27 Mar 2012

Bir Gece Vakti!

15 sene öncesiydi sanırım… En az….

İzmir Gümüldür’deki askeri kampımızın diskosu her askeri tesiste olduğu gibi 11.30’da kapanırdı.

Bu nedenle disko kapandığında hep beraber kampın kapısına çıkardık.

Oradan da artık kim babasının arabasını almak üzere izin aldıysa üç veya dört kişi o arabaya atlar,

“Terörist” tepesine giderdik.

Terörist tepesi, Özdere’den Kuşadası istikametine giderken, virajlı yollardan birinde, uçuruma doğru olan ve 
arabaların park edebileceği alanlardan birinin adı idi.

Aşağısı uçurum ve sonrası denizdi.

İşte biz bu tepeye giderken bakkaldan adam başı iki veya üç bira alır ( ki bu bizi sarhoş etmeye yeterdi, artardı bile),  yola düşerdik.

Sanırım en çok 10 km ötedeydi.

Bu tepenin özelliği, uzaktan Kuşadası’nın ışıklarını görebilmesi ve bolca araba park edilebilmesiydi.

Ancak Terörist Tepe’sini asıl özel kılan, arabanızın farlarını kapattığınızda, görebileceğiniz en çok yıldızı barındıran mevki olmasıydı.

İşte biz arabamızı park eder, uçuruma doğru, arabanın bagaj da dahil bütün kapılarını açar, ve teybimizi açardık.

Ne mi dinlerdik?

Ben nedense en çok Haluk Levent’i hatırlıyorum.

“Bir Gece Vakti” az önce birden aklıma giren ve bu yazıyı yazmam neden olar şarkılardan biriydi mesela.

Karanlıkta denizi ve gökyüzünü seyrederken, çoğunlukla konuşmaz,

Sadece uzaktan sevdiğimiz ve belki de varlığımızdan haberdar olmayan platonik aşklarımızı düşünürdük.

Eğer sevdiğimiz bir şarkı varsa, bütün gece tekrar tekrar da dinleyebilirdik. Tabi eğer teyp şarkı başında 
duranlardan değilse, şarkının en başını bulana kadar bir ileri bir geri sarmak dert olurdu haliyle…

Daha önce diskoda yaşadıklarımı yazmıştım.

İşte bu da disko sonra yaşadıklarımızdı.

O zaman anlamamış olsak da, bugün bile eğer her ayrıntısını hatırlıyorsam eğer;

Tadından yenmez ve unutulmaz anlarmış,

Her güzel şeyde olduğu gibi,

O anların güzel olduğunu şimdi anlıyorum…

18 Mar 2012

Light Günlük!

Yaklaşık bir aydır kitap okuyamıyorum… Bu belki hayatımda bir ilk…

Ayrıca yazı da yazamıyorum.

Bilgisayarımda bir word dosya açıyorum ve ekrana bakmaya başlıyorum…

Acaba kendime bir “yeniden başlat” mı gerekiyor.

Çok mu doldum?

Veya zaten bu kadar doluydum, bittim mi…

Çok mu acımasız oldum kendime karşı…

Kahrolası kendini eleştirme hastalığı… Acaba bu bir lanet mi…

Kalbini kırdığım kız arkadaşlarım veya insanlar olmuştur elbet… Herkes gibi ve sanırım herkes kadar…

Neyse, acaba biri “Umarım hiç evlenemezsin ve hep mutsuz olursun” diye beddua edeceğine;

“Hep kendini eleştir e mi” mi dedi acaba…

Uzun lafın kısası, yazamıyorum…

Biraz da mayısta Hindistan’a gidecek olmanın heyecanı ve seyahati planlama stresi, zihnimi başka bir kanala mı açtı?

Bence birazı bundan sebep…

Ama ne yalan söyleyeyim, birazı da Schopenhauer’dan kaynaklanıyor…

Kim bana dedi ki, non-stop üç ay, aynı adamı oku diye…
,
Hele ki bu adam gelmiş geçmiş en büyük pesimistlerden biriyken…

Hayır hakkını yemek istemiyorum. Adam beni başka bir seviyeye taşıdı, adeta kompartıman değiştirdi…

Biliyorum sebebini;

Aşırı doz geldi…

Hindistan sonrasına kadar en iyisi ben biraz daha hafif şeyler yiyeyim, okuyayım ve yazayım…

Ama zaten Hindistan’da yemekler yüzünden hafiflemem kesin gibi…

İyisi mi ben sadece hafif şeyler okuyayım… Yemekte hafiflemeyeyim…

Adana, Urfa, patlıcanlı, neyse devam edeyim… Malum en az bir hafta et yemek yok muhtemelen…

Hep ben kitap öneriyorum.

Var mı bana kafamı boşaltacak kitap önermek isteyen?

Ne olur? Buna ihtiyacım var…

İyi pazarlar…

Not: Tamam maç beni biraz olumsuz etkiledi, kabul ediyorum.

4 Mar 2012

Seferihisar Açıklarında

Umuda yolculuk nasıldır acaba?

Hiç tanımadığın bir ülkeye geliyorsun. Bir kamyonun kasasında veya bir tren vagonunda. Muhtemelen bir kamyonun normalde yük taşınan kısmında, belki saatlerce, belki günlerce gün yüzü görmeden…

Elli kişi en az. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç.

Birbirini tanımayan onlarca insan. Ayrı milletlerden çoğu.

Tuvalet molası yok.

Durmak yok.

Nefes almak yok.

Yemek yok. Bir ekmek parçası en iyi ihtimalle.

Bolca idrar kokusu.

Saatlerce yolculuk.

Sonra kamyon duruyor.

Aslında durmadan bir süre önce deniz kokusu giriyor sanki usulca kamyonun içine…

Sonra,

Yine hiç bilmedikleri bir karanlığın içinde yürümeye başlıyorlar.

Ne kadar uykusuz ve aç olurlarsa olsun, kamyonda inip yürümeye başlamak, özgürlüğe bir adım daha yaklaşmak aslında…

En az bir saatlik bir yürüyüş…

Çıt çıkmıyor gruptan…

Sadece onları kamyona bindiren Türk’ün sık sık “Haydi, Haydi” deyişi sessizliği bozuyor.

Deniz kokusu iyice kendisini hissettirmeye başladığı anda, aniden tepenin arkasından bütün güzelliği ile ay ortaya çıkıyor…

Ve birden o ayın denizin üzerindeki yansıması…

O an, yüreklerden bir kahkaha yükseliyor, hayır ses çıkmıyor ama öyle içten bir kahkaha ki, tüm grup bunu aynı anda hissedebiliyor…

Sonra kıyıda bir karaltı görüyorlar…

O karaltı onlar için hayatlarının geri kalanının giriş bileti aslında…

Aslında beklediklerinden küçük bir tekne…

Sahi bu kadar insan nasıl sığacak bu tekneye?

Herhalde bir bildikleri vardır hem kaptanın, hem de bu işi organize eden Türk’ün…

Bildikleri, önlerinde birkaç saatlik bir deniz yolculuğu, sonrasında Yunanistan, daha doğrusu özgürlükleri…

Hızla biniyorlar tekneye…

Ses çıkarmadan şüphesiz…

Türk’ün teknenin kaptanı ile bir şeyler alıp verdiklerini gözüyorlar… Çok mutlu bir şekilde…

Tekne hareket ediyor…

Esinti şeklinde olan rüzgar, gittikçe şiddetini arttırmaya başlıyor…

Belli ki bir fırtınanın içindeler…

İlk başta var olan mutlak sessizlik, yerini çığlıklara bırakıyor…

Hikaye burada bitiyor.

Tekne birazdan batacak, ve içinde bulunan  ve Afgan, Azeri ve Pakistanlıdan  oluşan yaklaşık 50 kişi ölecek…

Bu yazdığım hikaye, her yıl en az üç dört defa haberlere konu olan ve ortalama 45 saniye süren gerçek yolculuklardan birinin, çok kısa öyküsü…

Umuda, özgürlüğe, ekmeğe olan bu acı yolculuk sırasında ölen, ve zihninde onca hayaller kuran bir genç adamın zihnine giriyorum bazen…
Acı ve hüzün dolu yolculukları sırasında çektiği sıkıntılar bir yana,

Evinden binlerce kilometre ötede, hiç bilmediğin bir coğrafyada,

Sulara gömülürken,

Ne düşünür insan acaba?

Ben şimdi burada ne düşündüğünü bilemeyeceğim, hatta hayal etmekte bile zorlanacağım için yazmaya kalkışmıyorum,

Sadece hayatın her hali ile derin bir dram olduğunu, komik yanlarının ise sadece trajikomik öğelerden oluştuğunu,

Ve ben tam da bu yazıyı yazarken, veya siz okuduğunuz anda,

Dünyanın bir yerinde belki de, iki kara gözün bu umuda yolculuk için ne zorluklar yaşadığını düşünmenizi istedim, düşündüğüm için…