30 Ağu 2012

Bugünü Yaşama Arzusu- Schopenhauer Tedavisi


2010 yılının ağustos ayında, blog yazmaya başladığımda, Schopenhauer sadece ismini bildiğim bir yazardı.

Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak şekillendirdiğim “ikinci kanal” yaklaşımını, tamamen içsel dürtülerimden esinlenerek tasarlamıştım…

Geçen zaman içerisinde birçok filozof ile tanıştım…

Beni en çok etkileyen, beki de milyonları etkileyen Nietzsche olmuştu;

Ta ki, Schopenhauer’u tanıyana kadar…

Gelmiş geçmiş belki de en pesimist filozof olarak gösterilen ve eşim, arkadaşım bir çok insanın okuduğum için beni eleştirdiği Schopenhauer; içsel gelişimimde, düşüncelerime bir kılavuz bulmamda ve her şeyden öte kendimi kendime açıklamamda eşsiz katkılarda bulundu ve bulunmaya da devam ediyor…

Bakın ünlü filozof, benim “ikinci kanal”ımı başeseri “ İstenç ve Tasarım Olarak Dünya”da nasıl anlatmış;

“ İnsanın somut olarak yaşadığı hayatın yanı sıra her zaman soyut olarak bir ikinci hayat yaşaması dikkate değer ve önemlidir… Sakince enine boyuna düşünme alanında, önceden onu tamamen ele geçiren ve yoğun bir şekilde etkileyen şeyler soğuk, renksiz ve uzak görünür: o yalnızca bir seyirci ve gözlemcidir.”

Aklıma gelmişken, Irwin Yalom’u birçoğunuz biliyor olmalısınız. “Nietzsche Ağladığında” bilinen ve çok okunmuş bir romanı.

Şu an elimde olan romanı ise “Bugünü Yaşama Arzusu- Schopenhauer Tedavisi”.

Schopanhauer’i tanımanızı ve ucundan da olsa neler söylediğini  Irwin Yalom’un ağzından öğrenmenizi sağlayan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

23 Ağu 2012

İçsel Empati!


Bir söz vardır,

“Bir kavgada köpeğin büyüklüğü değildir, o köpeğin içindeki kavganın büyüklüğüdür önemli olan”

Ne kadar çok kavgamız var kendi içimizde,

Ne kadar seviyoruz bu kavgaları başkalarına yansıtmayı…

Yukarıdaki söz her ne kadar bu kavgayı olumlasa da,

Benim bahsetmek istediğim daha çok bu kavganın tahrip edici yönü…

Kişisel ve toplumsal barışın sağlayacak yegane yol;

Aslında bu içsel kavgaları çözmek…

Hani hep başkalarında bulduğumuz sorunların temelinin,

Kendi içimizde olduğu gerçeği ile bir kabullensek,

Hayat hepimiz için çok daha kolay olacak…

Ne mi yapmalıyız?

Ayna ile yüzleşmeli,

Ne olduğumuzu, ne olmadığımızı net bilmeli,

Huylarımız, doğrularımız, yanlışlarımız,

Kısaca her şeyimiz ile bir barış anlaşması imzalamalı,

Ve işte tam da bu noktada kendimizi dışarı açmalıyız…

Hani popüler bir terim var “empati kurmak”…

Bana bu terim biraz, İktisada Giriş dersi almayan birinin, Liberal Ekonomiyi anlama çabalarını çağrıştırıyor…

Başkalarını anlamalarını beklediğimiz insanların,

Her şeyden önce kendilerini anlamaları ve tanımaları gerektiğini,

Acaba ne zaman öğreneceğiz…

İçsel empatilerimizi doyasıya ve huzurlu bir şekilde gerçekleştirmemiz dileğiyle…

7 Ağu 2012

Hindistan'da Ne Yedin?

Hindistan'a gittiğinizi söylediğiniz ortalama her kişi size hiç değişmeyen iki soruyu sorar:

Ne Yedin?

Hasta olmadan gelebildin mi?

Üzerinden iki ay geçtiği için hasta olmadığımı söyleyebilirim. Tabi, Ganj'ın kıyısından geçmiş bir insan olarak çok da emin olmamak lazım...

İlk giden her insan gibi, önyargı ve korkularla ayak bastık, artık kıtanın en kalabalık nüfusuna sahip bu topraklara...

Hemen hemen tüm forumlarda vurgulanan iki temel konuda hassasiyet gösterdik,

Et yemedik,

Çeşme suyunun kıyısından köşesinden geçmedik...

Dişlerimizi bile satın aldığımız pet şişelerdeki su ile fırçaladık. Duş alırken ağzımı kapamaya çalıştığımı itiraf etmem gerekir.

Aslına bakarsanız, gezimiz boyunca gün geçtikçe rahatladık, adapte olduk ve çekinmeden yemek yemeye başladık. Ama ilk birkaç gün cidden stresli geçti.

İlk temasımız biraz global oldu. Costa Cafe'de  çikolatalı muffin ve kahve ile başladık. Saka Su'yu ise uçakta sevdiğimiz bir arkadaşımızdan aldık.

DSC_2130


İlk durağımız Varanasi, sadece görsel anlamda değil, yemek anlamında da tam bir şok yaşattı bize... Açıkçası Lonely Planet'ın önerdiği restorandaki ortamı ve masalarda dolaşan böcekleri görünce, ilk günümüzü meyve salatası ile sonlandırmak zorunda kaldık. Uykusuz ve aç, can sıkıcı bir ilk gündü...

Ertesi gün kahvaltımızı otelde yaptık. Meyve, tereyağ ile ekmeğe, çayımızı da ekleyince dünyalar bizim oldu...

IMG_0847

Şehri dolaştıktan sonra, bir önceki gün yaşadığımız şoku yaşamamak adına, yine kitabımızdan bulduğumuz bir otele gittik. Masaj yaptırmadan önce klimalı ve lüks retoranda pizza yedim. O kadar mutluydum ki, bu anı fotoğraflamak aklıma gelmedi...

Varanasi'den sonra geldiğimiz Delhi, bizim açımızdan cennet tadında geçti.

Otelimiz ile aynı binada harika bir restoran vardı. "Zaffran"

İlk olarak iştah açıcılar geldi. Soğanların tadı harikaydı. Domates soslu olan çok tuzlu ama lezizdi. İçinde patlıcan vardı.

IMG_0864

Sonra paylaşmak için ortaya birkaç değişik yemek söyledik. Gezimiz boyunca en çok tercih ettiğimiz de hep pirinç oldu. Genellikle sebzeli ancak hem tok tutan, hem değişik tadlar içeren alternatiflere sahipti.

Sebzeli ve safranlı pilav, patates salatasına benzeyen bir yemek, cacık ve yine domates soslu ve sebzeli bir başka yemek...

IMG_0866

Jaipur'da öğlen turistik bir yerde mola verdik. Ben yine sebzeli pilav tercih ettim. Yanında da sarımsaklı pide.

IMG_0918

Jaipur'daki ilk akşamımızın sonunda en lüks neresi ise oraya gitmeye karar verdik ve kendimizi "Rambagh Palace"ta bulduk. Nasıl derler, zenginlik ve varlığı yeniden keşfettik burada.

Kendimize güzel bir kırmızı şarap söyledik ve yanına da değişik tatlardan oluşan aşağıdaki "ortaya karışığı" sipariş ettik... Hepsi birbirinden lezizdi. Çoğu acı ve bol baharatlıydı... Damak tadımıza oldukça uygundu.

IMG_0911

Son günümüzde ise, yine turistik olmakla beraber, lokal insanlarında gittiği bir restorana attık kendimizi.

Burada yabancısı olmadığımız yemekleri tercih ettik. Erişte ve çin böreği gibi...

IMG_0934

IMG_0929

Yerel biraları fena değil ama yine de Chivas beynelmilel. Ne de olsa Sivaslı demiş bir dost...

IMG_0927

Yolculuğumuz boyunca, hele ki ilk günlerimizde, bize büyük destek olan aşağıdaki iki dostu da unutursak da, büyük bir kusur işlemiş oluruz...

IMG_0907

Sonuç olarak dostlar, korkulanın aksine bir hafta geçirdiğimiz Hindistan'da en ufak bir mide rahatsızlığı yaşamadan gezdik, yedik, içtik ve eğlendik...

Önyargılar bazen faydalı olsa da çoğu zaman bize gereksiz sınırlar çiziyor ve yaşamamız gereken zevklerden bizi mahrum bırakıyor...

Bu önyargılar, sadece yemek konusunda değil, hayatın her anlamında geçerli bir el freni vazifesi görüyor ve bizi yavaşlatıyor...

Gezimizin mutfak yansımaları işte böyle.

Kazancakis'in Zorba'nın önsözünde söylediği gibi;

"Beni en çok mutlu eden şeyler, düşlerim ve gezilerim..."

Buna ben "Yediklerim"i de eklemek isterim...

4 Ağu 2012

Yaşamımdan Şiir ve Hakikat*

Goethe’nin “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat” kitabını okumaya devam ediyorum.

Okuyanlar varsa bilirler, kitap boyunca Goethe hayatına giren insanlar üzerinden yaşadığı çevreyi ve o dönem başından geçen olaylar üzerinden hayatını anlatıyor…

Burada sözünü ettiği kişiler bazen sadece bir gün görüştüğü birisi veya birkaç saat bir şeyler paylaştığı bir arkadaşı bile olabiliyor…

Ve bu insanlar üzerinden de hayatını nasıl ördüğünü, kendi üzerinde bıraktıkları etkileri ve bazen bir roman kahramanına temel teşkil ettiklerinden söz ediyor…

Bu insanların çoğu, tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş ve hatta bir kısmı kendi dönemlerinden bile tanınırlıkları olmayan sıradan insanlar…

Ama düşünün ki, bu insanları ölümünden üçyüz sene sonra kitapları hala okunan ve muhtemelen okunmaya devam edecek Goethe’nin “Goethe” olmasına sebep olan şahsiyetler…

Kendi kişisel hikayelerimizi de belirleyen kişiler böyle değil mi?

Yaşımız ilerledikçe, arkadaşlık, dostluk ve tanıdık gibi kavramların sürekli değişen ve devamlılığı nadiren olan müesseseler olduğunu öğreniyor ve kendimizi değişimin ve farklılığın kollarına bırakıyoruz…

İlk başta bunu olumsuz algılayan bizler, yaşlarımız ilerledikçe, aslında hayat serüvenimizde ister on yıl, ister beş dakika yer almış kişilerin, hayatımızda unutulmaz etkiler bıraktığını, ve bu insanları kaybettiğimizde, fark etmediğimiz kazançları cebimize koyduğumuzu anlamaya başlıyoruz…

İşte kendi yaşamlarımızın hakikatleri de, bu kısa, uzun veya anlık etkileşimlerden belirlenerek oluşuyor,

Ve ortaya “ben” dediğimiz oluşumlar çıkıyor…

Farketmeden,

Birbirimize,

Ne çok şeyler bırakıyor,

Ve birbirimizde,

Ne çok şeyleri başlatıyor,

Ne çok şeyleri sonlandırıyoruz…