20 Eki 2012

Send Me An Angle


Dün akşam insan hayatının nasıl akıp gittiğini, ama bu akışın seyrinde de bazı şeylerin nasıl değişmeden seninle beraber yolculuk ettiğini bu defa notalar aracılığı ile anlama fırsatı buldum.

Sanırım daha önce bahsetmiştim… Yazın gittiğimiz askeri kamplarda, özellikle de diskoda başımdan geçenleri anlatan yazımda…

Diskomuzda hızlı parçalar ardı adına çalarken, aniden slow bir parça başlar ve biz kız arkadaşı olmayan ve dans etme ihtimali kampın sonlarına doğru belirgin bir şekilde düşen gençler, yerimize geçer otururduk…

İşte o slow şarkılar bir iki sene hep Scorpions’tan gelmişti…

“Send me an angel” ve “ Still loving you”…

İşte dün akşam, Küçükçiftlik Park’ta bu şarkıları canlı canlı dinlerken, kendi kişisel tarihimde çok ama çok eskilere döndüm…

Onyedi, onsekiz yaşlarıma,  yirmi sene öncesine…

Hayatımda bu kadar şey değişmiş iken, “send me an angel”ın bana yaşattığı duyguların değişmemesi ne kadar anlatılamaz, tarifsiz ve sınır tanımaz değil mi…

Bir manası olmasa da, sırları olan bir hayat yaşadığımı anladım dün gece…

Ve sırları notalarda saklı olan…

Bu nedenle,

Teşekkürler Scorpions!

13 Eki 2012

Umut Kimin Ekmeği?


Bugün çok sevdiğim TRT Radyo 3’te bir program sona ererken, ses tonu ile her daim 80’li yıllarda kalmamızı  ve bunu harika bir şekilde yaparak kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan radyo spikeri;

“ Mutlu ve umut dolu bir hafta diliyorum, haftaya görüşmek üzere sevgiyle kalın”

Diyerek programını bitirdiği anlarda,

Henüz yenice okuduğum, Schopenhauer’in yazdığı,

İnsan ile hayvanı birbirinden ayırt eden özelliklerden biri aklıma geldi…

“Umut”

Hayvan’ın anın keyfini yaşamasının sebebi, insan gibi umut ederek peşinen mutluluklar  yaşamaması idi. Diğer bir deyişle hep umut eden insan, geleceğin mutluluğunu peşinen yaşıyor, an geldiğinde ise peşinen yaşanan haz yüzünden geriye anlamsız bir sona sürükleniyordu.

Spikerin söylemi ilk başta hoşuma gitse de, hemen ardından içime bir karamsarlık çöktü…

Zira umudun tersi umutsuzluktu, ve dahası işler umut ettiğimiz gibi de gitmeyebilirdi…

“Umut fakirin ekmeğidir” sözü geldi aklıma birden…

Aslında fakir insan daha fazla ana odaklanan, temel ihtiyaçlarını giderme peşinde koşan insandır…

Umut aslında zenginin ekmeğidir… Zenginliğini arttırmak isteyen beslenir umut ile… Fakir olan gece kafasını yastığa koyduğunda tok ve sıcakta ise mutludur…

Hiç umut etmeyelim,

Hep beklemeden yaşayalım, iyi veya kötü her ne ise gelecek olanı…

Umut etmeyelim ekmeği, yerde bulalım…

7 Eki 2012

Tüpsüz Dalış!


Düşünmek, derinleşmek tüpsüz dalış benzeri bir etki yaratıyor benliğimde…

İnsanın etraflıca düşünebilmesi, olayları yorumlayabilmesi için bu denli bir yalnızlık ve serbestleşme ihtiyacı duyması ne kadar enteresan değil mi…

Adeta bir şeyleri arayabilmek, bir şeylere ulaşabilmek için, nefesimizi tutup, herkesten uzaklaşıp kendi içimize dönmemiz gerekliliği, aslında etrafımızın, arkadaşlarımızın, sokağımızın, dükkanımızın ne denli mütemmim cüz olduğunu açıklıyor bizlere…

Her birimiz kendi merkezimize dikilmiş bir bina ve etrafında ve içinde mütemmim cüzleri…

Tekrar tüpsüz dalışa dönersek, vurgun  yemiş kişiler de, toplumdan kendini soyutlamış, kopmuş insanlar olmuyorlar mı…

Meali, fazlasıyla derine indiğinizde sizi bekleyen tek şey vurgun yemek…

O halde,

Ne yapmanız gerekiyor…

Dalmaktan vazgeçmek öncelikle…

Hatta mümkünse hiç denize girmemecesine…

Evinize gitmek, ve güvenli küvetinizde, ısısını, miktarını kendiniz ayarlayabileceğiniz bir suda vakit geçirmek…
Sizden istenen ve beklenen bu!

-.-

İstiklal Marş’ımızın 4. Kıtasının 4. Dizesinde,

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” der ya,

İşte ben bu dizeyi okurken, hep gözümde, kurtuluş savaşı zamanını düşünür, medeniyetten Avrupalı devletleri, tek dişi kalmış olmalarını da, ülkemizi istila etmeleri ile bağdaştırırdım. Sanırım zaten ulusal marşımızda anlatılmak istenen de bu idi.

Fakat şimdi geriye dönüp baktığımda, hatta önüme bakıp, geleceği bile düşündüğümde, medeniyet lafının insana birkaç beden büyük gelen, içi boş ve özünde en derin zalimlikleri barındıran insanoğlunun, barış dönemlerinde kendisini avutma metotlarından başka bir şey olmadığını görüyorum…

Demek istediğim, medeniyet 32 dişi olan, gayet sağlıklı ve her daim saldırgan olan bir canavar zaten.
Tek yaptığı bazen ağzını kapatarak, canavarlığını kendi kendisinden gizlemesi…

-.-

“Olmalı mı olmamalı mı,

Yoksa hiç değişmemeli mi?

Ama ben değişmezsem,

Ben olamam ki!”

En güzel şarkı sözleri listesinde tepeye koyabilirim.

Değişimin insan benliğinin vazgeçilmez özelliklerinden biri olduğunu, değişmenin kötü olduğunu savunan statükocu tüm maddi duran varlıklara en güzel ve yumuşak seslenişlerinden diyebiliriz…

-.-

Türkiye’nin Suriye için önerdiği lider bilmem kimmiş…

Çok antipatik bir cümle değil mi?

Allah ulusum için başka bir ülkeden böyle bir cümle kurdurtmasın inşallah. Amin.

-.-

Söyledikleri ve yazdıkları boş şeyleri nakde çeviren insanlara bayılıyorum. Her defasından bana ne yapmamam gerektiğini gösterdikleri için.

Schopenhauer der ki;

" Türdeşlik yasası dolayısıyla çabuk beliren bir şöhret kuşkulu bir işarettir, çünkü bu kitlelerin doğrudan tasvip ve takdiri anlamına gelir. Phokion bunun ne anlama geldiğini biliyordu, çünkü konuşmasının ardından kalabalıkların kuvvetli alkışlarını işittiğinde yanında duran dostlarına sormuştu: " Acaba farkında olmadan bayağı ve değersiz bir şey mi söyledim?" "

-.-

Kim ne derse desin, insan otuzbeş yaşından sonra da birileriyle dost olabiliyor!

Yaptım oldu!

-.-


Blog serüvenimde verdiğim en büyük ara bu oldu sanırım.

Umarım bir daha olmaz.

Schopenhauer’in dediği gibi zihnimin iplerini elime aldığım ender anlardan olduğu için, kaybetmeyi hiç istemiyorum ikinci kanal’ımı…

İyi pazarlar.