31 Oca 2012

Kar

Neden kar bizi bu kadar mutlu ediyor acaba…

Yağmadığı zaman, bizi bu kadar etkilemesinin nedeni ne olabilir…

Birkaç yıldır, İstanbul’a pek yüzünü göstermeyen kar, nihayet en güçlü hali ile karşımızda boy gösterdi. Hem de bunu günlerdir yapıyor.

Konuştuğum herkes, kar’ın üzerilerinde olumlu ve sakinleştirici bir etki yarattığından bahsediyor.

Karda yürümek, kaymak, birbirine kar topu atmak, yediden yetmişe herkesin sevdiği eylemler…

Peki bize kar’ı bu kadar sevdiren nedir…

Bana kalırsa kar aslında bize gizliden gizliye ölümü hatırlatıyor…

İnsan hayatının ilkbahar ile başlayıp, coşkulu zamanlarında yazı yaşaması ve akabinde, önce sonbaharda yavaşlayıp, kış ila sonlandığını düşünebiliriz…

Bence mevsimler de üzerimizdeki kendi hayatlarımızı hatırlatan etkiler yaratıyor…

Nasıl ki, hayatımızın her anını dolu dolu yaşamak ve görmek istiyorsak, kış ayını da görmek istiyoruz…

Kışı, daha doğrusu kar’ı bu kadar görmek isteyişimizin sebebi, o karların eriyip nehirlere karışacağı, ve çiçeklerin tekrar açacağı bahar aylarını müjdeliyor olması…

Layıkıyla yaşanmamış bir kış, kar yağmamış bir kış, bizi rahatsız ediyor ve sanki, doğanın yapması gereken bir şeyi yapamadığını düşünüyoruz…

Bir şeylerin yeniden başlayabilmesi veya daha açık söylemek gerekirse doğabilmesi için, bir sonlanmaya ihtiyacı olduğunu biliyoruz…

Var oluşumuzun, bu devinime, bu bitmek tükenmek bilmeyen doğuma ve ölüme bağlı olduğunu biliyoruz…

Kar yağdığında, bunun bir bitişe, ama hemen arkasında yeni bir başlangıca yelken açtığını, tüm benliğimiz ile bilmek istiyoruz…

Kar yağmayan kış bu yüzden bizi rahatsız ediyor…

Hiç üzülmediğimiz, ağlamadığımız ve mutsuz olmadığımız bir hayat nasıl çekilmez olacaksa, kışı olmayan bir bahar da bir o kadar anlamsızlaşırdı…

Kar yağıyor…

İnce ince…

Araba lastiklerinin izi kapandı kapanacak…

Bütün bir seneyi geride bırakıyor dünya…

Önce baharı yaşadı,

Sonra yazı…

Sonbaharda aklı başına geldi,

Kışın artık her şeyi bilir hale geldi…

Olabilecek her şeyi yaşadı…

Serini, sıcağı ve soğuğu…

Yavaş yavaş yağmaya devam ediyor…

Işık saçan beyazlığı ile huzur veriyor seyredenlerine…

Ve bir şeyleri sona erdirir iken,

Yeni oluşları müjdeliyor,

Önce maddelere,

Sonra kalplere…

Özetle, sonsuza kadar var olma isteğimize rağmen, gizliden gizliye bunun olmayacağını bilmenin uyarıcı etkisi ile, bitmeyen bir yaz değil, soğuğu ve yağan karı ile bir kışın kendisini her türlü göstermesini istiyoruz…

28 Oca 2012

İnsan Olma!

İnsanların olağan üstü durumlar ve beklenmedik hadiseler karşısında halleri bende hep merak konusu olmuştur.

İkinci kanal çizgisinde çoğu zaman sorguladığım da; önyüzümüz dışında, içgüdülerimize dayanan ve aklımızı en az çalıştırarak, hayvanlara en çok yaklaştığımız bu anlarda verdiğimiz tepkiler sanırım.

Üreme, aç kalmama ve sığınacak yer bulma şeklinde özetlenebilecek, en temel dürtülerimiz karşısında ortaya koyduğumuz davranışlar, her dil, din ve ırkta birbirine çok benzerdir. Benzer olmuştur ve olacaktır da!

Söylemek istediğim, bu temel dürtüler söz konusu olduğunda, kendi aramızda insanlık başlığı altında topladığımız; dürüstlük, sevgi, ahlak, inanç, modern zamanın empati’si ve diğer tüm kavramların devre dışı kaldığı gerçeğidir.

Bildiğiniz üzere geçtiğiz günlerde lüks bir cruise gemisi, İtalya açıklarında karaya oturup, yan yattı.
Bu talihsiz kazada ölenler ve yaralananlar oldu.

Geminin kaptanı, kıyıya adayı selamlamak niyeti ile fazla yaklaşması, içkili olması gibi bir çok konu haber olarak karşımıza çıktı.

En fazla dikkatimi çeken haber ise, en son okuduğum oldu.

İddiaya göre; gemi yan yattıktan ve yolcuların tahliyesi başladıktan sonra, kıyıya ilk varan filikalarda, son derece bakımlı, şık ve çoğunluğu Rus olan bay ve bayanların bulunmaktaydı.

Yine iddiaya göre, bu kişiler gemideki görevlilere, filikalara ilk binmek arzusuyla rüşvet vermişlerdi.

2012 filmini seyredenler için çok tanıdık bir sahne değil mi?

O filmde de, kıyametten kurtulunması için inşa edilen dev gemilere milyarlaca dolar para ödeyen zengin insanlar alınıyordu.

Yine Titanik gemisinin buzullara çarparak batması esnasında, önce 1. Sınıf yolcuları gemiden tahliye edilmişti. Hatta kaza ile ilgili yapılan filmin konusu da bu sınıf ayrılığı üzerineydi.

Demek ki, insan halleri, bin yıl önce, şimdi, bin yıl sonra hep aynı…

Değişen bir şey yok…

Aslında medeniyet ve insanlık başlığı altında topladığımız tüm ulvi ve bizi hayvanlardan ayıran özelliklerimiz, sadece iyi anlar da geçerli…

Normalin azıcık dışına çıkıp da, temel dürtülerimiz devreye girdiğinde, hayvanlara yaklaşıyoruz, sonra şartlar normale dönmeye başladığında, tekrar “insan” diye tabir ettiğimiz kimliğe geri dönüyoruz…

Bunları düşündüğümde, şu “medeniyet” hadisesi bana büyük bir komediden farksız geliyor.

İşin diğer komik yanı, kendimizi buna inandırmamız.

Sadece beraber yaşamak adına inşa edilmiş genel yalanlar ve inanış biçimi?

Diyebilir miyiz?

Hani derler ya “Önce insan ol” diye… Ne kadar tehlikeli aslında…

Ruanda’da, Bosna’da ve Kamboçya’da olduğu gibi…

Bence insan olmamakta fayda var…

En azından işler iyi giderken…

22 Oca 2012

Hayatın Anlamı Üzerine

Sadece Schopenhauer değil, bir çok filozofun da belirttiği bir tespit var;

İnsan’ın hayata gelişinin, en genel anlamda bir hata oluşu üzerine,

Diğer bir filozof, insana verilmiş en büyük cezanın “yaşamak” olduğunu söylemiş…

Bakıldığında, insanoğlunun çektiği acıları ve kronikleşmeye yüz tutmuş trajedilerini başka türlü açıklamak pek mümkün gözükmüyor…

Tüm çabasına rağmen mutlu olamıyor insanlar…

Elde ettikleri hazlar, kanser için alınmış bir aspirin etkisinden başka bir sonuca ulaştıramıyor insanı…

Her elde edilen haz, başka bir mutsuzluk kapısı yaratıyor insan zihninde…

Hal böyle iken, hepimizin mutlu bir hayat ve dünya hayalinden, kendimizi bir an önce uzaklaştırmamız gerekiyor…

Diğer türlü, arka kapıda mutsuzluk ve hayal kırıklığı, oyuna girmek için heveslenen çok iyi bir yedek golcü gibi, ümitle bizim onu oyuna sokmamızı bekliyor…

Tek yapmamız gerekeni bize uygun olmayan bu gömleği, son nefese kadar taşımak…

Söylemek istediğim, bizi mutsuz eden ayrıntılardan kurtulmaya çalışmak çok beyhude davranışlar…

Sen o mutsuzluk maddesini hayatından çıkardığın anda,

Bir diğeri kapında seni bekliyor olacak.

Ta ki,

Son nefesini verene kadar…

Zira bu yaşamın, seni mutlu edeceğine dair,

Verilmiş bir sözü yok!

21 Oca 2012

Dikkat! Kadınlar Okumasın...

Schopenhauer ve eserlerini okumaya devam ediyorum.

“Hayatın anlamı” isimli eserinden sonra, sıra geldi “Aşka ve Kadınlara Dair” kitabına.

Yeri gelmişken, Hayatın Anlamı kitabı ile ilgili de bir yazı yazacağım ancak, özetle Filozofumuz hayatın bir hata olduğunu ve her haliyle insana uygun olmadığını söylüyor. Bu zehri içinize attıktan sonra, gelelim konumuz kitaba.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kadınlar, ikinci bölüm de aşk üzerine. Ben şimdi size ilk bölümden bazı bölümleri aktaracağım.

Öncelikle, kadın okurlara en baştan söyleyeyim; alınmak, gücenmek yok. Bunlar filozofun düşünceleri. İsteyen katılır, istemeyen eleştirebilir.

Yalnız bir kısmını, ben de daha önceleri düşünmüştüm. Neden, erkeklerin sanata daha eğilimli oldukları, neden dünyaca ünlü yazarların, müzik adamlarının, ressamların, daha çok erkek oldukları üzerine gibi…

İşte Schopenhauer’un söyledikleri arasından, benim not ettiklerim.

Şimdiden geçmiş olsun…

“ Kadınların zihinsel olsun bedensel olsun, büyük işler için yaratılmamış olduklarını anlamak için görüntülerine bakmak yeterlidir. Onlar hayatın cefasını yaptıklarıyla değil, katlandıkları ile çekerler…”

“Genç kızlarla sanki tabiat, dramaturjik bir anlamda, çarpıcı etki denen şeyi göz önünde tutmuş görünür, çünkü onlar, hayatlarının kalanı pahasına, birkaç yıllığına emsalsiz bir güzellikle, tam bir cazibe ve dolgunlukla donatır. Tabiat, bunu öyle bir şekilde yapmıştır ki, bu birkaç yıl boyunca bir genç adamın muhayyilesini bu sayede kendilerine tutsak edebilirler. Ve bu tutsaklık erkekleri, yaşadıkları müddetçe onların bakım ve gözetimini, şu veya bu şekilde üstlenmeyi onurlu bir iş bilerek, peşlerinden koşturupduracak boyutlara ulaşır…”

“…Daha ziyade, kadınlar zihni bakımından dar görüşlüdürler (miyopturlar), zira sezgiye dayalı kavrama melekeleri kendilerine en yakın olanı çok çabuk ve berrak bir şekilde algılarsa da, görüş alanları çok dardır, ve uzakta olan şeyleri ihata edemez… Bu yüzdendir ki aşırılık ve ya da ölçüsüzlüğe daha büyük bir eğilim sergilerler… Kadınlar içten içe, mümkünse kocalarının sağlığında, ama her halükarda ölümlerinden sonra, istedikleri gibi harcayıp rahatça yaşayabilmeleri için, erkeklerin para kazanmak için yaratıldıklarını düşünürler.”

Eylem: Kadınların neşesinin kaynağı da buymuş ve bu aslında tüm diğer negatifliklerin yanında, erkeğin neşesini kazanmak adına iyi bir özellikmiş…"

“…kadın  mizacındaki temel kusurun “adalet duygusu”ndan yoksunluk olduğu görülecektir. Bu esas itibariyle, daha önce sözü edilmiş olan muhakeme kabiliyetindeki ve düşünme meleksindeki zayıflıktan kaynaklanır, fakat aynı zamanda kısmen tabiatın onlara daha zayıf cins olarak tahsis ettiği konuma kadar götürebilir. Onlar bu konumları gereği kuvvete değil fakat kurnazlığa bağımlıdırlar. Bu yüzdendir ki, içgüdüsel olarak desise ve kurnazlığa yatkındırlar ve yalan söylemeye karşı iflah olmaz bir temayüle sahiptirler. Zira, nasıl ki, aslanlar pençeler ve dişleri, filler ve domuzlar azı dişleri, boğalar boynuzları ile donatılmışsa tabiat, kadınları da kendilerini savunmaları için ikiyüzlülük yahut riyakarlık melekesiyle teçhiz etmiştir. Tabiat, erkeklere fiziki güç ve akli meleke biçiminde bahşettiği kabiliyetin tamamını kadınlara bu şekilde bağışlamıştır.”

Eylem:  Çok bomba değil mi…

 “… Bu sebeple mükemmelen dürüst ve güvenilir, ikiyüzlülüğe yahut riyakarlığa yüz vermeyecek bir kadın belki de tasavvur edilemez ve yine aynı sebepten ötürü başkalarındaki ikiyüzlülük ve riyakarlığı bu kadar çabuk görüp fark ediverirler, dolayısıyla onlarla bu konuda uğraşmak tavsiye edilmez.”

“ İfade edilen bu temel kusur ve onun beraberinden getirdiği her şeyden, sahtelik, hainlik ve kadirbilmezlik ve benzeri nitelikler südur eder.  Bir adalet mahkemesinde, kadınlar, erkeklerden çok daha fazla yalan yere yeminden suçlu bulunurlar. Haddizatında, yemin etmelerine izin verilip verilmemesi meselesi genellikle sorgulanan bir konudur…”

“Erkekler arasındaki doğal hissiyat, safi kayıtsızlıktır, buna mukabil kadınlar arasında bu, gerçek düşmanlık yahut husumettir…Bu yüzdendir ki, iki kadın arasında iltifat ve takdir ifadelerinin değiş tokuşu, iki erkek arasındakinden çok daha gülünçtür….”

“Bir erkek kural olarak başkalarına, hatta kendisinden aşağı olanlara bile, belli bir saygı ve insancıllıkla hitap ederken, yüksek tabakadan bir hanımın kendisinden daha aşağı konumda olan birisine hitap ederken, genellikle takındığı tavır kibir ve istikrah ifadesi tek kelimeyle tahammül edilmezdir.  Bunun sebebi, muhtemelen kadınlar arasındaki sınıf yahut tabaka farklılıklarının erkeklerin arasında olduğundan daha güvenliksiz, daha belirsiz olmasıdır yahut da erkeklerin durumunda hesaba katılması veya değerlendirme konusu yapılması gereken yüzlerce şey varken, kadınlar için bunun, her zaman tek bir şeyden, yani erkeklerin teveccühünü kazanmaktan ibaret olmasıdır.”

“ Bu dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı soya “cins-i latif” ismini verebilen sadece cinsel içgüdüsüyle aklı yahut görüş ufku bulutlanıp kararmış olan erkeklerdir, çünkü kadın cinsinin bütün güzelliği bu içgüdüye dayanır…Onlara, güzel demek yerine “estetikten yoksun cins” demek daha doğru olurdu. Ne müzik, ne şiir, ne de güzel sanatlar için gerçek anlamda bir duygu ve duyarlığa sahiptirler onlar…”

“Eğer bütün kadın cinsinin, en seçkinlerinin güzel sanatlarda hiçbir zaman gerçekten, büyük, hakiki, özgün ve sahici olan hiçbir şey başaramadıkları ya da hangi türden olursa olsun dünyaya kalıcı değere sahip, hiçbir eser veremedikleri akılda tutulursa, kadınlardan farklı hiçbir şey beklenilmemesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır.”

Daha yazacak inanın çok şey var. Ancak bu kadar yeter diye düşünüyorum.

Siz de, yazarın geri kalan fikirlerini ve burada aktarmadığım aşka dair düşüncelerini öğrenmek isterseniz, hiç vakit kaybetmeden, bu kitabı okuyun.  

Kızmak yok, okumaya devam…

Schopenhauer
Aşka ve Kadınlara Dair- Aşkın Metafiziği- Say Yayınları
                

17 Oca 2012

Şahinler Hep Kazanır mı?

Bloğumda güncel konular ile ilgili yazı yazmaktan pek haz etmediğimi itiraf etmem lazım.

Güncel olayları analiz etmek, sıcağı sıcağına olduğu için, bana pek doğru gelmiyor.

Hele ki, bu kadar yönlendirme ve taraflı sunum var iken ve bundan sonra da hep olacak iken.

Bu anlamda, sisin dağılmasını beklemek biraz daha akıllıca geliyor bana.

Tabi ki bu, yine de olayları kendi çerçevemizde analiz etmemize engel değil.

Şu anda ülkemizde, yakın tarihimiz ile ilgili ve yakın geleceğimizi etkileyecek bir çok dava devam ediyor.

Bugün de bu davalardan bir tanesi sonuçlandı.

Hrant Dink ile ilgili olanı.

Karar bildiğiniz üzere, suçun, örgütsel değil, bireysel şekilde gerçekleştiği yönünde.

Şimdi bu doğru mu, yanlış mı diyerek konuyu irdelemeyeceğim.

Bu yazıyı yazdığıma göre, ne düşündüğüm belli…

Sadece şunu fark ettim;

Adalet herkes için değil…

Güçlü için…

Para parayı çeker derler ya!

Bence güç de adaleti kendisine çekiyor…

Meğer adil bir dünya,

Diğer çocukluk hayallerinden farksızmış…

Meğer,

Şahine karşı,

Güvercini seçmek,

Baştan kaybetmekmiş…

15 Oca 2012

Ver Leftere, Yaz Deftere...

Saat 9.30’da kalktım.

Hava soğuk olduğu için, formamı kazağımın üzerine giydim.

Boynuma kaşkolumu taktım.

Bugün stada, maç seyretmek için değil, bir cenaze töreni için gidecektim.

Sabah saat 10’da evden çıktım. Yüksel ile buluştuk.

Şükrü Saraçoğlu’na yaklaştıkça, Fener formalı insanların sayısı çoğalmaya başladı.

Vardık ve arabamızı eski Salı pazarına koyduk.

Stadın etrafında bu defa köfte ekmek ve bira değil, sucuklu kaşarlı tostumuzu çay ile birlikte yedik.

Artık stada girmenin vakti gelmişti.

Fenerium alt tribündeki yerimizi aldık. Stadın her iki bölümünün maraton alt bölümleri hınca hınç doluydu. En az onbin kişi olduğunu söyleyebilirim.

Bugün maç yoktu.

Peki bu kadar insan, Pazar sabahı neden buraya gelmişlerdi?

Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri olan, Lefter’in cenazesi vardı bugün.

Futbolculuğuyla, kişiliyle, insanlığıyla örnek olan Lefter için, stadı doldurmuştu binlerce insan...

İşte bu Pazar sabahı;

Güneş tutulması kadar az olan, duyguları en yalın hali ile görebilme fırsatını verdi bizlere…

Karşılıksız sevgiyi gördük ve yaşadık…

Her türlü ticari kaygıdan uzak, sponsorların olmadığı, medyanın deforme edemediği,

Bir saat yaşadık bugün Şükrü Saraçoğlu’nda.

Çok ender olsa da, böyle anlarda, futbol futbol olmaktan çıkıp, artık aşk mı dersiniz, din mi, işte neyse onu yaşıyor insan.

Renkleri karşılıksız, ölesiye sevmenin, ne demek olduğunu, daha da bir hissediyorsunuz…

Karşılıksız,

Beklenti olmadan…

Ve bütün bu duyguları bize hisettiren, Büyük Lefter idi…

Huzur içinde yat Lefter,

Varlığın gibi, yokluğun da birleştirdi bizleri…

Sen Çubuklu forma yaşadıkça, hep yaşanacaksın ve hiç unutulmayacaksın…

Tribünler inledi binlerce kere,

Ver Leftere, Yaz Deftere,

Bitti Kalem, doldu defter,

Bu alemde Kral Lefter

…            




original

fotoğraf (1)

fotoğraf

10 Oca 2012

İyi sürüşler

2006 yılında kendime, hayalim olan Audi A3 marka bir otomobil aldım.

Hayalim demişken, çok erken fark ettiğim bir hadise, insanın hayallerini kademeli olarak tesis etmesi.

Örnek vermek gerekirse, hayalim Ferrari almak değildi. Şimdi de değil, o ayrı, ancak, genel anlamda hayal etmeyi sınırlamak değil de, gerçeğe yakın tasarımlamak iyi bir şey.

Neyse; arabayı ayıptır söylemesi 23 bin euro’ya aldım. Hatta biraz daha ucuz olurdu da, deri direksiyon ve kolçak ekletmem sonucunda, fiyat bu meblağa ulaştı.

Belki diğer lüks arabalar da öyledir, bilemiyorum, bundan sonra zaten bilmek de istemiyorum, ancak; ben arabayı alırken durum şöyle idi;

Hani kumpirciye gidersiniz de, adam patatesi közden çıkarıp, kesip, içini parçaladıktan ve kaşar koyduktan hemen sonra, yüzünüze bakar ve;

"Ne koyayım" der ya,

İşte Audi’de de durum böyle idi.

Arabanın çıplak bir fiyatı vardı. Ve siz bu fiyatın üzerine ne eklerseniz, fiyat o kadar yükseliyordu.

Deri direksiyon mu: 100 euro,

Sun roof mu:1000 euro,

Üç kol direksiyon mu: 500 euro;

Yağmur sensörü mü: 150 euro,

Uzun lafın kısası, yirmi iki bin euro’luk araba, bu eklemeler ile, otuzbeş bin euro’ya kadar ulaşabiliyordu.

E yirmi iki bin euro’nun,  on bin euro’su da vergisi derseniz,

Arabanın fiyatının aslında on iki bin euro olduğu anlaşılıyordu.

Az önce oturur iken, düşündüm de;

Hayatımdaki bir çok şey aslında aksesuar.

Ve yalın hayat için, bunların hiç biri gerekmiyor.

Ama biz, kendimizi kaybedip, sürekli hayatımıza pahalı “opsiyonlar” ekliyor, sonra da bunları kaybetme korkusu yaşıyoruz.

Halbuki, olup bitenin dört teker üstünde gitmek olduğunu sık sık hatırlayabilsek…

Hayat çok daha kolaylaşacak…

Bir de yoldan gitmemiz gerekmediğini anladığımız gün,

İşte o gün,

Belki de mutluluğun kapısını aralamış olacağız,

Üstelik, her duyguyu sıfır kilometre yaşayarak…

Hep yolun dışında sürebileceğimiz, donanımsız, basit araçlarımız olması dileği ile…

İyi sürüşler…

7 Oca 2012

Hayatımın Müziği

Yanılmıyorsam 1997 kışı idi.

Babam İzmir’e tayin olmuş, ben de üniversiteyi uzatmam nedeni ile, vize ve finaller için sürekli Ankara ve İzmir arasında mekik dokuyorum.

Küçükken, otobüs şoförü olmak isterdim. Belki şoför olamadım ama, iyi bir otobüs yolcusu oldum.

İşte bu seyahatlerden birisinde, tam da İzmir’e varmak üzereyken, uyuyan şehrin, sessiz ışıklarını gördüğümüzde, hiçbir zaman otobüste uyuyamayan ben, en ön koltukta oturuyor, bir yandan eve gelmenin mutluluğu, diğer yandan uykusuzluğun verdiği baş ağrısı ile, muavin ile şoförün sohbetini dinlerken, birden;

Candan Erçetin’in “Yalan” şarkısı çalmaya başladı. Hani sözlerinde, “dünyada ölümden başkası yalan” olan o kiminin çok sevdiği, kiminin ise bir türlü sevemediği şarkı.

Tam o anda, muavin şoföre dönüp, aynen şöyle söyledi;

“Otobüs güzel, şarkı güzel.”

İşte ben bu şarkıyı ne zaman duysam aklıma, o soğuk kış sabahında otobüste yaşadığım o an gelir.

Bir şarkıyı veya melodiyi, bir an, bir kişi veya bir yer ile hafızaya kazımak ne unutulmaz bir kombinasyon değil mi…

Düşünsenize, o şarkının sizi,

Belki bir sevgiliye,

Belki bir yolculuğa,

Belki bir an’a,

Yılların içerisinden çekerek, bir anda ulaştırabilmesi,

Bir mucize değil de nedir.

İnsanların sevgilileri veya eşleriyle, şarkıları olmasına çalışmalarının sebebi,

Gün gelir de , ayrılırsak, birbirimize aldığımız hediyeler eskidiğinde ve atıldığında, veya kızgınlıkla çöpe savrulduğunda, yine de birbirimizi hatırlatmaya yarayacak, bir ölümsüzlük yaratma isteği olabilir mi?

Öldüğümüzde, öteki dünyaya göçtüğümüzde, bize hoş geldiniz kartının yanında, dünyada yaşadıklarımıza dair bir soundtrack albümü verilse, ve bu albümde yukarıda bahsettiğim şarkılar ve melodiler olsa,

Fena olmaz mı?

1 Oca 2012

O Ses Türkiye

Eskiden, çok eskiden, çocukken, Eurovision Şarkı Yarışması’nın oldukça ciddiye alındığı zamanlarda, yarışma akşamı ailece, her Türk ailesinin yaptığı gibi, çayımızı, çerezimizi, meyvemizi hazırlar, televizyonun karşısına geçerdik.

Hiç unutmuyorum, babam eline bir kağıt kalem alır, kendine göre bir derecelendirme listesi hazırlardı.

Yarışmanın sonunda, babamın seçtiği listenin sonuncusu, çoğunlukla da Norveç, birinci gelirdi.

Sanırım söylemeye gerek yok, Türkiye sıfır puanla sonuncu olurdu bu yarışmaların çoğunda.

Şimdi televizyonda “O Ses Türkiye”yi seyrederken, yarışmacıların kaderinin, sms’lerle belirlendiğini öğrendiğimde, zihnim beni az önce bahsettiğim, eski günlere götürdü.

Söylemek istediğim, puanlamada çok iyi bir millet değiliz sanırım.

Her konuda.

200249-eurovision---53