimden, çok daha iyi anlıyorum...

Cumartesi günü, haftasonu çalışması için işe giderken yolda çoğu zaman olduğu gibi TRT Radyo 3 dinliyordum.

Art arda o kadar güzel müzikler çaldı ki; ben de dayanamayıp, facebook'a, çalan müziklerin karanlık İstanbul sabahını anlamlandırdığını yazdım...

Ve yazdıktan sonra bir anda anladım ki; ben de ezelden beri bir anlamlandırma hastalığı var...

Söylemek istediğim, yaptığım her işte, baktığım her gözde, dokunduğum her kalpte bir anlam bulma çabasındayım aslında yıllardır ben...

Sanki öyle bir golcü olmalıyım ki, attığım her şut gol olsun,

Öyle bir yönetmen olmalıyım ki, yönettiğim her film Oskar kazansın,

Gibi, gibi, gibi...

Ve işte bu cumartesi sabahı anladım ki;

İçeriklerini bırak, tastamam kendisiyle anlamı tartışılır ve muhtemelen de koca bir boşluk ihtiva eden, hayat denen bu andan ibaret, maraton görünümlü deparda,

Anlam aramak en beyhude çaba...

Durmak yok,

Eleştiriye devam!


9 Kas 2012

Erik Satie


Enteresan bir kişilik kendisi.

Erik Satie’den bahsediyorum.

Kendisi ile tanışmam, çoğunuzun Nokia melodisi ile olabilir, Kim Ki Duk fimlerine dayanır…

Yönetmenin etkileyici, saf, berrak sahneleri ile birebir örtüşmüştür kafamda büyüleyici notaları…

Sahne akar iken, arka planda sizi uçan bir halının üzerinde geziyormuş hissi uyandıran melodilerin bestekarıdır kendisi…

Bu arada beni ve Kim Ki duk’u etkilemekle kalmamış, John Lennon ile Yoko Ono’yu bile derinden etkilemiş müzisyenimiz…
Aşağıda Wikipedia’nın kendisi ile ilgili alıntısını da ekliyorum ancak benim sizden ricam;

Linkteki çalan besteyi gözlerinizi kapayarak dinlemeniz...

Bakalım sizler de benim gibi kendi uçan halılarınıza binebilecek misiniz?

Yetenekli insanların her daim nadir görülen şahsiyetler olması ve karakterlerinde türlü gariplikler taşımaları bile, kendi garipliklerimizi yaşama konusunda cesaret ve iştah yaratmıyor mu sizce de!

İlginçlik olsun diye değil, ama derinden, doğalarından var olan ve akıp su üstüne çıkan bu gariplikler, eninde sonunda bu su üstüne çıkışını ya bir sanat dalı ya da bir başka değerli dışavurum ile gerçekleştirmiyor mu zaten…

Ben hepsini okuyamam diyenler için işte wikipedia’da yazan Erik Satie gariplikleri;

Hayatı boyunca gariplikleri ile anıldı. Ölümünden sonra gardrobunda bulunun birbirinin aynı 12 kadife takım elbise, düzinelerce şemsiye ve birbirine eş 84 mendil uzun süre müziğinden daha çok konuşuldu. Müzik dünyasının ilgisinin onun garip kişiliğinden, eserlerine yöneltmesi 1948'de ABD'de bir üniversitede gerçekleşen Satie Festivali ile mümkün oldu. Bu festivali organize eden Amerikalı besteci John Cage, Satie'nin Vexations adlı eserini duymuştu ve 1963'te New York'ta 10 piyanistin 2 saatlik nöbetlerle piyano çalması ile eser seslendirildi. Bu deneyimden sadece John Cage değil, Yoko Ono ve John Lennon da çok etkilenmişti ve kendi ifadelerine göre 1968 yılında Vietnam Savaşı'nı protesto için hafta boyunca kendini hapsetme protestosunu Vexations deneyiminden esinlenerek gerçekleştirdiler. Satie'nin eserleri, 1960'lardan sonra popüler oldu.

Ve de dinlemeniz için, "Gymnopedie No:1"



6 Kas 2012

Altın Oran


Ötekileştimeyi eleştiren de bir nevi ötekileştirmiş olmuyor mu?

Bence oluyor.

Acaba tam ortada durmayı becerebilen var mıdır…

Herhangi bir konuda.

Söylemek istediğim aslında her birimiz birer Hitler’iz. Hani Hepimiz Hrant’ız dendi bir dönem. Bildiğim kadarıyla önerileri barış olan bir insandı kendisi…

Ama özümüzde her birimiz birer Hitler’iz.

Düşüncelerimizi yaymak, gerekirse bunları dayatarak benimsetmek isteğindeyiz…

Düşüncelerimizi kabul ettirmek için önce barışçıl yollar deniyoruz; ama olmadı kendi Es-Es’lerimizi devreye sokuyoruz. Silahlarımızı ortaya çıkarıp, karşımızdaki insanı zayıf yanlarından vurmaya çalışıyoruz…

Durum bireyler arasında böyle iken, olayı kitlelere çevirdiğimizde boyutları iyiden iyiye değişiyor ve sertleşiyor en masumundan en acımasızına türlü yollar ile…

Din, siyaset, futbol, millet; aslında sadece sembolleşen ve en çok takipçisi olan kavramlar…

Bu kavramların alt öğeleri…

Alt öğelerin diğer bileşenleri…

Küçüldükçe küçülüyor…

Sonunda bireyi bulana dek…

Kendi içimizde başlayan ötekileştirme, yukarıda saydığımız kavramlara vardığında zirve yapmış oluyor…
Hani kişi için, anlamı bile pek anlaşılamazken hayatın, içindeki bu farklılıkları anlamaya çalışmak da belki topyekün anlamsız gelebilir size…

Ancak ortalama hayatı belki de 60 yıl olan insanın, hani bir topun peşinden koşturur gibi, sonu olmayan şeylerin peşinden koşturup, kendisi gibi olmayanlar için cadı avı başlatması nasıl açıklanabilir bilemiyorum…

Kendisinden olmayanı yok etmeye veya en iyi ihtimalle kendisine benzetmeye çalışan insanoğlu, sonunu bildiği macerasında, bir günlük ömrü olduğunu bilmeyen kelebekten hangi özelliği ile sıyrılabiliyor acaba?

Bütün gün yuvasından yemek parçacıkları toplamaya çıkan ve görevi bittiğinde yuvasına dönen milyarlarca karıncadan farklı olduğumuzu zannetmek ne tür bir yanılsamadır?

Peki olmadık şeyler peşinde koşan ve bu yolda diğer insanları yok etmeye çalışan insanoğlu, sizce “akıllı hayvan” deyişini bile hak etmekten uzak değil mi?

Akıl bunun neresinde…

Bulabilene aşk olsun.

fotoğraf (38)

20 Eki 2012

Send Me An Angle


Dün akşam insan hayatının nasıl akıp gittiğini, ama bu akışın seyrinde de bazı şeylerin nasıl değişmeden seninle beraber yolculuk ettiğini bu defa notalar aracılığı ile anlama fırsatı buldum.

Sanırım daha önce bahsetmiştim… Yazın gittiğimiz askeri kamplarda, özellikle de diskoda başımdan geçenleri anlatan yazımda…

Diskomuzda hızlı parçalar ardı adına çalarken, aniden slow bir parça başlar ve biz kız arkadaşı olmayan ve dans etme ihtimali kampın sonlarına doğru belirgin bir şekilde düşen gençler, yerimize geçer otururduk…

İşte o slow şarkılar bir iki sene hep Scorpions’tan gelmişti…

“Send me an angel” ve “ Still loving you”…

İşte dün akşam, Küçükçiftlik Park’ta bu şarkıları canlı canlı dinlerken, kendi kişisel tarihimde çok ama çok eskilere döndüm…

Onyedi, onsekiz yaşlarıma,  yirmi sene öncesine…

Hayatımda bu kadar şey değişmiş iken, “send me an angel”ın bana yaşattığı duyguların değişmemesi ne kadar anlatılamaz, tarifsiz ve sınır tanımaz değil mi…

Bir manası olmasa da, sırları olan bir hayat yaşadığımı anladım dün gece…

Ve sırları notalarda saklı olan…

Bu nedenle,

Teşekkürler Scorpions!

13 Eki 2012

Umut Kimin Ekmeği?


Bugün çok sevdiğim TRT Radyo 3’te bir program sona ererken, ses tonu ile her daim 80’li yıllarda kalmamızı  ve bunu harika bir şekilde yaparak kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan radyo spikeri;

“ Mutlu ve umut dolu bir hafta diliyorum, haftaya görüşmek üzere sevgiyle kalın”

Diyerek programını bitirdiği anlarda,

Henüz yenice okuduğum, Schopenhauer’in yazdığı,

İnsan ile hayvanı birbirinden ayırt eden özelliklerden biri aklıma geldi…

“Umut”

Hayvan’ın anın keyfini yaşamasının sebebi, insan gibi umut ederek peşinen mutluluklar  yaşamaması idi. Diğer bir deyişle hep umut eden insan, geleceğin mutluluğunu peşinen yaşıyor, an geldiğinde ise peşinen yaşanan haz yüzünden geriye anlamsız bir sona sürükleniyordu.

Spikerin söylemi ilk başta hoşuma gitse de, hemen ardından içime bir karamsarlık çöktü…

Zira umudun tersi umutsuzluktu, ve dahası işler umut ettiğimiz gibi de gitmeyebilirdi…

“Umut fakirin ekmeğidir” sözü geldi aklıma birden…

Aslında fakir insan daha fazla ana odaklanan, temel ihtiyaçlarını giderme peşinde koşan insandır…

Umut aslında zenginin ekmeğidir… Zenginliğini arttırmak isteyen beslenir umut ile… Fakir olan gece kafasını yastığa koyduğunda tok ve sıcakta ise mutludur…

Hiç umut etmeyelim,

Hep beklemeden yaşayalım, iyi veya kötü her ne ise gelecek olanı…

Umut etmeyelim ekmeği, yerde bulalım…

7 Eki 2012

Tüpsüz Dalış!


Düşünmek, derinleşmek tüpsüz dalış benzeri bir etki yaratıyor benliğimde…

İnsanın etraflıca düşünebilmesi, olayları yorumlayabilmesi için bu denli bir yalnızlık ve serbestleşme ihtiyacı duyması ne kadar enteresan değil mi…

Adeta bir şeyleri arayabilmek, bir şeylere ulaşabilmek için, nefesimizi tutup, herkesten uzaklaşıp kendi içimize dönmemiz gerekliliği, aslında etrafımızın, arkadaşlarımızın, sokağımızın, dükkanımızın ne denli mütemmim cüz olduğunu açıklıyor bizlere…

Her birimiz kendi merkezimize dikilmiş bir bina ve etrafında ve içinde mütemmim cüzleri…

Tekrar tüpsüz dalışa dönersek, vurgun  yemiş kişiler de, toplumdan kendini soyutlamış, kopmuş insanlar olmuyorlar mı…

Meali, fazlasıyla derine indiğinizde sizi bekleyen tek şey vurgun yemek…

O halde,

Ne yapmanız gerekiyor…

Dalmaktan vazgeçmek öncelikle…

Hatta mümkünse hiç denize girmemecesine…

Evinize gitmek, ve güvenli küvetinizde, ısısını, miktarını kendiniz ayarlayabileceğiniz bir suda vakit geçirmek…
Sizden istenen ve beklenen bu!

-.-

İstiklal Marş’ımızın 4. Kıtasının 4. Dizesinde,

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” der ya,

İşte ben bu dizeyi okurken, hep gözümde, kurtuluş savaşı zamanını düşünür, medeniyetten Avrupalı devletleri, tek dişi kalmış olmalarını da, ülkemizi istila etmeleri ile bağdaştırırdım. Sanırım zaten ulusal marşımızda anlatılmak istenen de bu idi.

Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda, hatta önüme bakıp, geleceği bile düşündüğümde, medeniyet lafının insana birkaç beden büyük gelen, içi boş ve özünde en derin zalimlikleri barındıran insanoğlunun, barış dönemlerinde kendisini avutma metotlarından başka bir şey olmadığını görüyorum…

Demek istediğim, medeniyet 32 dişi olan, gayet sağlıklı ve her daim saldırgan olan bir canavar zaten.
Tek yaptığı bazen ağzını kapatarak, canavarlığını kendi kendisinden gizlemesi…

-.-

“Olmalı mı olmamalı mı,

Yoksa hiç değişmemeli mi?

Ama ben değişmezsem,

Ben olamam ki!”

En güzel şarkı sözleri listesinde tepeye koyabilirim.

Değişimin insan benliğinin vazgeçilmez özelliklerinden biri olduğunu, değişmenin kötü olduğunu savunan statükocu tüm maddi duran varlıklara en güzel ve yumuşak seslenişlerinden diyebiliriz…

-.-

Türkiye’nin Suriye için önerdiği lider bilmem kimmiş…

Çok antipatik bir cümle değil mi?

Allah ulusum için başka bir ülkeden böyle bir cümle kurdurtmasın inşallah. Amin.

-.-

Söyledikleri ve yazdıkları boş şeyleri nakde çeviren insanlara bayılıyorum. Her defasından bana ne yapmamam gerektiğini gösterdikleri için.

Schopenhauer der ki;

" Türdeşlik yasası dolayısıyla çabuk beliren bir şöhret kuşkulu bir işarettir, çünkü bu kitlelerin doğrudan tasvip ve takdiri anlamına gelir. Phokion bunun ne anlama geldiğini biliyordu, çünkü konuşmasının ardından kalabalıkların kuvvetli alkışlarını işittiğinde yanında duran dostlarına sormuştu: " Acaba farkında olmadan bayağı ve değersiz bir şey mi söyledim?" "

-.-

Kim ne derse desin, insan otuzbeş yaşından sonra da birileriyle dost olabiliyor!

Yaptım oldu!

-.-


Blog serüvenimde verdiğim en büyük ara bu oldu sanırım.

Umarım bir daha olmaz.

Schopenhauer’in dediği gibi zihnimin iplerini elime aldığım ender anlardan olduğu için, kaybetmeyi hiç istemiyorum ikinci kanal’ımı…

İyi pazarlar.

2 Eyl 2012

Tarihi Bırak Kendini Tanı!

Küçükken annem futbol oynamama, terlerim de hasta olurum düşüncesiyle çoğu zaman tepki gösterirdi…

Ben de işte bu yüzden anneme,

“Anne kaleci olacağım, merak etme az terlerim” der ve kaleye geçerdim…

Hakikaten de çocukluk zamanlarında bu neden ile hep kalecilik yaptım ve iyi kötü bu yönde geliştirdim kendimi…

Bugün aklıma düştü, ansızın; acaba ben şu anda ünlü ve yetenekli bir kaleci olsaydım, daha az terleme gayretimin bir sonucu mu olurdu geldiğim nokta…

Nice büyük başarılar veya başarısızlıklar hangi şartlar altında hayat buluyor acaba…

Örnek vermek gerekirse ben bir boğa burcuyum ve aç olduğum zamanlar içimden ne konuşmak ne de bir şey yapmak gelir… Biraz da asabi olurum her boğa gibi…

Tarihte savaş kararlarını aç karnına vermiş boğa burcu liderleri var mıdır acaba?

Hitler bir boğa burcu insanıydı!

Veya hani Baltacı Mehmet Paşa ve Katerina olayı tarzında gelişmeler ne denli şekillendirmiştir ülkelerin tarihlerini ve haritalarını…

Böyle düşündüğümde, “Tarihini bilmeyen milletleri başka ülkelerin şikarı olmaya mecburdurlar” sözü açıkçası biraz komik geliyor…

Bunun  tarih ile ne alakası var…

Sen insan olarak kendini tanı yeter…

Okullarda tarihe ayrılan vakit insanı ve toplumu tanımaya, felsefe ve sosyolojiye ayrılsa bence çok daha yararlı olur…

Tarihin objektifliği ve   doğruluğu hakkında hep şüphem olmuştur.

Oysa ki, insan evladının zaafları, kişilik bozuklukları, olaylar karşısında tepkileri, ilkçağda ne ise, şimdi de o aslında…

Çok şeyin çözümü insanda ve toplumda ,dolayısı ile onları inceleyen bilimlerde,  felsefede  ve sosyolojide gizli!

Bir de burçlarda!

30 Ağu 2012

Bugünü Yaşama Arzusu- Schopenhauer Tedavisi


2010 yılının ağustos ayında, blog yazmaya başladığımda, Schopenhauer sadece ismini bildiğim bir yazardı.

Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak şekillendirdiğim “ikinci kanal” yaklaşımını, tamamen içsel dürtülerimden esinlenerek tasarlamıştım…

Geçen zaman içerisinde birçok filozof ile tanıştım…

Beni en çok etkileyen, beki de milyonları etkileyen Nietzsche olmuştu;

Ta ki, Schopenhauer’u tanıyana kadar…

Gelmiş geçmiş belki de en pesimist filozof olarak gösterilen ve eşim, arkadaşım bir çok insanın okuduğum için beni eleştirdiği Schopenhauer; içsel gelişimimde, düşüncelerime bir kılavuz bulmamda ve her şeyden öte kendimi kendime açıklamamda eşsiz katkılarda bulundu ve bulunmaya da devam ediyor…

Bakın ünlü filozof, benim “ikinci kanal”ımı başeseri “ İstenç ve Tasarım Olarak Dünya”da nasıl anlatmış;

“ İnsanın somut olarak yaşadığı hayatın yanı sıra her zaman soyut olarak bir ikinci hayat yaşaması dikkate değer ve önemlidir… Sakince enine boyuna düşünme alanında, önceden onu tamamen ele geçiren ve yoğun bir şekilde etkileyen şeyler soğuk, renksiz ve uzak görünür: o yalnızca bir seyirci ve gözlemcidir.”

Aklıma gelmişken, Irwin Yalom’u birçoğunuz biliyor olmalısınız. “Nietzsche Ağladığında” bilinen ve çok okunmuş bir romanı.

Şu an elimde olan romanı ise “Bugünü Yaşama Arzusu- Schopenhauer Tedavisi”.

Schopanhauer’i tanımanızı ve ucundan da olsa neler söylediğini  Irwin Yalom’un ağzından öğrenmenizi sağlayan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

23 Ağu 2012

İçsel Empati!


Bir söz vardır,

“Bir kavgada köpeğin büyüklüğü değildir, o köpeğin içindeki kavganın büyüklüğüdür önemli olan”

Ne kadar çok kavgamız var kendi içimizde,

Ne kadar seviyoruz bu kavgaları başkalarına yansıtmayı…

Yukarıdaki söz her ne kadar bu kavgayı olumlasa da,

Benim bahsetmek istediğim daha çok bu kavganın tahrip edici yönü…

Kişisel ve toplumsal barışın sağlayacak yegane yol;

Aslında bu içsel kavgaları çözmek…

Hani hep başkalarında bulduğumuz sorunların temelinin,

Kendi içimizde olduğu gerçeği ile bir kabullensek,

Hayat hepimiz için çok daha kolay olacak…

Ne mi yapmalıyız?

Ayna ile yüzleşmeli,

Ne olduğumuzu, ne olmadığımızı net bilmeli,

Huylarımız, doğrularımız, yanlışlarımız,

Kısaca her şeyimiz ile bir barış anlaşması imzalamalı,

Ve işte tam da bu noktada kendimizi dışarı açmalıyız…

Hani popüler bir terim var “empati kurmak”…

Bana bu terim biraz, İktisada Giriş dersi almayan birinin, Liberal Ekonomiyi anlama çabalarını çağrıştırıyor…

Başkalarını anlamalarını beklediğimiz insanların,

Her şeyden önce kendilerini anlamaları ve tanımaları gerektiğini,

Acaba ne zaman öğreneceğiz…

İçsel empatilerimizi doyasıya ve huzurlu bir şekilde gerçekleştirmemiz dileğiyle…

7 Ağu 2012

Hindistan'da Ne Yedin?

Hindistan'a gittiğinizi söylediğiniz ortalama her kişi size hiç değişmeyen iki soruyu sorar:

Ne Yedin?

Hasta olmadan gelebildin mi?

Üzerinden iki ay geçtiği için hasta olmadığımı söyleyebilirim. Tabi, Ganj'ın kıyısından geçmiş bir insan olarak çok da emin olmamak lazım...

İlk giden her insan gibi, önyargı ve korkularla ayak bastık, artık kıtanın en kalabalık nüfusuna sahip bu topraklara...

Hemen hemen tüm forumlarda vurgulanan iki temel konuda hassasiyet gösterdik,

Et yemedik,

Çeşme suyunun kıyısından köşesinden geçmedik...

Dişlerimizi bile satın aldığımız pet şişelerdeki su ile fırçaladık. Duş alırken ağzımı kapamaya çalıştığımı itiraf etmem gerekir.

Aslına bakarsanız, gezimiz boyunca gün geçtikçe rahatladık, adapte olduk ve çekinmeden yemek yemeye başladık. Ama ilk birkaç gün cidden stresli geçti.

İlk temasımız biraz global oldu. Costa Cafe'de  çikolatalı muffin ve kahve ile başladık. Saka Su'yu ise uçakta sevdiğimiz bir arkadaşımızdan aldık.

DSC_2130


İlk durağımız Varanasi, sadece görsel anlamda değil, yemek anlamında da tam bir şok yaşattı bize... Açıkçası Lonely Planet'ın önerdiği restorandaki ortamı ve masalarda dolaşan böcekleri görünce, ilk günümüzü meyve salatası ile sonlandırmak zorunda kaldık. Uykusuz ve aç, can sıkıcı bir ilk gündü...

Ertesi gün kahvaltımızı otelde yaptık. Meyve, tereyağ ile ekmeğe, çayımızı da ekleyince dünyalar bizim oldu...

IMG_0847

Şehri dolaştıktan sonra, bir önceki gün yaşadığımız şoku yaşamamak adına, yine kitabımızdan bulduğumuz bir otele gittik. Masaj yaptırmadan önce klimalı ve lüks retoranda pizza yedim. O kadar mutluydum ki, bu anı fotoğraflamak aklıma gelmedi...

Varanasi'den sonra geldiğimiz Delhi, bizim açımızdan cennet tadında geçti.

Otelimiz ile aynı binada harika bir restoran vardı. "Zaffran"

İlk olarak iştah açıcılar geldi. Soğanların tadı harikaydı. Domates soslu olan çok tuzlu ama lezizdi. İçinde patlıcan vardı.

IMG_0864

Sonra paylaşmak için ortaya birkaç değişik yemek söyledik. Gezimiz boyunca en çok tercih ettiğimiz de hep pirinç oldu. Genellikle sebzeli ancak hem tok tutan, hem değişik tadlar içeren alternatiflere sahipti.

Sebzeli ve safranlı pilav, patates salatasına benzeyen bir yemek, cacık ve yine domates soslu ve sebzeli bir başka yemek...

IMG_0866

Jaipur'da öğlen turistik bir yerde mola verdik. Ben yine sebzeli pilav tercih ettim. Yanında da sarımsaklı pide.

IMG_0918

Jaipur'daki ilk akşamımızın sonunda en lüks neresi ise oraya gitmeye karar verdik ve kendimizi "Rambagh Palace"ta bulduk. Nasıl derler, zenginlik ve varlığı yeniden keşfettik burada.

Kendimize güzel bir kırmızı şarap söyledik ve yanına da değişik tatlardan oluşan aşağıdaki "ortaya karışığı" sipariş ettik... Hepsi birbirinden lezizdi. Çoğu acı ve bol baharatlıydı... Damak tadımıza oldukça uygundu.

IMG_0911

Son günümüzde ise, yine turistik olmakla beraber, lokal insanlarında gittiği bir restorana attık kendimizi.

Burada yabancısı olmadığımız yemekleri tercih ettik. Erişte ve çin böreği gibi...

IMG_0934

IMG_0929

Yerel biraları fena değil ama yine de Chivas beynelmilel. Ne de olsa Sivaslı demiş bir dost...

IMG_0927

Yolculuğumuz boyunca, hele ki ilk günlerimizde, bize büyük destek olan aşağıdaki iki dostu da unutursak da, büyük bir kusur işlemiş oluruz...

IMG_0907

Sonuç olarak dostlar, korkulanın aksine bir hafta geçirdiğimiz Hindistan'da en ufak bir mide rahatsızlığı yaşamadan gezdik, yedik, içtik ve eğlendik...

Önyargılar bazen faydalı olsa da çoğu zaman bize gereksiz sınırlar çiziyor ve yaşamamız gereken zevklerden bizi mahrum bırakıyor...

Bu önyargılar, sadece yemek konusunda değil, hayatın her anlamında geçerli bir el freni vazifesi görüyor ve bizi yavaşlatıyor...

Gezimizin mutfak yansımaları işte böyle.

Kazancakis'in Zorba'nın önsözünde söylediği gibi;

"Beni en çok mutlu eden şeyler, düşlerim ve gezilerim..."

Buna ben "Yediklerim"i de eklemek isterim...

4 Ağu 2012

Yaşamımdan Şiir ve Hakikat*

Goethe’nin “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat” kitabını okumaya devam ediyorum.

Okuyanlar varsa bilirler, kitap boyunca Goethe hayatına giren insanlar üzerinden yaşadığı çevreyi ve o dönem başından geçen olaylar üzerinden hayatını anlatıyor…

Burada sözünü ettiği kişiler bazen sadece bir gün görüştüğü birisi veya birkaç saat bir şeyler paylaştığı bir arkadaşı bile olabiliyor…

Ve bu insanlar üzerinden de hayatını nasıl ördüğünü, kendi üzerinde bıraktıkları etkileri ve bazen bir roman kahramanına temel teşkil ettiklerinden söz ediyor…

Bu insanların çoğu, tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş ve hatta bir kısmı kendi dönemlerinden bile tanınırlıkları olmayan sıradan insanlar…

Ama düşünün ki, bu insanları ölümünden üçyüz sene sonra kitapları hala okunan ve muhtemelen okunmaya devam edecek Goethe’nin “Goethe” olmasına sebep olan şahsiyetler…

Kendi kişisel hikayelerimizi de belirleyen kişiler böyle değil mi?

Yaşımız ilerledikçe, arkadaşlık, dostluk ve tanıdık gibi kavramların sürekli değişen ve devamlılığı nadiren olan müesseseler olduğunu öğreniyor ve kendimizi değişimin ve farklılığın kollarına bırakıyoruz…

İlk başta bunu olumsuz algılayan bizler, yaşlarımız ilerledikçe, aslında hayat serüvenimizde ister on yıl, ister beş dakika yer almış kişilerin, hayatımızda unutulmaz etkiler bıraktığını, ve bu insanları kaybettiğimizde, fark etmediğimiz kazançları cebimize koyduğumuzu anlamaya başlıyoruz…

İşte kendi yaşamlarımızın hakikatleri de, bu kısa, uzun veya anlık etkileşimlerden belirlenerek oluşuyor,

Ve ortaya “ben” dediğimiz oluşumlar çıkıyor…

Farketmeden,

Birbirimize,

Ne çok şeyler bırakıyor,

Ve birbirimizde,

Ne çok şeyleri başlatıyor,

Ne çok şeyleri sonlandırıyoruz…

29 Tem 2012

Üreten Erkek, Tüketen Kadın!

Sanatı üretmek konusunda erkekler tartışılmaz biçimde öncü iken,

Kadınların tüketen tarafta ağır basması enteresan değil mi...

Günümüzde bile herhangi bir kitapçıya gittiğinizde, kitap satın alanların daha çok kadınlar olduğunu fark etmediniz mi?

Acaba,

Kadınların sanat konusunda bir yetenek ve ilham eksiklikleri mi var?

Veya bu genetik bir miras ta; geçmiş zamandan bu zamana erkekler daha özgür idiler ve kadınlar kendilerini gösteremediler mi?

Ama tüketmelerinin sebebi de; erkeklerin üretimlerinde en büyük ilham kaynağının doğa ve kadın olması mı?

kadınlar bu sanat eserlerinde kendilerini mi buluyorlar?

Erkeklerin duygularını toplum içinde hep gizlemeleri ve olmaları öngörülen sert kimliklerinin arka planında kalan ve bana göre kadınlardan çok daha duygusal olan benliklerini, biriktirip veya sıkıştırıp,

Yazıya, tuvale veya bir heykele dönüştürme çabası ve becerisi midir ki, onları çok daha üretken kılan...

Ağlayan, sevgisini belli eden, annelik ile tüm duygusallığını, ete, kemiğe büründüren kadının,

Yoğunlaşmış bir duygusallık haznesinin olmayışı mıdır,

Onu daha az üretken kılan...

Bilemedim...

22 Tem 2012

Pazar yazısı

Pazar akşamını hoş bir şekilde geçiriyorum...

Phil Collins'den " a groovy kind of love" çalıyor...

Sanırım dördünce kez...

Kendimi binbeşyüz katlı bir gökdelenin tepesinde olup bitene bakıyormuşum gibi hissediyorum...

Sanki zaman mevhumunda arınmışım,

Bu adamın sesi cidden güzel...

Beşe geçtim...

When I'm feeling blue, all I have to do 
Is take a look at you, then I'm not so blue 
When you're close to me, I can feel your heart beat 
I can hear you breathing in my ear 

Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love 

Any time you want to, you can turn me on to 
Anything you want to, any time at all 
When I kiss your lips, ooh I start to shiver 
Can't control the quivering inside 
[ Lyrics from: http://www.lyricsfreak.com/p/phil+collins/a+groovy+kind+of+love_20108061.html ] 
Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love, oho

When I'm feeling blue, all I have to do 
Is take a look at you, then I'm not so blue 
When I'm in your arms, nothing seems to matter 
My whole world could shatter, I don't care 

Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love 
We've got a groovy kind of love, we've got a groovy kind of love 
Oho, we've got a groovy kind of love


Bu arada altıncı çalmaya başladı... Sözleri bir yerlerden copy- paste yaptım...


Hem ne farkeder ki!


Yaşadığımız ve yaptığımız herşey zaten copy paste değil mi!


Word herşeyin altını çizmeye başladı...


İngilizce kelimeler havada uçuşuyor...


Eee, pazar gecesi bu kadar oluyor...


Ne de olsa sendrom var...


Bu yazıyı bu akşam belki de kimse okumayacak biliyorum...


Yine de iyi pazarlar...


Yazı karakterleri de bir eciş bücüş oldu ama, yapacak birşey yok, saldık kendimizi bir kere bu akşam!

21 Tem 2012

Bir gözün nesi var, iki gözün pek çok şeyi!

Sıralama başlasak, ilk ikisinin değişmez, belki yerleri…

Duygusal olanlar kalp,

Mantıklı olanlar beyin,

Derler,

Herhalde,

Sorsak,

Vücudumuzun en önemli yeri nedir diye…

Doğru olabilir.

Ama bana kalırsa insanoğlunun yaşam serüvenin en çok etkileyen yeri,

Hiç şüphesiz,

Gözleri olsa gerek.

Zira, bırakın bir aşkı,

Belki savaşlar, barışlar,

Küsmeler, barışmalar,

Sevinmeler, üzülmeler,

Hepsi bir bakışla başlar…

Göz göze gelmektir asıl olan…

Bir insanın bakışı kadar derin,

Bazen bir ömrü , bazen kişinin hikayesini,

Anlatan, başka bir şey var mıdır acaba?

Hadi günümüzün popüler deyişi ile, enerjimizi belli eden, çevremize yayan da gözlerimiz değil midir…

Göz göze gelmek,

Ne kutsal bir danstır…

Hangi wi-fi bağlantı, iki göz arasındaki duygu transferi kadar hızlı bir data geçişi sağlayabilir…

Sevgiyi, aşkı, beğeniyi,

Bize kelimeler anlatabilir miydi,

Eğer gözler olmasaydı…

Keşke hiç konuşmasak da,

Sadece bakışarak anlaşabilsek,

Her şeyi sığlaştıran, sıradanlaştıran,

Herkesi hayal kırıklığına uğratan, üzen,

Şeyler,

Sözler değil mi…

Bırakın  sözleri,

Uğraşmayın kendinizi anlatmaya,

Yormayın uzun cümleler ile,

Kimseyi,

Gözlerinin içine bakın!

İster bir saniye,

İster bir saat!

Doyasıya tadını çıkarın,

Gerçek iletişimin,

En yalın hali ile…






18 Tem 2012

Yalnız

sanırım defalarca yazdım...

ve düşündüm...

neden blog yazıyorum...

daha doğrusu neden yazıyorum...

en başa döndüğümde, 

zihnen tabi,

vardığım noktayı sevemedim...

soğudum biraz kendimden...

ne mi mesela?

yazılarımı facebook ve twitter'da paylaşmam gibi...

benim isteğim sunmak değildi ki...

sayılar, beğeniler, takdirler, hiç değil...

farkedilmek, ve belki de biraz keşfedilmek isteği...

hani ben samanlıkta iğne olayım;

ve hiç bulunamama ihtimalini güçlüce yaşayayım...

ama bir yandan da,

o olasılığı yaşayayım gibi...

her neyse, iki yılını neredeyse geride bıraktığım blog yaşamımda,

bir yeniden başlangıcın eşiğinde olmak,

pek güzel,

pek yalnız,

ama,

pek huzurlu...


7 Tem 2012

Hayat Futbol, Futbol Hayattır!

Futbol geliştikçe, her gün gün farklı bir istatistik veya hesaplama metodu ortaya çıkıyor.

Söz gelimi bir kaç yıldır, oyuncuların oyun içinde kat ettikleri mesafeyi görebiliyoruz, oyunun herhangi bir anında veya sonunda...

Bir diğer önemli istatistik de, topun oyunda kaldığı süre...

Normal bir futbol maçının süresi 90 dakika ise bu süre genelde 40-45 dakikalar civarında gerçekleşiyor...

Yani; oyunun toplam süresi içerisinde futbol oynanmıyor...

Aklıma, acaba bizlerin hayatlarında topun ne kadar sahada kaldığını hesaplamak geldi...

Bana sanki durum futboldan vahimmiş gibi geldi.

Zannetmiyorum ki, hayatlarımızın yarısında bir hareket olsun.

Hele ki futbol maçının süresi belli, yaşamlarımızın süresi belli değilken; topun oyunda kalması çok daha önemli bir hal alıyor.

İlk bahsettiğim istatistiğe dönersek, normal bir oyuncu 8-10 km arası mesafe kat ediyorsa, bunu kendi gücüne ve maçın süresine göre ayarlıyor.

Biz insanlar için  ise, maçımızın süresi belli değil iken, oyundan ne zaman alınacağımız ile ilgili de en ufak bir bilgimiz yok.

Bu konuda bir istatistik var ama tabi normal şartlar geçerli iken...

Netice itibari ile,

Sıkılan ve sürekli halini ve vaktini eleştiren, biz sevgili insanlara bu süre mevhumunu hatırlatmak istedim...

Eğer sıkılıyor isek, cidden çok vahim bir durumda olduğumuzu itiraf etmemiz gerekli kendimize.

Bu yüzleşmeyi, bir oyun planı izlemeli...

Oyun planının ilk, en önemli ve belki de tek stratejisi ise,

Koşmak olmalı,

Olabildiğince hızlı,

Arkana bakmadan,

Ve tüm gücünle,

Biz eğer bunu başarabiliyor isek,

Bana inanın,

Olumlu pas yüzdeniz herkesten yüksek olacaktır...

Ve bunu Barcelona gibi,

Sadece geriye, sağına ve soluna değil,

İleriye doğru yaparak...

Kendi hayatlarımızın Inıesta ve Xavi'si olmayı dilemek,

Sanırım ileriye dönük en büyük dileğimiz olabilir...

Dikkat ederseniz,

Inıesta olduğunuzda,

Dileğiniz bile ileriye dönük olur...

Geçmişe dönük keşkeler değil...

3 Tem 2012

İç Açılar Toplamı!

Digiturk Festival Kanal'ında çok film seyretmekten midir bilmiyorum ama son zamanlarda kendimi fazlasıyla, senaryosunda çok fazla konuşma geçmeyen, hayatın olduğu gibi aktığı,

Veya konuşmalar sırasında sadece ağızların oynadığı ama filmin tema müziği dışında ses gelmeyen,

Bir sinema filminin içindeymişim gibi hissediyorum...

Bağımsız filmleri bu sebeple mi çok seviyorum,

Yoksa,

Bağımsız filmler mi beni bir şekilde bu ruh haline getiriyor,

Bilemiyorum...

İşte böyle sahnelerde,

Karşımdaki konuşurken,

Ben vücudumu orada tutup,

Aslında iki tarafı ağaçlarla dolu, en az bir metre kar yükseliği olan,

ve kendi yolumu kendim açtığım,

Daha doğrusu daha önce kimsenin yürümediği,

Dolayısı ile ayak izi olmayan,

Bir yolda yürümeye devam ediyorum...

Fonda "Amiina" çalıyor... "Skakka"...

Ne hızlı, ne de yavaş adımlarım...

En çok dikkatimi çeken, havanın temizliği,

Sanki burun deliklerim iki katına çıkmış, akciğerimin sayısı dörde yükselmiş gibi, 

Güçlü bir şekilde nefes alıyorum...

Bir yandan da ağladığımı farkediyorum...

Fakat ne üzgünüm, ne de mutlu...

" Sence haksız mıyım?"

Aniden ışık saçan bir kuyruklu yıldız gibi bedenime dönmüş buluyorum kendimi...

Cevap veriyorum;

"Evet, haklısın."




20 Haz 2012

Varanasi

Kendinizi hiç çok başka bir yerde, bugüne kadar hiç olmadığınız, benzerini görmediğiniz, duymadığınız bir yerde gördünüz mü?

Eğer yaşadığınız her ne ise, o hayata benzemeyen,

Olduğunuz yer her nereyse, o dünyaya benzemeyen,

Çevrenizdeki insanlar her neye benziyorlarsa, o insanlara benzemeyenlerin yaşadığı,

Bir yerden bahsediyorum ben...

Bu yerin adı "Varanasi"...

Belki de Hindistan'ı giden milyonlarca insan için, geriye kalan en değerli yer...

Her şeyi sorgulatan,

Anlamsızlaştıran,

İçini boşaltan,

Değerini kaybettiren,

O yer...

İhtiva ettiği her şeyin "en" lerini barındıran yer...

Tek başına Hindistan'a gitme sebebi ki; aynı zamanda sizi tekrar o topraklara çağıran yer belki de!

Ruhumun bir kısmını, bir gün tekrar gidip toplamak üzere bıraktığım Varanasi'yi anlatmaya çalıştığım bu üç beş  anlamsız tümceden dolayı ne olur kızmayın bana...

Zira görmeden anlatılacak cinsten değil bu topraklar Dostlar!

Hindistan'a fotoğraf çekmek için giden milyonlarca insan var... Ama sanırım ben hem bu konudaki yeteneksizliğimden, hem de kendi gözlerime sınır koymamak adına çok fazla fotoğraf çekmedim...

Yine de sizle bir kaç kareyi paylaşmak istiyorum...

Belki günün birinde ziyaret etmeniz için bir vesile olurum...

Ganj ile ilgili ayrıca yazmak niyetindeyim...




DSC_2135


DSC_2138


DSC_2143


DSC_2150


DSC_2152


DSC_2209


DSC_2207


DSC_2233


DSC_2194


DSC_2169

16 Haz 2012

Tavuk ve Yumurta Olayı!

Kimilerini riyakarlıkla suçlamak en bilinen insan davranışlarından bir tanesidir.

Riyakarlık ne demektir?

Türk Dil Kurumu’na göre “ikiyüzlülük”.

Yani?

Değişken davranış ve eylemlerde bulunmak.

Karşıdakine düşündüğünü söylememek, düşündüğünden farklı sözler sarfetmek…

Ne bileyim size bir yorumda bulunmak, sonra bu yorumun tersi bir davranış sergilemek.

Sanırım açıklamada mutabıkız.

Burada enteresan olan; olayların, şartların, tercihlerin de hep bir iki yüzünün olması, farklı doğruları içermesi…

İnsanoğlu, tercihleri, yaşayışı, davranışları konusunda eleştirilmeyi pek sevmez… Bu onun kimyasında mevcut bir tutumdur.

Söz gelimi, seçtiği bir araba, evleneceği kişi, tatile gideceği yer hakkında insanlardan güzel ve olumlu şeyler duymak ister.

Daha da ileri gidersek, imparatorundan, işçisine kadar tüm insanlar, çevrelerinde kendilerini daha ziyade onaylayan ve alkışlayan insanlar bulundurmak isterler…

Bazen kendi kendilerine inanmadıkları şeylerin bile başkaları tarafından kabul görmesi, ruhlarını okşar, egolarını şişirir…

İşte bana kalırsa bu sebeple, insanoğlu riyakarlığı kendi elleriyle yaratmış ve artık bunu bir seri üretim haline dönüştürmüştür.

Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovan insanoğlu, tercih ettiğimiz doğruları söyleyen bireylerden oluşan bir toplum inşa etmiştir artık günümüzde…

Ben burada sorunun Rousseau’nun söylediği gibi toplumdan yani beraber yaşayıştan kaynaklanan bir olaydan çok, insan yapısından doğan bir “hal” olduğunu düşünüyorum…

Çevresini , kendi doğrularını tekrarlayan kişilerle ören biz insanlar, duvara çarptığımızda suçu her zaman ki gibi kendimiz yerine, bize riyakarlıkla yaklaşan diğer dost, arkadaş ve kişilerde buluruz…

Ama bu kişilerle arkadaşlık yapmaya da devam ederiz.

Diğer yandan bizi zamanında, doğru bildiğini söyleyerek uyaran, yönlendirmeye çalışan kişilere ise, sırtımızı döndüğümüz için, yere düştüğümüzde elimizi uzatmaktan utanır ve yine de riyakarlıkla suçladığımız insanlar ile avunmaya çalışırız. Zira onlar hep vardırlar ve ikame edilmeleri de bir hayli kolaydır.

Yukarıda bahsettiğimi sebepler ile, günümüz insanı artık sadece diğer kişilere duymak istediği cevapları vermekte, ve bu sayede de hayal kırıklıkları kaçınılmaz olmaktadır.

En başa dönersek, insanın kendi başına ördüğü tüm bu tutumların sonucunun adı ise, içsel riyakarlıktır.

Tedavisi yoktur.

Zira, kalıtımsaldır.



3 Haz 2012

Uçmak!

İnsanın hayal kurmak konusundaki cimriliği, kendisini mutlu etmeye yarayan bir mekanizma mıdır, bir avuntu mudur, yoksa bir korkaklık mıdır?

Cimrilik derken, sınırlamak değil de, erişilebilir olmasına çalışmak gibi bir şey belki de söylemek istediğim…

Söz gelimi ben böylelerinden biriyim.

Şimdi nerden çıktı diyeceksiniz, hayal kurmak, hayallere sınır inşa etmek…

Siirt’li olduğum için yaz tatillerinde ailem ile hemen hemen her sene Siirt’e giderdik.

Malumunuz güneydoğu ülkenin en sıcak coğrafyalarından ve denizi olmayan yerlerinden…

Gündüzleri 40 dereceleri aşan sıcaklıklar, geceleri de evin içinde vakit geçirmeyi imkansız kılacak cinsten…

Klimalar şimdiki gibi ucuz ve yaygın değiller…

İşte bu yüzden, insanlar geceleri “Dam”da yatarlardı.

Dam nedir mi?

Dam’a “Roof” veya “Teras”ın düşük gelirli ve konfordan yoksun versiyonu diyebiliriz…

Evlerin üst katında olan ve çoklukla domates biber kurutmak, salça yapmak veya tarhana yaymak için kullanılar bu teraslar,

Sıcak yaz gecelerinde, uyumak için de dizayn edilmiştir…

Ben şahsen dam’da yatmaya bayılırdım.

Geceleri rahat uyumanın yegane yoluydu öncelikle,

Yıldızlara bakarak yatmak, hayaller kurmak ve sohbet etmek ise işin katma değeriydi tabi ki…

Kötü yanları da yok değildi maalesef…

Sivrisinek ve tatarcıklar,

Kedi veya fare  gelir korkusu( çocuklar için),

Ve sabahın erken saatlerinde doğan güneşin sıcaklığını hissederek uyanmak ve uykuyu bölmeden aşağıya inip uyumaya devam etmek sorunsalı gibi…

İyisiyle kötüsüyle dam’da yatmak hep çok hoşuma gitmiştir…

Yıldızlara bakarak hayal kurduğumuz o çocukluk gecelerinde, yıldızların arasından süzülen uçaklar görürdük bir de…

Ben de içimden; uçakların nerelere gittiğini, içinde kim bilir kimlerin, hangi ülkelerden insanların olduğunu düşünür, hayallere dalardım… O zaman için diğer ülkeler ile ilgili tek bilgim ülke- başkent oyunundan ibaretti zira!

Geçen hafta Delhi’ye giderken, koltuktaki ekrandan, uçağımızın Diyarbakır, Siirt civarından geçtiğini gördüğümde, zihnim işte beni bu dam’da yattığım o çocukluk gecelerime taşıdı…

Ve birden otuz yıl önce yukarı bakan Eylem’in, otuz yıl sonra o uçaklardan birinin içinde olduğunu fark ettim…

Ve yeryüzünden şu anda uçağa bakmakta olan, minik kara gözleri düşledim,

Ve onlarında bir gün aynı uçuşu gerçekleştirebilmelerini, veya hayallerinde her ne varsa onu başarabilmelerini istedim,

Tüm kalbimle….

31 May 2012

Uzaklarda Aramam, Çünkü Sen İçimdesin!

Bugün yaptığım bir müşteri ziyaretinde, müşterimin babası ile konuşurken, felsefe üzerinden sohbet etmeye koyulduk.

Felsefe okumanın kişi üzerindeki etkileri üzerine…

Ve şunu fark ettim ki; kişi bir kez felsefeye adım attı mı, ondan sonra ne boş zamanı oluyor, ne de boş düşünceleri…

Devamlı bir sorgulama, sürekli bir iç ses, ve o sese cevap yetiştirmeye çalışan bir zihin…

İşte ben de bir iki aydır hem yazmaya hem de okumaya hayatımda hiç olmadığı kadar ara vermiştim…

Schopenhauer kitap okumanın çoğunun zarar olduğunu söylüyor… Zira bir süre sonra düşünmeyi bırakıyor, başkalarının düşündüklerine esir olmaya başlıyorsunuz…

Belki de bu yüzden ben son zamanlarda okumaktan çok, kendimle münazarada bulunmayı tercih ediyorum…

Bir “es” vermek geldi içimden…

Uzun lafın kısası açın kapıyı, ben geri döndüm… En azından yazılarımla…

Hindistan seyahatim ile ilgili pek çok şey yazmayı düşünüyorum, ancak zamanı var…

Zihnim çalkalandı, bütün tortu ayaklandı, bırakayım biraz sakinleşsin zihnim, dibe çöksün, gördüklerimi hazmedebileyim…

Bazıları soruyor, arınabildin mi diye…

Ne yazık…

İnsanoğlu nedense cevap aradığı sorulara, ve çözümlerine hep başka bir “alemde”, “şeyde”, “kişide” bulmayı düşünür de, hiç kendi içine bakmayı akıl etmez…

Kendi içine ulaşmanın anahtarını o coğrafyada arayan çok ama, insanın kendi kalbini ve zihnini aralayacağı yer Ganj’ın kıyısı değil, evindeki koltuğu…

Esengül’ün çok güzel biçimde söylediği gibi;

“ Uzaklarda aramam, çünkü sen içimdesin,
Taht kurmuşsun kalbime, en güzel yerindesin”

5 May 2012

Dost Canlısı!


Hiç farkettiniz mi?

Kendiniz ile ilgili bir konuda, bu karakter özelliği olabilir, yaşam tarzı veyahut da herhangi bir konuda görüşünüz veya eyleminiz olabilir, bir eleştiri ortaya koyduğunuzda,

Yakın çevrenizde bulunan kişiler,

Hiç vakit kaybetmeden, sizden daha ağır bir şekilde ve o güne kadar pek de paylaşmadıkları şekilde sizi eleştirmeye, ve sizin bu görüşünüz de haklı olduğunuzu gösterme çabasına girişiyorlar…

Üstelik bunu, kendilerine bahşedilmiş bir şans benzeri bir coşku ve zevk ile yapıyorlar…

Ve siz o zaman anlıyorsunuz ki, ve daha bir çok zaman anladığınız gibi, aslında çevrenizdeki insanlar sizinle alakalı düşündüklerini normalde ya söylemiyorlar , ya da söylemekten çekiniyorlar…

Ve işin garibi, bu coşkunun ardında bir mutluluk olduğu da gün yüzü gibi ortaya çıkıyor…

Schopenhauer’in dediği gibi, bana bir arkadaş veya dost gösterin ki, arkadaşının mutsuzluğundan az da olsa kendisine bir mutluluk payesi çıkarmasın…

27 Nis 2012

Emniyet Şeridi


Doğru-yanlış.

Günah-sevap.

İyi-kötü.

Nerden mi çıktı şimdi bunlar?

Hepimiz bir şekilde araba kullanıyoruz.

Sabah, akşam, gece ve gündüz.

Bu akşam işten eve dönerken, her zaman olduğu gibi, bağlantı yolundan anayola çıktım ve ağır akan, hatta hiç akmayan trafiğe dahil oldum.

Ben trafiğe dahil olur olmaz, arkamdan gelen araçların çoğu emniyet şeridinden gitmeye başladılar ve nereden bakarsanız çoğunluk bunu yaptı aslında.

Ben ise orta sınıf, okumuş, memur çocuğu olan Eylem, orada hiç polis olmadığını bilsem bile bu harekete dahil olamadım.

Şimdi insan, bazen hayatta sebepsiz zenginleşen veya işine hile karıştıran birini gördüğünde, içinden en kötü ihtimalle şunu geçiriyor:

“Bunun öteki dünyası var, orada burnundan fitil fitil gelir bunlar” şeklinde…

Ancak bir takım şeyler de var ki, bunlar “günah” falan değil…

Yukarıda anlattığım gibi mesela.

Emniyet şeridinden hızla ilerleyen arabaları seyrederken işte bunları düşündüm…

Sonuç olarak bunu yapmak belki onlara inanılmaz şeyler kazandırmıyor ama bir şekilde bu şehirde en çok can sıkan konulardan biri olan trafikte takılma mevzusunu daha rahat atlatıyorlar.

Ve bu onların hayatı algılayış ve yaşama şekillerinin trafiğe yansıyan, denk düşen kırılımı...

Bir de ilk etapta emniyet şeridinden gitmeyen, ancak gidenlerin sayısı artınca, baştan çıkıp bu güruha katılanlar var.

Ben bunlardan da değilim maalesef.

Ben hep kendi şeridinde bekleyenim.

Ve bu kendi şeridinde, tüm kışkırtmalara, yoldan çıkarma girişimlerine rağmen, bekleyen benim gibiler için,

Bir kez daha şunu düşünüyorum,

Bu hayat bize göre değil dostlar,

Bu hayat, emniyet şeridinden gidenlere göre kurulmuş bir organizma.

Kendi şeridinde gidenlere kalan tek şey,

Koca bir acı ve sorgulama.