29 Ara 2012

Hasret D.


"Ek rang maay jeena, jeevan ko,
ay janay tamanaa theek nahin,
Ghum aur khushi, doo rastay hain,
Ek rah pay chalna theek nahin,

Badal jayay mausam,
khushi a-e jayee gham"


Living life in one colour,
My dear is not a good thing,
Sadness and happiness are two paths,
Travelling on one path is not a good thing.

As the season changes,
Happiness comes and sadness goes. 

İlki Hintçe, ikincisi İngilizce olan sözler Hint asıllı İngiliz DJ Nitin Sawhney’in Mausam isimli şarkısına ait.

Yaklaşık bir aydır sürekli olarak dinlediğim bu şarkı, hiç anlamasanız bile gerek vokali ile gerekse de müziği ile sizleri bir yerlere götürmeyi başarabiliyor.

İngilizce çevirisini ise bir forumda buldum.

Özetle bir yolda ilerlediğimizi, ve bu yolun bize eninde sonunda mutlu günleri getireceğini müjdeliyor sözler bizlere…

Dün Milliyet gazetesinde Hasret’in öyküsünü okuduktan sonra ben de işte tam bunları düşündüm. Acaba hayat eninde sonunda mutluluğu getiriyor mu; yoksa bazen ölümün kendisi mi, bir başka deyişle hayatın kendisi değil ama bitişi mi tam mutluluğu sunuyor bizlere…

Hasret açısından sanki huzuru ölüm getirmiş gibi gözüküyor…

Küçük yaşta babası ölen, Sevmediği bir insanla evlendirilen, buna dayanamayıp evine dönen, evinde iki kuzeninin tecavüzüne uğrayan, bu aile büyüklerinden saklanan, hamile kalan, hamile kaldığı duyulan, iki kuzenin çocuğu üstlenmemesi sebebi ile aile meclisi kararına istinaden öldürülmesine karar verilen, Batman Çay’ında boğularak öldürülen, cesedi baraj sularının yükselmesi ile kıyıya vuran, cenazesi amcası tarafından alınarak camiye bırakılan ki o da kimsesizler mezarlığına bırakılmasın diye alınmış olan,  Diyarbakır’lı kadın derneklerine bağlı 20’ye yakın kadın tarafından defnedilen,

Hasret’ten bahsediyorum… Kimlik yaşı 14, annesine göre asıl yaşı 22 olan Hasret’ten…

Okuması, yazması bile çok ağırken, bu hayatı yaşamış olmak nasıl bir yüktür bilemiyorum… Sanırım hiçbir zaman bilemeyeceğim de…

Tekrar şarkıya dönersek, şunu merak ediyorum…

Hasret’in ümitlendiği anlar olmuş mudur acaba… Ne bileyim, bir yerde talihim dönecek, başıma güzel şeyler gelecek diye hayal kurduğu geceler mesela…

Bizim geyik ve banal kurduğumuz dizilerden birini seyrederken, karakterlerden birinin yerine koyup acaba dediği “an”lar…

Peki kafası suyun içine sokulup çıkarılırken, veya da tam bastırılırken artık öleceğini anladığı “an”da,
Ağzını tüm gücü ile açıp ölmek istemiş midir?

Onlar beni öldürmeden ben olabildiğince su yutup kendimi öldüreyim diye çabalamış mıdır?

Sorular, sorular, sorular…

Kapalı bir cumartesi sabahında, kalbimi bir gün önceden karartan Hasret…

Umarım gittiğin yerde hasretini çektiğin her şeye fazlası ile kavuşursun…

Sana bunları yaşatan toplumun bir parçası olduğum için senden özür diliyorum…

Beni affet.

Eylem

23 Ara 2012

Çember


Her güzel şeyin bir sonu veyahut da ömrü olması mıdır onu güzel yapan acaba…

Bitecek olması mıdır onu diğerlerinden farklı kılan…

Peki ama her defasında bizim,  hep devam edecek gibi başlamamız veya dört koldan sarılmamız, kendimizi de hiç bitmeyeceğine inandırmamız ne hoş ama ne kadar zavallı değil mi…

Güzeli diğerinden farklı kılan nedir…

Kelimelere dökmeye çalışınca,

Yazmaya kalkınca,

Çizmeye yeltenince beceremediğimiz şeyler güzelse eğer,

O zaman zaten cevabı içinde saklı sorumuzun…

Bugüne kadar görmediğimiz, okumadığımız, bakmadığımız, dokunmadığımız yeni şeyler bize güzel gelebilir,
Belki de bu yüzden tarif etmekte başarısız kalırız…

O güzel şeyleri ifade etmeye, kelimelere dökmeye başladığımız an,

Aslında güzelliklerini kaybetmeye başladıklarının haberidir bizlere…

Bu nedenle,

Tarifsizlikleridir onları güzel kılan,

Klişeden uzaklaştıran…

Geri kalan ise ancak tatlı bir nakarattır…

Sık tekrarlanan…

Bence.


Sorum şu;

İnsan aramadığı şeyi bulabilir mi?

Bulduğunda mı aradığını anlar yoksa…

Hiç aramasaydım keşke mi der,

Keşke hiç bulmasaydım mı…

XXXXXXXXXXXXXXX

Ömür dediğimiz şey;

Sürekli çektiğimiz ama ucunda bir şey olmadığını bildiğimiz bir ipe benzetilebilir mi?

Ama tabiatı gereği, çekmesi zor ve ağır bir ip…

Sürekli bir şeye uzanacakmış gibi,

Ama hiçbir zaman sonunu göremediğimiz cinsten.

15 Ara 2012

Aklımda Kalanlar

Sitar'ın babası Ravi Shankar bu hafta hayata gözlerini yumdu. Herhalde batılı her müzisyeni hayatının bir anında derinden etkilemiş bu büyük müzisyenin yokluğu fazlasıyla hissedilecektir.

Her ne kadar ardında yüzlerce eser bırakmış olsa da, izlerini takip edebileceğimiz iki de kızı var. Bir tanesi çoğumuzun bildiği Norah Jones, diğeri ise çoğumuzun bilmediği, ancak bizim dışımızda kalan çoğu kişinin bildiği Anoushka Shankar...

Ve bu iki müzisyen kardeşi bünyesinde barındıran, ki hatta baba Ravi Shankar'ın da destek olduğu, "Breathing Under Water" isminde hepinize önerebileceğim bir de albüm var.

Karma'ya göre bir daha dünyaya gelmesi kesin olan Ravi'ye külleri bol olsun demek istiyorum... Tabi  tüm günahlarının cezasını çekmemişse eğer... Yoksa biz O'nu kızları üzerinden takip etmeye devam edeceğiz...

xxxxxxxxxxxx

"Jacintha Saldanha".

Bu isim size birşey ifade ediyor mu bilmiyorum ancak kendisi Avustralya ile İngiltere arasında ciddi bir krize neden oldu. Maalesef kriz, kendisinin intiharı sonucunda gündeme geldi.

Avustralya'da yerel bir radyo sunucuları, Jacintha'ya kendilerini kraliçe olarak tanıtarak, prensesin hamileliği ile ilgili bir takım bilgiler aldılar, ve bu şaka yoluyla aldığı bilgileri de radyolarında yayınladılar. Kaç kişi bu şaka ile eğlendi tabi bilmiyorum; herkesin bildiği bu şakayı onuruna yediremeyen Jacintha'nın kendisini öldürmesi.

Hastahanede hemşirelik yaparak hayatını kazanmaya çalışan bir kızın hazin sonu... Ben buradan ailesinin yasına ortak oluyorum. Müslüman'mıydı yoksa Hindu'mu bilmiyorum ancak umarım o da Ravi Shankar ile aynı yere gitmiş, ve sitarına eşlik ediyordur.

Radyo sahipleri hemen program yapımcılarının işine son vermişler. Jacintha'nın ailesine yarım milyon dolar bağışta bulunacaklarmış.

Senaryo olsa eski Türk filmi der güler geçerdik. Ancak görüyoruz ki insanların hayatlarına ömür biçilmesi, dram filmlerinin senaryosu olmaktan çok hayatın kendisiymiş meğer.

İnsan ister istemez merak ediyor; acaba benim hayatımın bedeli ne kadar diye...

xxxxxxxxxxxx

Hayvanat bahçelerinde, bazı hayvanlar kafesleri geçmesin diye düşük voltajlı elektrik verildiğini biliyorsunuzdur. Böylelikle elektriği bir defa tecrübe eden hayvan bir daha bunu denemeye çalışmıyor.

Neyse şimdi bu nereden aklıma geldi, ben de bilmiyorum ancak bu hafta dikkatimi çeken bir başka haber de, emniyet şeridini kullanan araçları, diğer sürücülerin fotoğraf çekerek, atacağı tweetler ile, şikayet edebilmesi ve ceza yemelerinin sağlanması konusunda sistemin kurulması oldu.

Zaten birkaç aydır, gece gündüz, en soğuk havalarda, yol kenarlarında bekleyen polisler olduğuna şahit oluyoruz. Bu polislerin varlıklarının sebepleri, emniyet şeridini kullanan araçlara ceza kesmeleri veya esas anlamda bu konuda caydırıcı olmaları.

Emniyet şeridini, emniyetin koruması...

Kişi başı gelirin yükselmesinin Türkiye'ye etkisi, emniyet şeridinin kullanılmaması değil de, emniyet şeridinde giden arabaların marka değerinin yükselmesi olarak vücut buluyor...

Cidden gurur duyuyorum...

xxxxxxxxxxxx

Bence dünyanın en büyük klişesi:

" Diğer insanların görüşlerine, inanışına karışılmaması, herkesin özgür iradesi ile hareket edebilmesi ve varlığını devam ettirmesi" yalanıdır.

Bu hiçbir çağda, ülkede, anda olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.

Nokta.



2 Ara 2012

Çamur ve Yağ Birikintileri


Yağmurun hızı iyiden iyiye artmış, silecekler neredeyse işe yaramaz hale gelmişti…

Hani yağmur yağdığında, yolu daha iyi görebilmek için sakın cama değil, yola odaklan diye uyarmışlardı ya sürücü kursunda, aklına gelmemiş değildi bu uyarı; ancak nereye odaklanırsa odaklansın yolu görmesi  imkansıza yakın bir hal almıştı…

Yol da aksi gibi bomboştu… Her zaman tıka basa araba dolu olan yolda neredeyse beş kilometredir tek bir arabaya bile rastlamamıştı…

Hızını iyice azalttı.

Sileceklerinin suyunu kontrol etmek geldi ansızın aklına. Korktuğu başına gelmişti… Silecek suyunun deposu boşalmıştı…

Yağmurun etkisi ve daha öne geçen arabaların toprak yollardan getirdiği çamur birikintilerinden birine girmemek için dua etmeye başladı…

Aslında dua ettiği şeyler sadece çamur dolu bir çukura girmekten fazlasıydı… Eve sağ salim dönmek, tüm bu fırtınaya elinde kahve fincanıyla evinin camından bakmak için neler vermezdi ki!

Hayır kafamı boşaltıp, daha dikkatli biçimde yola odaklanmalıyım diye düşündü tekrar…

Sonra radyoyu açmanın iyi bir fikir olduğuna karar verdi… Bu gevşemesine ve endişelerinin azalmasına yardımcı olabilirdi belki. Cep telefonunun servis dışı kalmasına rağmen, radyonun gayet güzel bir şekilde çalıştığını görünce, radyonun aslında gerçek bir dost olduğunu geçirdi içinden…

Yağmurun hızı azalmak yerine, gittikçe artıyordu… Hani küresel ısınma vardı, hani yağmurlar azalacaktı. Bunların söylendiği o seneden beri, daha çok yağmur yağmaya başlamıştı, bilim adamlarına nazire yaparcasına… Güldü.

Kanalı değiştirdi. Sonra radyo kanalını değiştirebilmenin ne kadar büyük bir lüks olduğu kavradı ansızın içinden…

Birden en sevdiği istasyonda Nitin Shawney’in “Mausam” şarkısının çaldığını, biraz da kulaklarına inanamayarak duydu…

Sesini en yüksek seviye olmasa da, bir hayli açtı…

Kendisini hafiflemiş hissetti… Nefes alışverişi rahatlamış, baş ağrısı geçmişti…

Sonra birden, ansızın, gideceği yere varmak için neden bu kadar çaba harcadığını bilemez buldu kendisini…

Dörtlüleri yaktı.

Arabasını yoldan çıkararak zar zor gördüğü kuytu bir yerde biraz da arabasının altını toprağa sürterek durdu. Aslında araba kendisi durdu, onun fren yapmasına gerek kalmamıştı.

Arabadan indi.

Bütün giysilerinin sırılsıklam olması bir dakika bile sürmedi…

Arabanın üstüne çıktı. Bunu o kadar kolay yaptı ki, sanki bunu daha önce defalarca yapmış gibi hissetti kendisini.

Oturdu.

Bağdaş kurdu.

Garip bir şekilde, aynı şarkının tekrar tekrar çaldığını fark etti.

Yüz kasları gevşemişti.

Gevşeme yüzünden vücuduna yayıldı, omuzlarından, ellerine, dizlerinden ayak parmaklarına kadar sürdü bu his…

En iyisi uzanmak diye geçirdi içinden, ve, yüzükoyun uzandı…

Ve uyuyakaldı.

Saatler sonra yüzünde bir ısınma ile uyandı…

O fırtınalı hava gitmiş, sanki hiç olmamış gibi yerini, güneşli bir aralık sabahına bırakmıştı… İşin ilginci hava da bir aralık sabahında olmayacak kadar sıcaktı…

Yattığı yerden doğruldu.

Sonra birden ağzında çok garip bir tat hissetti. Elini ağzına götürdüğünde simsiyah, koyu bir sıvı bulaştı eline…

Hemen aşağıya inerek dikiz aynasından kendisine baktı, ve aynı kirli siyah suyun, sadece ağzından değil, burnundan ve kulağından da akmış olduğunu biraz bulantıyla gördü…

Sanki uzun süredir yıkanmamış bir lastik jantından akan siyah ve kirli su gibi diye geçirdi içinden…

Bu kötü tat dışında, hiçbir rahatsızlığı yoktu… Ne olduğunu anlaması mümkün değildi… Dün akşama dair çok fazla bir şey hatırlamıyordu… En son aklında kalan…

Birden önceki geceye ait hiçbir ayrıntıyı hatırlamadığını anladı…

Neyse dedi kendi kendine, gayet iyi hissediyorum…

Arabaya bindi.

Kontağı çevirdi.

Tık.

Ses sadece bir tık’tı. Akü bitmişti.

Halbuki bir ay önce değiştirmişti aküsünü, bitmesi mümkün değildi…

Dün gece her ne olduysa daha fazla kafa yormamaya karar verdi.

Yola çıktı. Önce sağa, sonra sola baktı. Tam karşısına da baktı.

Evinin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı.

Ve birazdan patikanın ardında gözden kayboldu.