29 Tem 2012

Üreten Erkek, Tüketen Kadın!

Sanatı üretmek konusunda erkekler tartışılmaz biçimde öncü iken,

Kadınların tüketen tarafta ağır basması enteresan değil mi...

Günümüzde bile herhangi bir kitapçıya gittiğinizde, kitap satın alanların daha çok kadınlar olduğunu fark etmediniz mi?

Acaba,

Kadınların sanat konusunda bir yetenek ve ilham eksiklikleri mi var?

Veya bu genetik bir miras ta; geçmiş zamandan bu zamana erkekler daha özgür idiler ve kadınlar kendilerini gösteremediler mi?

Ama tüketmelerinin sebebi de; erkeklerin üretimlerinde en büyük ilham kaynağının doğa ve kadın olması mı?

kadınlar bu sanat eserlerinde kendilerini mi buluyorlar?

Erkeklerin duygularını toplum içinde hep gizlemeleri ve olmaları öngörülen sert kimliklerinin arka planında kalan ve bana göre kadınlardan çok daha duygusal olan benliklerini, biriktirip veya sıkıştırıp,

Yazıya, tuvale veya bir heykele dönüştürme çabası ve becerisi midir ki, onları çok daha üretken kılan...

Ağlayan, sevgisini belli eden, annelik ile tüm duygusallığını, ete, kemiğe büründüren kadının,

Yoğunlaşmış bir duygusallık haznesinin olmayışı mıdır,

Onu daha az üretken kılan...

Bilemedim...

22 Tem 2012

Pazar yazısı

Pazar akşamını hoş bir şekilde geçiriyorum...

Phil Collins'den " a groovy kind of love" çalıyor...

Sanırım dördünce kez...

Kendimi binbeşyüz katlı bir gökdelenin tepesinde olup bitene bakıyormuşum gibi hissediyorum...

Sanki zaman mevhumunda arınmışım,

Bu adamın sesi cidden güzel...

Beşe geçtim...

When I'm feeling blue, all I have to do 
Is take a look at you, then I'm not so blue 
When you're close to me, I can feel your heart beat 
I can hear you breathing in my ear 

Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love 

Any time you want to, you can turn me on to 
Anything you want to, any time at all 
When I kiss your lips, ooh I start to shiver 
Can't control the quivering inside 
[ Lyrics from: http://www.lyricsfreak.com/p/phil+collins/a+groovy+kind+of+love_20108061.html ] 
Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love, oho

When I'm feeling blue, all I have to do 
Is take a look at you, then I'm not so blue 
When I'm in your arms, nothing seems to matter 
My whole world could shatter, I don't care 

Wouldn't you agree, baby you and me, we've got a groovy kind of love 
We've got a groovy kind of love, we've got a groovy kind of love 
Oho, we've got a groovy kind of love


Bu arada altıncı çalmaya başladı... Sözleri bir yerlerden copy- paste yaptım...


Hem ne farkeder ki!


Yaşadığımız ve yaptığımız herşey zaten copy paste değil mi!


Word herşeyin altını çizmeye başladı...


İngilizce kelimeler havada uçuşuyor...


Eee, pazar gecesi bu kadar oluyor...


Ne de olsa sendrom var...


Bu yazıyı bu akşam belki de kimse okumayacak biliyorum...


Yine de iyi pazarlar...


Yazı karakterleri de bir eciş bücüş oldu ama, yapacak birşey yok, saldık kendimizi bir kere bu akşam!

21 Tem 2012

Bir gözün nesi var, iki gözün pek çok şeyi!

Sıralama başlasak, ilk ikisinin değişmez, belki yerleri…

Duygusal olanlar kalp,

Mantıklı olanlar beyin,

Derler,

Herhalde,

Sorsak,

Vücudumuzun en önemli yeri nedir diye…

Doğru olabilir.

Ama bana kalırsa insanoğlunun yaşam serüvenin en çok etkileyen yeri,

Hiç şüphesiz,

Gözleri olsa gerek.

Zira, bırakın bir aşkı,

Belki savaşlar, barışlar,

Küsmeler, barışmalar,

Sevinmeler, üzülmeler,

Hepsi bir bakışla başlar…

Göz göze gelmektir asıl olan…

Bir insanın bakışı kadar derin,

Bazen bir ömrü , bazen kişinin hikayesini,

Anlatan, başka bir şey var mıdır acaba?

Hadi günümüzün popüler deyişi ile, enerjimizi belli eden, çevremize yayan da gözlerimiz değil midir…

Göz göze gelmek,

Ne kutsal bir danstır…

Hangi wi-fi bağlantı, iki göz arasındaki duygu transferi kadar hızlı bir data geçişi sağlayabilir…

Sevgiyi, aşkı, beğeniyi,

Bize kelimeler anlatabilir miydi,

Eğer gözler olmasaydı…

Keşke hiç konuşmasak da,

Sadece bakışarak anlaşabilsek,

Her şeyi sığlaştıran, sıradanlaştıran,

Herkesi hayal kırıklığına uğratan, üzen,

Şeyler,

Sözler değil mi…

Bırakın  sözleri,

Uğraşmayın kendinizi anlatmaya,

Yormayın uzun cümleler ile,

Kimseyi,

Gözlerinin içine bakın!

İster bir saniye,

İster bir saat!

Doyasıya tadını çıkarın,

Gerçek iletişimin,

En yalın hali ile…






18 Tem 2012

Yalnız

sanırım defalarca yazdım...

ve düşündüm...

neden blog yazıyorum...

daha doğrusu neden yazıyorum...

en başa döndüğümde, 

zihnen tabi,

vardığım noktayı sevemedim...

soğudum biraz kendimden...

ne mi mesela?

yazılarımı facebook ve twitter'da paylaşmam gibi...

benim isteğim sunmak değildi ki...

sayılar, beğeniler, takdirler, hiç değil...

farkedilmek, ve belki de biraz keşfedilmek isteği...

hani ben samanlıkta iğne olayım;

ve hiç bulunamama ihtimalini güçlüce yaşayayım...

ama bir yandan da,

o olasılığı yaşayayım gibi...

her neyse, iki yılını neredeyse geride bıraktığım blog yaşamımda,

bir yeniden başlangıcın eşiğinde olmak,

pek güzel,

pek yalnız,

ama,

pek huzurlu...


7 Tem 2012

Hayat Futbol, Futbol Hayattır!

Futbol geliştikçe, her gün gün farklı bir istatistik veya hesaplama metodu ortaya çıkıyor.

Söz gelimi bir kaç yıldır, oyuncuların oyun içinde kat ettikleri mesafeyi görebiliyoruz, oyunun herhangi bir anında veya sonunda...

Bir diğer önemli istatistik de, topun oyunda kaldığı süre...

Normal bir futbol maçının süresi 90 dakika ise bu süre genelde 40-45 dakikalar civarında gerçekleşiyor...

Yani; oyunun toplam süresi içerisinde futbol oynanmıyor...

Aklıma, acaba bizlerin hayatlarında topun ne kadar sahada kaldığını hesaplamak geldi...

Bana sanki durum futboldan vahimmiş gibi geldi.

Zannetmiyorum ki, hayatlarımızın yarısında bir hareket olsun.

Hele ki futbol maçının süresi belli, yaşamlarımızın süresi belli değilken; topun oyunda kalması çok daha önemli bir hal alıyor.

İlk bahsettiğim istatistiğe dönersek, normal bir oyuncu 8-10 km arası mesafe kat ediyorsa, bunu kendi gücüne ve maçın süresine göre ayarlıyor.

Biz insanlar için  ise, maçımızın süresi belli değil iken, oyundan ne zaman alınacağımız ile ilgili de en ufak bir bilgimiz yok.

Bu konuda bir istatistik var ama tabi normal şartlar geçerli iken...

Netice itibari ile,

Sıkılan ve sürekli halini ve vaktini eleştiren, biz sevgili insanlara bu süre mevhumunu hatırlatmak istedim...

Eğer sıkılıyor isek, cidden çok vahim bir durumda olduğumuzu itiraf etmemiz gerekli kendimize.

Bu yüzleşmeyi, bir oyun planı izlemeli...

Oyun planının ilk, en önemli ve belki de tek stratejisi ise,

Koşmak olmalı,

Olabildiğince hızlı,

Arkana bakmadan,

Ve tüm gücünle,

Biz eğer bunu başarabiliyor isek,

Bana inanın,

Olumlu pas yüzdeniz herkesten yüksek olacaktır...

Ve bunu Barcelona gibi,

Sadece geriye, sağına ve soluna değil,

İleriye doğru yaparak...

Kendi hayatlarımızın Inıesta ve Xavi'si olmayı dilemek,

Sanırım ileriye dönük en büyük dileğimiz olabilir...

Dikkat ederseniz,

Inıesta olduğunuzda,

Dileğiniz bile ileriye dönük olur...

Geçmişe dönük keşkeler değil...

3 Tem 2012

İç Açılar Toplamı!

Digiturk Festival Kanal'ında çok film seyretmekten midir bilmiyorum ama son zamanlarda kendimi fazlasıyla, senaryosunda çok fazla konuşma geçmeyen, hayatın olduğu gibi aktığı,

Veya konuşmalar sırasında sadece ağızların oynadığı ama filmin tema müziği dışında ses gelmeyen,

Bir sinema filminin içindeymişim gibi hissediyorum...

Bağımsız filmleri bu sebeple mi çok seviyorum,

Yoksa,

Bağımsız filmler mi beni bir şekilde bu ruh haline getiriyor,

Bilemiyorum...

İşte böyle sahnelerde,

Karşımdaki konuşurken,

Ben vücudumu orada tutup,

Aslında iki tarafı ağaçlarla dolu, en az bir metre kar yükseliği olan,

ve kendi yolumu kendim açtığım,

Daha doğrusu daha önce kimsenin yürümediği,

Dolayısı ile ayak izi olmayan,

Bir yolda yürümeye devam ediyorum...

Fonda "Amiina" çalıyor... "Skakka"...

Ne hızlı, ne de yavaş adımlarım...

En çok dikkatimi çeken, havanın temizliği,

Sanki burun deliklerim iki katına çıkmış, akciğerimin sayısı dörde yükselmiş gibi, 

Güçlü bir şekilde nefes alıyorum...

Bir yandan da ağladığımı farkediyorum...

Fakat ne üzgünüm, ne de mutlu...

" Sence haksız mıyım?"

Aniden ışık saçan bir kuyruklu yıldız gibi bedenime dönmüş buluyorum kendimi...

Cevap veriyorum;

"Evet, haklısın."