26 Eki 2013

Pazarlık!

Elimde Gündüz Vassaf'ın deneme kitabı "Mostari" var...

Çok akıcı, neredeyse bir günde yarıladım bile....

Yazar tarihi Mostar köprüsünü kendisine mesken tutmuş, kağıdı kalemi elinde konaklıyor...

Mostar'a gitmiş biri olarak, her gün ne kadar çok turistin bu köprüden geçtiğini bizzat biliyorum.

Gündüz Vassaf özellikle buraya gelen Türk turistlerin de tutum ve hallerinden bahsediyor ki, benim de çoktandır dikkat ettiğim bir husus tekrar zihnimde canlanmış oldu.

En pahalı fotoğraf makinelerine sahip olan Türklerin aynı zamanda en çok pazarlık yapan ve nehre atlayan gençlere en az parayı veren millet olduğunu anlatıyor kendi gözlemlerine dayanarak...

Balayında Bali'ye, sonraki yıllarda da Tayland ve Vietnam'a giden ben en son Asya seyahatimi arkadaşım Bayram ile birlikte Hindistan'a yapmıştım...

İlk üç seyahatimde neredeyse su alırken bile pazarlık yapmıştım.

Ancak Tayland'da yaşadığım bit anekdot, bu yazıyı yazmama sebebiyet vermiş hızlandıran bir öğedir denebilir....

Başkent Bangkok'ta konaklayan çoğu turist gibi biz de günübirlik "Floating Market" turu satın aldık.

Tur sırasında nehir üzerinde hızla giden küçük kayıklara biniyorsunuz ve bu esnada sizin fotoğrafınız çekiliyor.

Bu fotoğraflar turun sonunda, otobüse binmeden önce satın almanız üzere size gösteriliyor.

Biz de tabağı çok beğendik ve satın almak istedik.

Tabi ki usulden fiyatı sorduk ve ben hemen pazarlık yapmaya yeltendim.

Tam o sırada tur rehberimiz bana oraya konmuş bir yazıyı gösterdi.

Belki inanmayacaksınız ama Türkçe;

"Pazarlık Yok" yazıyordu...

Bu olay memleket insanımızın pazarlık yapmada geldiği noktayı anlamamı sağlamış oldu!

Bayram asker arkadaşım. tanıdığım gönlü en zengin insanlardan biri.

Onunla Hindistan'da gezerken ise bir şekilde Bayram'ın gönlü zenginliği, önce pazarlık yapmayı bırakmamı, sonrasında ise bahşiş tutarlarını yükseltmemi sağladı.

Neticede anladım ki, pazarlığını yaptığımız meblağlar cidden çok düşük ve bu insanlar bu küçük paralar ile yaşıyorlar ve mutlu oluyorlar.

Gündüz Vassaf'ın yazdıkları bu konuyu bir daha düşünmemi sağladı.

Tüketimde sınır tanımayan biz Türkler, her nedense iş bahşiş vermeye geldiğinde cimri veya pazarlık söz konusu olduğunda ise aslan kesiliyoruz.

Elbette dünyanın her ülkesinde bir turist fiyatı, bir de lokal insan fiyatı oluyor. Ancak bu Türkiye'de de böyle ve bunu bir turist olarak indirme çabamız artık global bir gerçek durumunu almış gözüküyor.

Dünyanın geri kalanından çok akıllı olmadığımız gerçeğini kabul edecek olursak, milletçe pazarlık işini abarttığımız gerçeği ile yüzleşmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyorum.

Tamam "Pazarlık yapmak sünnet." ama o kadar da değil!

23 Eki 2013

Berk.

Woody Allen'ın "Whatever Works" filminin başında kahramanımızın yaklaşık beş dakikalık bir söylevi var. Daha doğrusu Woody Allen'ın diyelim.

Sözü edilen, bir çok öğretinin,  "insanların mükemmel" olduğu yönündeki görüşü temel alarak hata yapmış olması.

Özetle kahramanımız, insan ırkının hatalı kodlara sahip olduğunu ima ediyor.

Bırakın kişiden kişiye değişebilecek bir görüş olmasını, felsefelerin bile bu konuda fikir birliği olmadığı düşünülürse, üzerinde kimisinin çokça düşünebileceği, kimisinin de "hadi canım sen de " diyecekleri bir söylem ile karşı karşıyayız.

Şimdi buraya nereden geldin şeklinde sorular olabilir. İnanın yüzlerce defa bu noktaya gelmiş olsam da, bu düşünceleri güncel olarak yazdırtan hikaye, bir kaç gündür gazetelerde ve televizyonlarda ( muhtemelen, aslında seyretmedim) süregelen bir haber ile ilintili.

Olayın dramatik ve belki de trajik hikayesinin dışında oluş biçimi ve sonrasındaki "anne"nin söylemleri sanırım bir çok kişinin kanının donmasına ve nefret enerjisi ile yüklenmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum.

Yeni doğan ve babasız bebeğini bayram tatilinde evde bırakarak, ailesini Adana'ya görmeye giden öğretmen bir annenin, bayram tatili sonunda açlıktan ve susuzluktan ölmüş bebeğini hastaneye götürmesi sonucu, bahsettiğimiz olayın ortaya çıkmasını sağlamasından bahsediyoruz...

Cümleyi serinkanlı okumak pek kolay değil sanırım.

Aslında yeni doğmuş bebeğinden kurtulmak isteyen anne öyküleri basında fazlasıyla yer alıyor. Bu anlamda bir ilk değil belki ama olayın meydana geliş şekli, sanırım bu habere asıl değerini veren olgu!

Az önce yazdığım cümledeki kelimeleri şimdi ayrı ayrı yazıyorum;

Anne,
Bebek,
Kadın,
Aile,
Öğretmen,
Bayram,
Tatil,
Açlık,
Susuzluk,
Ölüm.

Bu kelimeleri bu olay dışında bir araya getirebilecek başka bir hikaye olduğunu sanmıyorum.

Haberin detaylarına girmek istemiyorum.

Anne, ailesinden habersiz gayrimeşru bir ilişki ile sahip olduğu yeni doğmuş bebeğini, ailesinin korkusu ile evde bırakarak Adana'ya gidiyor...

Sonrası malum!

Burada anneyi canilikle suçlamak sanki işin en kolay yolu gibi. Belki de öyle zaten.

Ama çok az da olsa benim aklıma bir seçenek daha geliyor.

Hani çoğu insanın aklından türlü vahşi, ipe sapa gelmez düşünceler gelir; ancak her "normal" insan gibi bunu yapmaz ve güler geçer ya;

Burada anne sanki ortaya çıkacak sonucu bilmiyormuş gibi yaparak, bebeği evde bırakıyor ve döndüğünde...
Kendisini buna inandırmış olabilir mi?

"Gitmeden iki biberon mama vermiştim" ifadesi...

Bu olayı yaşarken ruhunda meydana gelen tahribatlar sebebi ile yapmış olmasını düşünmek işin en kolay ve rahatlatıcı şifresi...

"Evde kaybolan bileziği, eve gelen temizlikçi çalmıştır" söylemi kadar kolay ve sindirilebilir bir çözüm...

İnsanoğlunun, zihninin karanlık dehlizlerinde daha ne gibi hatalar sakladığını düşünmek! veyahut da hiç düşünmemek!

İçinde canavarlar saklayan,

Bu canavarları kamufle etme yeteneğini nesiller boyu geliştiren,

Yan yana yaşama kültürünü edinen,

Adını toplum kayan,

Gelmiş geçmiş en korkutucu zihin olan,

İnsan!

Karşısındakine,

" Önce insan ol"

Şeklinde çıkışanları uyarmak isterim,

Bu isteğinizde kararlı mısınız?

20 Eki 2013

Kaos!

Karanlık,

Umutsuz,

Mutsuz,

Kaotik,

Soğuk,

Bir hücre.

Tavan yüksekliği en fazla bir metre...

Büyüklüğü, iki, bilemedeniz üç metrekare.

Ölümden hemen öncesi neredeyse.

Kulaklarınızda çığlıklar.

Sessizliği delip geçen.

Yatacak yer yok,

Tuvalet yok,

Battaniye yok,

Ve yerler ıslak.

Bahsettiğim yer Budapeşte'de ziyaret ettiğim Terror House'ın bodrum katındaki işkence ve hapis hücreleri...

Cumartesi gecesi yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp uyuyamama nedenimin bir yarısı.

Diğer yarısı ise o gece bitirmiş olduğum,

Bana, size az önce izah etmeye çalıştığım hücredeymişim hissini veren malum kitap.

İlkokuldan bu yana sürekli kitap okumuş bir kişi olarak,

Şimdiye kadar içime bu denli umutsuzluk, kaos ve endişe zerkeden bir kitap daha okumamıştım desem yalan olmaz.

Roman kahramanı Winston ile aynı yaşta, yani otuzdokuz yaşında olmamın da etkisi midir bilinmez, okurken nefes alamadığım anlar oldu...

dün gece bir türlü uyuyamamama, hatta yatakta terlememe neden olan şey ise,

Winston'ın işkence gördüğü odayı, neredeyse, ziyaret ettiğim müzede kendi gözlerimle görmem oldu...

Bugüne kadar çevresine pek çok kitap önermiş birisi olarak,

Size ilk defa okuduğum bir kitabı önermeyeceğim...

İyisi mi,

En azından siz,

Bu "karanlık ütopya" dan habersiz kalın,

Mutlu kalın.













7 Eki 2013

Dejavu!

** Yazar okuduklarınızı kaleme alır iken, Eric Satie'nin Gnossiennes No:3'ü dinlemekteydi. okuduğunuz sırada aynı müziği dinlemenin yazar ile aynı duyguları yaşama ihtimalinizi arttırabileceğini düşünüyor...

Bazen uzun ve asma bir köprüde olduğum hissine kapılıyorum.

Sanki sürekli bir, geldiğim yöne mi , yoksa gitmekte olduğum yöne mi tercihini yapmak zorundaymışım gibi buluyorum kendimi...

Buridan'ın eşeğini duymuşsunuzdur belki... kendisinde eşit mesafede bir tarafına su, diğer tarafında saman bırakılan eşeğin hangisine gideceğini düşünmesinden ve yaşadığı kararsızlığın en sonunda ölümüne sebep olmasına benzer bir ruh hali...

.............

Hafta sonu "Mr. Nobody" filmini seyrettim.

Özeti;

" Seçmediğin sürece her şey mümkün kalır."

Biraz karma, biraz Hinduizm, çokça felsefe.

Zaman, varlık, hiçlik gibi kavramların bu harman ile didik didik edilmesi...

Film bittiğimde, aklıma şu soru geldi;

Acaba şu anda hayatta, benim tercih etmediğim tercihleri yaşayan ve bana çok benzeyen biri var mıdır?

Bir de şu "dejavu" hadisesi... Gel de açıkla...

O kadar filmin arasından bu filmi nasıl buldum da aldım, cidden şaşırıyorum kendime...

...............

Hedefim kıyısından bucağından, tanıştığım her insana en az bir adet sevdiğim kitabı almak....

Şimdiye kadar en çok aldığım kitaplar;

1- imkansızın şarkısı- haruki murakami
2- içimizdeki şeytan- sabahattin ali
3- nikos kazancakis- zorba
4- ile- oruç aruoba

Bana okuduğun kitabı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim...
.....
ilkokulda bir arkadaşım bana kendisine hediye gelen kitabı hediye etmişti... kapağında, atıyorum, "Aslı'ya sevgilerimle" yazıyordu....

Unutmadığıma göre beni etkilemiş...
......
Ankara'daki Dost Kitabevi bana kalırsa her Ankara'da yetişen genç için unutulmaz, yeri tutulamaz, bir yere sahiptir...

Hiçbir geliri olmayan öğrencilere taksit yapan bu kitapevi, soğuk ve karanlık ülke başkentinin farkında olmadan en aydınlık işlerinden birine imza atmaktaydı o yıllarda...

Şimdi nasıl, ayakta kalabildi mi, veya rekabetteki yeri nasıl bilemiyorum;

Ancak Dost, her kitapseverin gerçek dostu olarak kalplerdeki yerini almıştır...

Dost ile ilgili komik bir anımı anlatmak isterim.

Aldığım kitaplara ait taksitleri her nedense bir iki ay yatırmadığım zamanlar olurdu. Böyle zamanlarda taksiti yatırtmak için parayı bir arkadaşıma verir, utancımdan kendim gidemezdim.

Giden arkadaşıma şu notu iletmeyi unutmamasını da mutlaka salık verirdim;

" Eylem İzmir'e taşındığından gönderememişti..."

Naif kitapevinin naif okuyucusu Eylem!

Unutmadan hiçbir zaman taksitim gecikti diye aramadılar beni...

Çok duygusal bir son yazmak istemem ama; demek ki Dost Kitapevi şu gerçeği anlamıştı;

Okuyan adamdan zarar gelmez...







4 Eki 2013

Klişe

Hayat;

Başkalarında klişe bulduğun şeyleri geçmişinde bıraktığın,

Senin yaşadıklarını geçmişte yaşayıp seni klişe bulan başka insanların var olduğu,

Sürdürülebilir, tekrarlanılabilir,

Ve enin sonunda,

Klişelerin hakim olduğu,

Bir sonsuzluktur.


23 Eyl 2013

Bir Balon Güncesi


Ölmeden önce yapılması gerekenler, seyredilmesi gereken filmler gibi sıralamaları sık sık görürsünüz..

Bunlara bakar, ya onaylarız, ya da katılmayız.

İşte ben de Kapadokya Bölgesi'ni gezdiğim bu hafta sonu, bu fantastik bölgeyi görmek ve gezmek için neden 39 yaşımı beklediğimi defalarca kendi kendime sordum...

Ve kesinlikle, ölmeden önce görülmesi gereken bir yer olduğuna karar verdim...

Yapılacak ve yazılacak, birçok şey olmakla beraber, ben size bu bölgenin hemen hemen en ön plana çıkan aktivitesi olan balon uçuşu seyrüseferimi anlatmak istiyorum.

04:45

Otelin uyandırma telefonu çaldığında, ben neredeyim, ne yapıyorum, bu çalan nedir gibi sorularla uyanmış buldum kendimi. Rutin uyanma saati yedi buçuk olan biri olarak, en zoru sanırım programın kalkış saati... kalkmak zor olsa da, aşağıdaki resimlerden de göreceğiniz üzere, bu güzellik için hiç uyumamaya bile razı olabilirdim...

 
Otelden alındıktan sonra buluşma noktasına geldik. Burada uçuş öncesi kahvaltı yapıyoruz.

Balonun kalkış yapacağı alana 4x4ler ile ulaştırılıyoruz

Pikapların üstünden indirilen sepet yan yatırılıyor ve balon şişirilmeye başlanıyor...

Balonun içindeyim.

Balona bindik.

Yükselmeye başladık. Artık uçuyoruz.

Gökyüzü

 








Alçalmaya başladık.

Tekrar yerdeyiz. Sepetimiz çiçeklerle süslendi.

Pilotumuz Serhan Bey şampanya partisini elleriyle hazırlıyor.

Yer ekibimiz


Pilotumuz Serhan Bey ve yer ekibimiz. Serhan Bey için ne söylesek az. Sayesinde mükemmel bir uçuş yaşadık




Kapadokya Balon'un Genel Müdürü Levent Bey. Kendisi için sektörün duayeni diyebiliriz.

Umarım bu mükemmel deneyimi yaşamamış olanlarınız için balon keyfini yeterince açıklayabilmişimdir...

Şimdiden iyi uçuşlar...

11 Eyl 2013

Yol

Gandhi haftada bir gün söz orucu tutar, hiç konuşmazmış...

Kararlıyım, bir gün mutlaka deneyeceğim...

Telefon ile arayanlara, mesaj ile dönebilirim gayet güzel...

Bir pazar günü en uygun gün olur değil mi?

Bu söz orucuna, bir de teknoloji orucu eklesem hiç de fena olmaz sanki.

Belki Gandhi yaşasaydı, o da benim gibi orucuna teknolojiyi eklerdi, kim bilir...

xxxxx

Az önce televizyonda Dustin Hoffman ve Andy Garcia'nın oynadığı "Hero" filmini izledim... Filmi anlatmaya kalkmayacağım ancak baba olan Dustin Hoffman'ın oğluna anlattığı dünya düzeni çok ilgimi çekti...

Dedi ki;

Dünyada bir çok pislik katmanı var kimse temiz değil. Sen de büyüdüğünde bu katmanlardan birini seçerek hayatını devam ettireceksin...

İşte basit felsefe budur...

Sadece kendi katmanını seç, işin özeti bu...

xxxxx

Dün Tekirdağ'a babaannemleri ziyarete gittim.

Yolda giderken itunes'dan indirmiş olduğum Ahmet Kaya şarkılarını dinledim.

Mesela "Kum Gibi"....

Ve tam 20 sene önce aynı şarkıyı dinleyerek, aynı yoldan Tekirdağ'a gitmiş olduğum aklıma geldi...

Bu 20 yıl içinde neler mi oldu?

Ahmet Kaya'nın tüm kasetlerini çöpe attım. Malum gece yüzünden gaza gelerek...

Ahmet Kaya yurtdışına gitti ve Paris'te hayata gözlerini yumdu...

Herkes Ahmet Kaya'dan özür diledi...

Tabular yıkıldı, kürtçe televizyon yayına geçti...

Barış süreci başladı.

Ve ben itunes'dan 0,89 tl'ye Ahmet Kaya şarkıları indirerek dinlemeye başladım...

E bu durumda yine olayın kahramanlarından birisinin şarkısıyla sonlandırayım yazımı;

" Hayat beni neden yoruyorsun"

4 Eyl 2013

Midilli Adası


2011'de Rodos ve Symi, 2012'de Meis ile başladığımız Yunan Adaları merakımıza bu sene Midilli Adası'nı da ekleyerek devam etmiş olduk...

Son birkaç senedir adeta moda olmuş bu ada seyahatlerinin ne kattığı, ülkemizden hangi yönleri ile farklı olduğu üzerine çok şey söylenebilir... Keza ben de düşündüm... Zaten insan ister istemez sürekli bir karşılaştırma mevzusu içinde buluyor kendisini...

Kendime sordum ve bu seyahatleri tercih etmemin ana sebeplerini şöyle sıraladım;
  • Daha temiz sahiller,
  • Daha ucuz konaklama ve yemek yeme,
  • Farklı mutfak tecrübe etme isteği,
  • Çok az bir yol ile yurtdışına çıkma isteğini tatmin etme,
  • Yıllarca uzak durduğumuz komşumuzu tanıma isteği ve merakı.
Bu sebepler veya fazlası size hitap ediyorsa tatilinizi bir Yunan adasında geçirebilirsiniz...

Midilli Adası'na Ayvalık'tan 1.5 saat gibi bir sürede geçebiliyorsunuz. Ulaşımı sağlayan birkaç şirket var. Biz Jale tur ile geçtik. Kişi başı gidiş dönüş ücreti 25 Euro. Eğer vizeniz yoksa 55 Euro'ya 15 günlük geçici vize çıkartabiliyorsunuz bu turlar ile. 15 TL yurtdışı çıkış harcını da unutmadan ekleyeyim.

Feribot Midilli şehrine yanaşıyor. Gümrük işlemleri makul bir sürede gerçekleşiyor. İstisnası, kalabalık günlerde, sabırsız halkımızın kuyrukta bekleme kültürünün dışavurumları sayesinde ağırlaşabilmesi oluyor...

Ada'da araba kiralamak neredeyse kaçınılmaz. Zira, feribotun yanaştığı yerde yapılacak pek bir şey olmadığından mutlaka daha güzel yerler olan Molivos, Eressos ve Plomari'ye gidebilmenin tek yolu araba. Toplu ulaşım yok denecek kadar az.

Birçok kiralama şirketi var ve günlük kiralama ücreti günlük 40 Euro civarında.

Yalnız yollar çok dar ve virajlı olduğundan, yavaş ve dikkatli gitmenizi, gece de çok fazla kullanmamanızı öneririm...

Biz üç ayrı şehirde kaldık.

İlk gece geç gitmemiz nedeniyle midilli kenti çevresinde bir otelde,

İki gece Molivos'ta,

Bir gece de Plomari.de konakladık.

Ada'nın istisnasız en güzel yeri Molivos. Taş evleri, dar sokakları, sahili ve restoranları ile en ilgi çekici yer. İki gece ayırdığımıza kesinlikle pişman olmadık.

Plomari ise beklentilerimizin üstünde memnun etti bizi... özellikle aşağıda resmini de koyduğum "Agios Isidoros" plajı bizi en fazla mutlu eden plaj oldu.

Eresos'a ise günübirlik gittik. Diğer şehirler kadar etki bırakmadı bizlerde. Sahili gayet güzeldi bence bu arada...

Ada'da bazı tarihi kalıntı ve yapılar da var ancak biz daha çok denize odaklandığımız için, sıcak havanın da etkisiyle pek ilgilenmedik.

Belirtmeden geçemeyeceğim, ben bu kadar yardımsever ve sıcak insanlar başka hiçbir yerde görmedim. Çok candan bir şekilde her sorunuza cevap veriyorlar...

Biz üç kişi seyahat ettik ve yemeğe en fazla toplam 50 Euro ödedik. Ortalama 40 Euro denebilir...

Midilli'de freeshop var. Dönüşte ihtiyaçlarınızı satın alabilirsiniz.

Son olarak kaldığımız yerlerden bahsedeyim. Açıkçası bizim çok lüks arayışında olmamamız nedeniyle pansiyon tadında yerlerde kalmayı tercih ettik. Adam başı gecelik 25 Euro civarında ödedik ve mutlu mesut konakladık.

Gece hayatı ve eğlence sıfıra yakın. Zaten pek genç turist görmedim...

Aklıma gelmişken, özellikle hafta sonu ve bayramlarda sanırım yunan halkından daha çok Türk turist adaya geliyor olabilir. Bu nedenle enteresan bir yurtdışı tecrübesi de yaşıyorsunuz... Göktürk'te bu kadar Türk görmüyorum mesela ben...

İkinci Kanal'dan Midilli Adası yansımaları bu şekilde...

İyi tatiller...


Midilli liman

Midilli town'daki "OERMİS" restoran

Molivos giriş. yukarıda Kale'si.

Molivos'un yolları taştan...

Traditional Market'teki tünel. Yanlışlıla arabayla girdiğim bu yol beni hayli terletti...

Molivos'ta günbatımı...

Molivos'un şahane koy'u...

Molivos'ta akşam...

Plomari yakınlarındaki " Agios Isidoros" plajı... Bize göre adanın en iyisiydi...

Bol bol içtiğimiz Mythos...

Plomari'de yemek yediğimiz yer...

Adanın ünlü kırmızı şarap soslu ahtapotu... denemek lazım.

Greek salad ve cacıki yani çoban salata ve cacık.

Ahtapot

Molivos traditional market.  erken saat olduğu için dükkanlar kapalı...

26 Tem 2013

Çeşni

"bir yıl daha gözetim altında olacağım"

" ben seni bir yıl bir hafta beklerim."

"Annem 25 yaşımdan önce aşık olmama izin vermiyor."

"olsun ben 25 yaşını doldurmanı beklerim"

" ya 25 yaşımdan sonra da izin vermez ise"

"o halde ömrümün sonuna kadar beklerim"

Diyalog festival kanalında şu an seyrettiğim 'Alıç Ağacının Altında' filmine ait...

Çin'de yaşanan kültür devrimi sırasında yaşanan yalın bir aşk öyküsünden alıntılar...

Aşk'ı, Sevgi'yi yalın halinden, günümüzdeki maddesel haline gelişini düşününce,

Devrim'in ne denli etkili olduğu daha iyi anlaşılıyor...

°°°°°°°°°°°°°°

Festival filmlerinin bu doyuruculuğu,

Acaba çiftlik balığına alışmış deniz balığına olan özlemden midir?

°°°°°°°°°°°°°°

Müzikte, sporda, edebiyatta,

Hayatın her durağında,

Çeşni kültürünün prim yapması,

Renklerden sıkılıp,

Değişik renkleri birbirine karıştırarak,

Yeni renkler elde etmeye çalışan,

Bir ressamın,

Arayışına benzemiyor mu?

Kore'li yönetmenin filminde Mısır'lı şarkıcının söylediği bir şarkıyı çalması,

Ve bunu,

İstanbul'da kökenlerinde Araplık olan,

Bir Türk'e sevdirtmesi,

Ve,

Sevdirtmekle kalmayıp,

Bunu yazıya dökmeye sevketmesi...


°°°°°°°°°°°°°°°°°


Aylardır, müziğiyle her yazıma eşlik eden,

Eşsiz müzisyen,

Nitin Sawhney,

Hin asıllı, Londra'lı prodüktör, dj, çaldıklarıyla ruh bilimci...

°°°°°°°°°°°°°°°°°°

O nasıl bir kalp atması...

°°°°°°°°°°°°°°°°°°

Kim'i nasıl, ne kadar, nerede, hangi eyleminle etkilediğini bilemeyeceksin...

Sen bunu bilemeden ölüp mezara giderken,

Aklında hep beğenilmemenin acısını taşıyacaksın,

Oysa ki, neler yaptığını ve yaşattığını bil bilsen!

.

1 Tem 2013

Kişisel Komiklikler Tarihi

Ağır ağır çıkmakta olduğu basamaklarda, bir an için  durdu ve öylesine geriye baktı...

Geride kalan onca sene içinde kendi kendine yaşadığı, " kişisel komiklikler tarihine" eklemiş olduğu anıları bir çırpıda göreceğini varsayarak yapmıştı bu duraksamayı...

Bu tarihin izlerini temizlemeli mi, olduğu gibi bırakmalı mı, karar verememişti...

Yaşandığı anlarda acı veren, utanmasına sebebiyet veren her bir anı nasıl oluyordu da, zaman geçtiğinde komiklikler andacına giriyordu, en ufak bir fikri yoktu...

Oysa ki, kendi doğasına karşı savaş vermenin ne denli gülünç olduğunu anlayalı yıllar olmuştu...

Yenilgiyi erken kabul edenlerin, aslında bu dünyanın galip kumandanları olduğunu erken idrak edenlerin kazandığı bu meydan muharebesinde,

Lağımcı olmanın acısını,

Piyadeleri gördüğünde anlamıştı yanlış hatırlamıyor ise...

Elinde olsa geriye dönüp baktığı bu anda, kilometre taşlarını oluşturan komikliklerini tekrar yaşamak ve bu defa doğrusunu yapmak isterdi...

Doğruları tercih ettiğinde yanlış ile doğruların yer değişebileceği gerçeğini bilmek bu düşüncelerini değiştirmedi...

Sonra,

Birden,

Geriye dönüp basamakları kaldığı yerden çıkmaya devam etti...

Yüzünde herhangi bir ifade aramak hata olurdu,

Zira her zaman geçmişini düşünen bir insanın,

O anki duygularını anlayabilmek,

İmkansıza yakındı...


Not: okurken Bjork'ten " All is full of love" dinlemek önerilir...

27 Haz 2013

Ben var ya...

Karşımdaki kişinin kendini anlatması kadar sevimsiz bulduğum bir insan davranışı daha yok...

Ne kadar doğrudur bilinmez ama yaklaşık üç senedir muhatap olduğum kişinin söylediği her ben ile başlayan cümlesini tersyüz ederek anlamlandırıyorum...

Diyelim ki karşımdaki insan bana şunu dedi:

" Hiç egom yoktur."

Meali:

" Benim manyak bir egom var, senden ricam benle olan ilişkinde bunu hiç aklından çıkarmaman..."


Veya;

" Kendimi övmeyi hiç sevmem."

Meali;

" Kendime aşığım ve izin verirsen sana da biraz bu yüce kişiliğimden bahsetmek isterim..."

Sizden ricam, sadece bir gün muhatap olduğunuz , içinde "ben" olan tüm cümleleri tam tersi şekilde algılamanız...

Bakın göreceksiniz ki, bu tersyüz edilmiş cümleler ve söylemler karşınızdaki kişi ile çok daha örtüşecek ve anlam kazanmış olacak...

Tabi bence!

Denemesi bedava...

16 Haz 2013

Ayna

Türkiye'nin bu kadar zıtlığı içerisinde barındırabilmesi inanılır gibi değil...

En basitinden kişi başı yıllık geliri onbin doların üzerine çıkartmakla övünen başbakanımızı, yıllık geliri bunun çok altında olanların desteklemesi ve çok üstünde olanların da çoğunlukla desteklememesi durumu...

Dünyada muhalefet ve sol cenahın düşük gelirli insanlardan oy alamadağı birkaç ülkeden biriyiz olsa gerek...

Ve bu yıllardır böyle...

Şimdi hal böyle iken, iktidar partisine oy veren insanları " koyun" diye tabir etmek ve bu insanları, oylarını kömür veya buzdolabı karşılığında satmak ile suçlamak hiç adil değilmiş gibime geliyor....

Yaşam savaşı veren, her ay evine alacağı erzak miktarını ölçüp biçerek satın alan insanları, bu tarz bir faydacılık ile suçlamak, sadece kendi kompartımanında yaşayan insanları tanıyan ve geri kalanın hayatı ile ilgili en ufak bir bilgisi olmayan birinci sınıf yolcularının tepkisidir....

Ülkemizde yaşayan ve hem yaşam tarzı hem de sosyo kültürel yapısı ile yüzünü batıya dönmüş insanların hem kürt sorununa yıllar boyu gösterdiği tepki, hem de muhafazakar ve dar gelirli insanlara bakış açısı yapıcılıktan uzak, mevcut durumu korumaya yönelik orta vadede kaybetmeye mahkum bir vizyondur.

Kim ne derse desin, dünyada demokrasi ve insan hakları konusunda üst standartları yakalamış tek bölge Avrupa Birliği sınırları ile kısıtlıdır. Bu üst düzey standartlar da varlığını, yüzyıllar boyu Asya ve Afrika'dan bölgeye akan ucuz işgücü ve sermayeye borçludur.

Geri kalan tüm coğrafyalarda halkların temel yaşam enerjileri hayatta kalabilecekleri parayı kazanmaya yöneliktir.

İleri düzeyde demokratik ve tüm nüfusumuzun aydınlanmış olduğu bir ülkede yaşamak hepimizin rüyası olmalıdır, şüphesiz!

Ancak kendinden olmayanı ötekileştiren bir zihniyete aynı dilde cevap vermek, aydınlanmayı değil, ötekileştirmeyi pekiştirmeye hizmet eder.

Ki bu da, onlarca yıldan beri süregelen hataların derinleşmesinden başka bir şeye hizmet etmez.

Kendi halkını üç beş yüzyıl yapılmış sömürgeleştirmeden beslenen Anglosaksonlardan ziyade, coğrafyasındaki ve dünyanın geri kalanındaki benzerleri ile mukayese etmek daha sağlıklı olacaktır...


9 Haz 2013

Aşçı Tabağı!

İnsanın bir gün öleceği gerçeği o kadar su geçirmez, ertelenemez, akıldan çıkarılamaz ve yok sayılamaz bir gerçek ki;

Yaratan bu duyguyu dengelemek adına ucu bucağı olmayan bir maddi hırs ve nemalanma güdüsü yaratmış olmalı insanoğlunun kimyasında...

Bence hatta bu güdü o kadar derin ve güçlü olmuş ki, bu defa insanoğlu, kurtuluşu tamamı ile maddi dünyanın kollarında aramaya başlamış...

Ortalama 60, bilemediniz 65 yaş olan bir ömürde, kişi başı ortalama gelirin büyüklüğünün, kişi başı özgürlük ve mutluluk ortalamasına tercih edilir olması da herhalde ancak bu güdü ile açıklanabilir...

Ve tabi bu gelgitler arasında kendine yer edinmeye çalışan ideoloji ve dinler, ucu bucağı olmayan doğrunun kadim üyeleri olagelmişler...

Faniler de, boş buldukları koltuklara oturmuş ve karşı taraf ile atışmaya başlamış...

Her biri sahayı kendi görebildiği yer kadar seyredebilmiş hayatı...

Ve tabi film bittiğinde, herkes kendi anladığını anlatmış çevresindekilere,

Haklının kim olduğunu bilemeden, kendi görüş mesafesinin kısıtlı imkanları dahilinde.

Bence.

..........

Körlük kitabını okudunuz mu? Veya filmini de seyretmiş olabilirsiniz...

Taksim Gezi Parkı'ndaki yeni yaşam filizlenmelerini görünce nedense aklıma bu kitap geldi...

Kendi yemeğini pişiren, kütüphanesini inşa etmiş bu birbirinden farklı insanların oluşturduğu düzenin ömrü sizce ne kadar uzun ömürlü olabilir...

Acaba bu grup kendi kral ve kraliçelerini ya da padişahlarını yaratır mı dersiniz...

Tüm perspektif ve ideolojilerin ötesinde, şahsen en çok merak ettiğim husus budur...

Diğer bir deyişle 2013 haziranında kendi imkanları ile geçinen bu küçük komünal hayat ne kadar uzun ömürlü olabilir?

Kendi kötü ve iyilerini yaratması ne kadar uzun bir süre alır...

Romantizm gerçeğe dönüşür mü, yoksa malumun ilanı mı olur...

Tarihe bu anlamda da şahitlik ediyor olmayı şans olarak görüyorum....

••••••

Yazılı basın sona ermiştir.

Her şeyin online öğrenilebildiği bir çağda, bir gün geriden gelen bilginin geçerliliği, yanlılığı ile de ifşa edilince, yok olmaya doğru gidecektir sanırım....

Son on yılda ünlülerin hayatından çok, sıradan insanların yaşadıklarını seyrettiğimiz görsel ve sosyal medyada, sanırım bilgi kaynağımızı da sosyal medya aracılığı ile bu sıradan ve basın kartı olmayan insanlar oluşturacak gibi gözüküyor...

••••••

Dinamo FM 103.8.

Kesinlikle 7/24 pozitif müzik çalıyorlar. Tavsiye!

•••¡••

Küçükken hem Müslüman, hem Atatürkçü, hem milliyetçi olabilsem keşke diye düşünürdüm, meğer o da standart bir dilekmiş...

••••••

Kim kimin zihninde ne kadar yer dolduruyor acaba? 

Acaba bir insanı çok düşünerek, onunda sizi düşünmesini sağlayabilir miyiz?

Sanki öyle değil mi?


İçinde kovboy filmi, pazar konseri, banyo ve sarımsaklı yemek barındırmasını dilediğim güzel bir pazar günü dilerim....

28 May 2013

İhtiyaç Molası!

Babamın tayini İzmir'e çıktığında, bir süre kalan derslerim için İzmir-Ankara arasında çokça gidip gelmiştim.

Otobüs seyahatlerinden uyku nedir bilmediğim için, bolca müzik dinler, başımı pencereye koyup hayallere dalardım.

O zaman ne hayaller kurduğum ile ilgili şu an hatırladığım en ufak bir şey yok...

Muhtemelen güzel bir sevgili ve kendime ait bir araba olsa gerek....

Üniversitede okuyan bir genç başka ne hayal kurabilir ki!

Sadece yaptığım yolculuklardan bir tanesinde Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerini dinlediğimi hatırlıyorum... Şu anda kendisinden çok fazla haz etmesem de o zamanlar severdim...

Hakkarili olması hoşuma gidiyordu aslına bakarsanız...

Ankara'da zamanının geçmesi de başka bir paydamızdı sanırım.

Muş ovasının yalancı deniz maviliğini ben muhtemelen Afyon veya Uşak civarında buluyordum...

Ve tabi ki otlu peynir kokusunu genzimde!

Şiirin ana teması olan,

Sevebilme ihtimalini ise,

Ben olsa olsa,

Sevilebilme ihtimalinde buluyordum...

Çünkü sevmeye 7/24 hazırdım...

Demek ki o zamandan çözmüşüm hadiseyi,

Yani,

Önemi olanın,

Sevmekten çok,

Sevilmek olduğunu...

Hayallerime devam ederken,

Anonsla kendime geldim,

"az sonra bir ömür ihtiyaç molası vereceğiz,

Yemekler ve çaylar şirketten,

Sevmeler ise sizdendir,

İyi yaşamlar dileriz"


26 May 2013

Sarımsaklı Yoğurt

Huy'lu,

Huyundan vazgeçer mi?

Can çıkar,

Huy çıkmaz mı?

Yedisinde neysen,

Yetmişinde de o musundur?

Değişmeyen tek şey değişim değil midir bu durumda?

Huy denen kimya kaideyi bozar mı?

Nev-i şahsına münhasır olmak özel bir durum değil, genel bir durum mudur?

Herkes kendisine özeldir... Mi?

Huyları sabit, değişmezdir...

En fazla değişmiş gibi yapar çevresine,

Belki de önce kendisine!

" Beni bir tek sen anladın, sen de yanlış anladın."

Sözünü,

Bir insan ilk önce kendisine söylemiş olabilir mi!

******

Pazar günleri bünyenin sarımsaklı yoğurt istemesi, genetik miras tarzı, gastronomik bir miras olabilir mi?

Ana evinden yadigar!

******

Müzik zevkim sürekli değişiyor... Şimdi de reggea dinlemeye başladım...

******

Birazdan Sultanahmet'e gideceğim... Hint restoranına...

Bu da kültürel gastronomik miras... Kültür temelli...

******

Önceden komik bulduğum şeyleri giymeye başladım... Giydiğim eşyaları komik bulmaya da başlayabilirim her an...

******

Değişim her yerde,

Huy hariç...

İyi pazarlar!

13 May 2013

Burak Yıldırım

Akşam ofisten çıktığımda sanırım saat 20:15 civarıydı.

Her zamanki gibi otoparka indim ve arabama inerek yola koyuldum.

Birazdan, Bayrampaşa'dan Mecidiyeköy yönüne doğru kıvrılarak, Haliç Köprüsü'ne inmek üzereyken,

Tam Edirnekapı Metrobüs durağının hemen altında,

Gökten büyükçe ve bembeyaz bir martı süzüldü, arabamın hemen üstünden...

Hiç bu kadar çok martıyı yolun tam burasında görmediğime yemin edebilirim...

Sonra aniden aklıma Burak geldi... Şimşekler çaktı kafamda...

Evet evet, tam Burak'ın öldürüldüğü yerin altından geçiyordum...

Hemen radyoyu kapattım, sesini kısmadım, kapattım...

Önce utanç, sonra hüzün kapladı tüm vücudumu...

Niyeyse burayı bir kabristan gibi düşündüğümden midir nedir, bir Fatiha okuyuverdim...

İşte tam bu sırada o büyük bembeyaz martının, aslından bugün beyaz kefen içinde toprağa verilen Burak olduğunu anladım.

Hani anneler gününde;

Annesinden koparılan,

Üstündeki renkler yüzünden öldürülen Burak'tan bahsediyorum...

Burak dün bu yazıyı yazdığım şu saatlerde, maçta takımını destekliyor, belki de gol yemeden maçın bitmesi için dakikaları sayıyordu, tıpkı milyonlarca futbolsever gibi...

Bugün, şu anda ise, bedeni toprağın altında, ruhu ise büyük ihtimalle Metrobüsün Edirnekapı durağından havalanarak, Cennete doğru yol alıyor olsa gerek...

Ailesi, cenaze törenine kimsenin Fenerbahçe ürünleri ile gelmemesini istemiş...

Binlerce ölüm şekli vardır mutlaka... Kimisi hastalıktan, kimisi yaşlılıktan, kimisi terörden, kimisi kazadan vs...

Ne yazarsam yazayım, bu ölümü anlatamıyorum kendime...

Bir insanın, bir insanı sadece üzerinde taşıdığı renklerden dolayı  öldürebilmesini...

Failler sanırım henüz yakalanmadı ama, benzer gelir durumu olan, belki de iki sokak ötede oturan başka bir anne ve babanın oğlu yaptı bunu...

Bu tarz bir olayda kimsenin renkler üzerinde durmayacağına eminim....

Sevincin olabilir, ama ne ölümün ne de acının rengi yok...

Nefes alan her insan için aynı...

Peki burada suçlu kim?

Futbol endüstrisi mi?

Medya mı?

Kulüp Yöneticileri mi?

Futbolcular mı?

Taraftarlar mı?

Yoksa hepsi mi?

Şüphesiz hepsi...

Yeri gelmişken çuvaldızı bir taraftar olarak kendimize de batırmamız gerekiyor...

Çarşamba günü Eskişehirspor kupa maçında, bir ara şu tezahürat yükseldi tribünlerden:

" Sarı mavi yeşil meşil farketmez,

Yürüyoruz aynı yolda biz,

Futbol şiddettir, futbol holiganlıktır,

Futbol adam bıçaklamaktır."

İnanın o an, şu an'ı düşünmüş ve bu nasıl bir söylemdir ve nasıl toplu olarak söylenebilir diye içimden geçirmiştim...

Hani her şeyin anlamını yitirdiği anlar vardır...

İşte tam bunu hissediyorum...

Gün sonunda herkes evine gittiğinde,

Hayatına geri döndüğünde,

Sofrasında yemeğini yerken,

Beyaz bir martı evlerimizin üstünden süzülecek,

Ve gözünde birkaç damla yaş ile,

" Ben bunu haketmedim."

Diyecektir...

Ben kendi adıma senden özür diliyorum...

Umarım gittiğin yerde mutlu olur ve annenin gönlünü ferah tutarsın...


burak-yildirim_446446

10 May 2013

Doğum Günü!

Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi…
 
Kırk yaşımdan gün alacağım…
 
Dile kolay diyemeyeceğim, bir hayli zor zira!
 
Kötü değil de; zor sanki,
 
Hani alışılmamış,
 
Daha bir tok, daha bir derinden,
 
Kimine göre eskilerdensin,
 
Kimine göre hala yeni yetme.
 
Ortada bir yerlerde,
 
Aslında Ortanın, Son’a yakın olanından…
 
Şimdi burada adını anmazsam kesin ayıp olur, Schopenahuer’un dediği gibiyse eğer;
 
Bu yaşıma kadarki hayatım bir kitap,
 
Bundan sonrası eleştirisi olacak…
 
Zaten kendini eleştirmeye pek meraklı zihnim bayram edebilir bu haberden sebep!
 
Şimdi Hindistan’a gitti, Karma öğrendi geldi demeyeceğinize söz veriyorsanız, Karma ile sonlandırmak isterim,
 
Hepimiz birbirimizin hayatında bir sebepten varız,
 
Kimimiz mutlu etmek için,
 
Kimimiz üzmek,
 
Kimimiz sevmek,
 
Kimimiz sevilmek,
 
Kimimiz kızmak,
 
Kimimiz onurlandırmak için,
 
Özetle hiçbirimiz birbirimizin hayatını sebepsiz yere işgal etmiyoruz!
 
İlişkilerimizde bu sebep-sonuç ilişkisini unutmadan konumlandırmalıyız birbirimizi,
 
Yok ederek değil; tam tersine oluş sebebinden kendimize kıssadan hisseler çıkararak…
 
Diğer türlü zaten, Woody Allen’ın söylediği gibi;
 
Bel ve gömlek ölçülerimizin standart olduğu fani bir dünyada, anlam aramanın ne faydası var!
 
Hayatımda olan herkese teşekkürler!

6 May 2013

Eylem'den mutlu bir an!

Geçtiğimiz hafta çok enteresan bir şey oldu.

Beni fazlası ile mutlu eden.

Kendimi iyi hissettiğim.

Fanatik bir Fenerbahçeli olarak takımımın Benfika ile oynadığı maç için Lizbon'a gitmiştim.

Maçın sonu malumunuz üzere, finale kalamadan elendi takımım.

Ev sahibi takım ve taraftarları çılgınca eğleniyor ve mutluluk şarkıları söylüyorlardı.

Yaklaşık beş bin kadar, biz deplasman seyircisi ise olduğumuz yere çökmüş, bu içinde olmadığımız fakat tanıklık ettiğimiz eğlenceyi fazlasıyla üzgün şekilde izliyorduk.

Sonra birden, aniden, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde, Benfika takımı tam önümüzden geçerken, bütün tribün alkışlamaya başladı ve futbolcular da bize karşılık verdiler.

Devamında, stadı terketmeye başlayan Benfika seyircisi bize döndü ve bizi alkışlamaya başladı. Bu alkışları elbette karşılıksız kalmadı ve bizler de onları alkışladık.

Gergin olan polisler rahatladı ve maçın başındaki asabiyetlerinin yerini gülümseyen suratlar aldı.

Polis kortejinde stattan çıkartıldık ve bizi bekleyen otobüslerin olduğu park alanına götürüldük.

Burada yine rakip takım seyircisi vardı ve bu defa da formalarını değiştiren seyirciler gördük.

Bu olup bitenler beni çok etkiledi. hem bir futbolsever, hem de hümanist duygular taşıyan bir dünya insanı olarak.

Ve bana çoktandır düşündüğüm bir şeyi ispat etmiş oldu bu olanlar.

Hayatta hangi davranış ve ruh haline sahipseniz, karşınızda da benzerini yaratıyor, inşa ediyor ve neticede buluyorsunuz.

Sinirli iseniz, sinirli;

Mutlu iseniz, mutlu,

Olumsuz iseniz, olumsuz,

Muhataplar buluyor hep sizi.

Karşılıklı olumlu adımlar bir çığ etkisi yaratıyor ve tabi ki tersi!

İşin sırrı belki de domino etkisi yaratacak o ilk hamleyi başlatmakta!

İlişkilerimizde,

İşimizde,

Evde,

Otobüste,

Her yerde!

El uzatılmasını beklemeden uzatılan ellerin artması,

Sizce de mutluluğun resmine giden yol olabilir mi?



WP_20130502_080 (2)

20 Nis 2013

Ağrı

Hani insanın başına bir ağrı saplanır ya ansızın,

Sonra geçer belki hemen,

Ama bir kere olduğu için,

Yine olacağını bilirsin,

Ve bu seni içten içe korkutur,

Hayır düşünmeyeceğim, inanıyorum tekrar etmeyeceğine dersin,

Aslında köpek gibi geri geleceğini bilerek,

Hem de tüm benliğin ile...

Söylemek istediğim;

Bir defa olan,

Yine olacaktır,

Ve sen artık bir daha eski sen olamayacaksındır.

Ve tüm bu ani ağrılar, sadece senin devam eden bir ağrın olduğunu anlatmak için gidip gelen anımsatıcılardır,

Gerisi ise sadece verilmiş "es"lerden ibarettir!

17 Nis 2013

Zorba

Bilmem kaçıncı kez yazıyorum ama sanırım dile getirmekten, kağıda dökmekten usanmayacağım bunu...

Zorba, sözünü ettiğim.

Kanaat önderim.

Akil insan.

Yaşam sevdalısı.

Adamın hası, dibi!

Kitabı,

Filmi,

Müziği,

Girit sahilleri,

Beyaz evler,

Uzo,

Beyaz peyir,

Güzel bir kadın, ama öyle manken gibi değil, türkan Şoray kaleminden,

Özgür ruh,

Sıyırmış insan,

Yaşam koçu,( sahi yaşam koçu arayanlar Zorba'yı okusunlar, bence kafi)

Düzen karşıtı,

Kendi düzenini kuran, dolayısı ile seven insan...

Seviyorum seni!

www.youtube.com/watch?v=jeNsr_nQEfE


5 Nis 2013

Sarı ve Sıcak

Acaba ben çok mu duygusalım?

Dışarıdan görenler hiç öyle gözükmediğimi söylüyorlar.

E içeriden bakan ben de öyle olmadığımı düşünüyorum-dum.

Ancak gerçekler ile yüzleşme vaktim geldi sanırım.

Evet Eylem; sen fazlasıyla duygusal ve hassassın...

Hakkaten neden öylesin!

Mesela aşağıda bulunan videoyu seyretmenizi istiyorum benim için.

1920'lere ait, siyah beyaz bir Hint filmi.

Güleceğinize eminim; ancak itiraf etmem gerek.

Ben bu kısacık görüntüden çok etkileniyorum.

Müziğini zaten her gün en az bir defa dinliyorum.

Videousunu da fırsat buldukça...

Hele ki genç adamın kıza;

" You shall be my queen, sunita" dediği sahne var ya, işte tam burada kendimden geçiyorum...

Neredeyse ağlayacağım... İnanılmaz doğal değil mi!

Sanırım "sevmek" ve "sevilmek" eylemlerine gittikçe daha fazla anlam yüklemeye başladım...

Gün sonunda bana, en insana dair duygular bunlarmış gibi gelmeye başladı!

Sevmek güzel şey!

İster bir anlığına, ister bir ömür boyu!

Bir saniyelik bakışta bile bunu yaşamaya değer!

www.youtube.com/watch?v=3z2dT19bg4A


28 Mar 2013

Taşıt Aracı

Eskiden çok eskiden otobüs şoförü olmak isterdim. Ama öyle böyle değil. Ciddi anlamda.

Gözüm hep yolda,otobüs arardı.

Terminaller kendimi en iyi hissettiğim yerlerdi.

Babamın memuriyeti nedeni ile çok fazla seyahat ettim. Balıkesir'de otururken her yaz Siirt'e giderdik. Diyarbakır'da otururken Antalya'ya, Ankara'da otururken İzmir'e veya yine Siirt'e.

Çoğu da gece yolculuğu.

Gece tüm otobüs uyurken uyanık olmaya bayılırdım. Artık gecenin iyice çöktüğü anlarda bilirdim ki, Sadece şoför ile ben uyanığız. O yola konsantre olmuş, ben ona... Yol çizgilerine bakar, fonda en kısığından çalan türkülere yaslardım kulağımı...

Sonra aniden otobüsün ışıkları önce hafiften, sonrasında ise tamamiyle yanar, ve şu anons duyulurdu;

" Otobüsümüz yarım saat ihtiyaç molası verecektir. Çaylar şirkettendir."

Anadolu lisesinin hazırlık sınıfını Bolu'da okudum. Ve bir sene anneannemlerde kaldım. Evleri E-5'e çok yakındı. İşte bu evde de arada çıkar yol kenarında oturur, geçecek otobüsleri beklerdim.

Sonra yıllar geçtiğinde otobüs şoförü olamadım ama iyi bir otobüs yolcusu oldum. Müfettişlik yaptığım seneler boyunca hayatım yollarda geçti...

Son on yıldır, otobüsün yerini uçaklar aldı.

Artık gözlerim hep gökyüzünde, sürekli uçakları seyrediyorum. Fırsat oldukça uzun uçak yolculukları yapıyorum.

Bugün de öğle arasını fırsat bilip, Florya'da bulunan Flyinn Alışverişmerkezi'ne gittim.

Yemeğimi alıp cam kenarında bir masaya oturdum. Ve başladım uçakların iniş kalkışını seyretmeye.

Akşam olup eve geldiğim ve bu yazıyı yazmaya karar verdiğim anda da anladım ki;

Aslında ben hep aynı Ben'im.

Değişen tek şey zaman ve getirdikleri...

Ve şimdi biliyorum ki: trenleri seydeceğim vakitte bir gün gelecek, gelecekte!

E bu durumda uçakları seyrettiğim için Bayram'ın bana söylediğini iyiden iyiye haketmiş olacağım!

"Modern Öküz"



20 Mar 2013

Pide!

Neredeyse kırk yaşıma geldim, hala kendimi tanıyamadım...

İnsanların bir başkası ile ilgili, daha doğrusu başkalarını tanıyamamaları ile ilgili veryansınları ne kadar da manasız!

Kendini tanıyamayan bir varlık diğerlerinden nasıl emin olabilir ki!

Acaba insan yüz yaşına gelse de, kendisi ile alakalı yeni şeyler öğreniyor mudur sizce! Bana sanki öyleymiş gibi gelmeye başladı...

Her neyse,

Yazılarımı kimseye duyurmadan yazmaya başladığımdan beri kendimi daha doğal ve özgür hissetmeye başladım.

Kabul, eskisi kadar yazamıyorum belki; ama emin olun çok daha rahatım...

Zaten bu yazıyı okuyorsan, bir şekilde seni etkilemişim anlamına geliyor!

Merak edip de, ikinci kanal'ımın kapısını araladığına göre!

Çok sıkıldım ben... Birçok şeyden... Ama sanırım en çok kendimden... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyişiyle "bu halimi" pek sevemedim...

Son üç senedir çok olumsuz bir ruh hali geldi yerleşti! Zihnime ve kalbime!

Ne kadar süreceği ile ilgili bir fikrim yok!

Dileğim, geldiği gibi gitmesi!

Geriye dönüp bakmak iyi geliyor insana!

1980'lerin sonuna gidiyorum şimdi... Annem karşı fırında pide yaptırmam için, kıyma hazırlamış... Mutlu bir gün anlayacağınız. Hazır pide almak sanırım aile bütçemiz için çok uygun değil o zamanlar. Neyse soruyorum anneme; kaç tane yaptırayım! Annem hesap edip söylüyor. Fırına gidiyorum. Kıymayı bırakırken kaç adet istediğimi söylüyor ve ne zaman gelip alabileceğimi soruyorum. Ya bekliyorum, boş ise, ya da biraz dolanıp geri geliyorum. Evde annem kendi hazırladığı ayranı karıştırıyor, tam ben eve girerken! Sofra kuruluyor! Ve bana 2013 yılında bile bunları yazmaya yöneltecek bir tad...

Bence mutluluk, çoğa erişincince, aza olan özlemin olsa gerek!

Sevgiler

9 Mar 2013

Daydream

Ruh ile beden arasında ne kadar büyük bir kavga olduğunu hiç düşündünüz mü...

Varanasi'de tanıştığım rahip, bir Hindu'nun küllerini Ganj' dökmesinin anlamını açıkladığında bu kavgayı çok daha iyi anlamıştım...

Küller Ganj'a döküldüğünde ruh bedenden ayrılıyor ve reenkanasyon sona eriyor...

Ruhun özgür kalması ve ebediyen bedenden ayrılması...

Giysilerimizden sıkıldığımızı her fırsatta söyleyedururken, bizi en fazla yoran giysinin aslında bedenimiz ve bu bedenimizin yarattığı dürtüler olması ne kadar ironik değil mi...

Ruhumuz kaynaklı ıstırapların neredeyse tüm hastalıklara yol açmasına ne demeli...

Dengeli beslenen, haftanın en az üç günü spora giden, hergün en az yarım saat yürüyen bedenin aslında tüm amacının bedenden çok ruhun selameti için olması bile gerçek korunacak şeyin ne olduğunu ortaya koyuyor...

Dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olsak, her birimizin ortalama geliri yirmibin dolar olsa ne yazar...

Adam günlük bir dolarlık gelir ile benden daha mutlu...

Hepimizin bir koyvermeye ihtiyacı var,

En başte benim!

19 Şub 2013

Kusmak!

Kusmak eğer ciddi bir sağlık probleminden kaynaklanmıyor ise, çoğu zaman rahatlamamıza neden olur...

En azından bende bu hissi uyandırıyor...

İşte bazen ruhum da kusmak istiyor, farkediyorum!

Artık gördüklerine, yaşadıklarına dayanamaz hale geldiği anlar oluyor ya,

Hissediyorum, kusmak, bildiği, gördüğü her şeyi unutmak, bünyesinden çıkarmak istiyor ruhum...

Tam bu anlarda yalnız kalmak, bende mide ilacı almışçasına rahatlama ve iyileşme etkisi yaratıyor....

Tamam, kabul ediyorum, Schopenhauer çok pesimist bir filozof olabilir ancak, yalnızlığı bu kadar olumlamasını gün geçtikçe daha iyi anlıyorum...

Keşke beynimde bir uyarıcı sinyal olsa ve tanımam gereken kadar insanı veya içinde bulunmam gereken kadar ortamı aştığımda beni uyarsa ve ben de o anda,

Koşarak uzaklaşsam,

Herşeyden

Ve

Herkesten!

16 Şub 2013

Kavunlu Dondurma

İnsan dışında bile bile kendini bir çıkmaza sokan başka bir varlık yoktur sanırım...

Neden diye bağırmak istiyorum bazen karşıma geçip kendime,

Sormak istiyorum;

Eline ne geçti,

Elinden neler geçti,

Elinden neler kaçtı,

Ve eline neler oldu...

Eller kadir kıymet, bilmiyor annem mısralarını mırıldanamıyoum,

Biliyorum zira suç ellerde değil, sonunu bildiği halde beni o yollara götüren ayaklarımda suçum...

Ayaklar baş, başlar ayak olursa lafı eliyor birden aklıma... Bu sözü bir insanın kendisi için söylemiş olabileceğini düşünüyorum birden...

Sonra üzülüyorum, ama üzüldüğüme üzülmüyorum...

Kendi düşen ağlamaz diyenlere inat ağlıyorum...

Birden, aniden,

"Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" çalmaya başlıyor bu defa zihnimin koridorlarında...

Tam bu anda içimi bir sevinç kaplıyor, tekrar çocuk oldum sanıyorum....

Dönüyorum 62 kişilik Diyarbakır'daki ilkokuluma...

Bmc bisikletli kız geliyor aklıma...

Uzaktan ona bakışım...

Sonra gidip kavunlu dondurma yemem...

Yan dairenin duvarından gelen Beyaz'ın sesi kendime gelmemi sağlıyor...

Daha doğrusu kendimden uzaklaşmamı...







27 Oca 2013

White Fang

Yaklaşık iki ay önce taşındığım Göktürk'ü diğer semtlerden farklılaştıran özelliklerinden bir tanesi, sokaklarında İstanbul'un geri kalan tüm semtlerindeki kadar köpeği barındırması bence.

Ama öyle tahmin edebileceğiniz bir çokluktan bahsetmiyorum... Bizzat görmeniz gerekiyor...

Öyle ki; sokaklar bu üçlü beşli köpek çeteleri tarafından parsellenmiş adeta...

Bu denli bir köpek popülasyonu söz konusu olunca insan ister istemez bu yarı evcil yarı yabani komşularını gözlemekten kendini alamıyor...

Öncelikle her sokağın başında en az üç köpek bulunuyor. Ve kendi sokaklarını Serengeti'de yaşayan bir leoparın kendi bölgesini korumasına benzer şekilde kolluyor ve takip ediyorlar. Ola ki kendi guruplarından olmayan bir köpek sokağa girmeye kalksın... Anında sokağı köpek havlamaları kaplıyor...

Sabahları önünden geçtiğim otobüs durağının ise yine İstanbul'un diğer otobüs duraklarından bir farkı mevcut. Bu durakta her sabah aynı saatte biri kapkara olmak üzere üç köpek otobüs bekliyor. Onları insanlardan ayrıştıran ise gelen otobüse binmemeleri. Bu binmeme ve bekleme süreci eski Türk filmlerindekine benzer, maziden bir sevgili veya dostu gelmeyeceğini bile bile beklemekten mi kaynaklanıyor yoksa onlar için "beklemek" "gitmekten" daha mı manidar bilemiyorum. Gerçek olan bunu her sabah yapmaları.

Bir diğer enteresan hadise ise arabaların peşinden koşturmaları ve havlamaları. İşi enteresan kılan bu konuda araba seçmeleri ve daha çok göz temasına odaklanmaları. Köpeklerin bu tavırları bana treni ilk gördüklerinde kement atarak durdurabileceklerini zanneden amerikan yerlilerini anımsatıor... Her iki durumda da teknoloji doğaya galip gelmiş gözüküyor... En azından kısa vadede...

Doğanın insanoğlu ile köpekleri birbirine yaklaştırdığı bir diğer hadise ise; sokak köpeklerinin evcil köpeklere karşı gösterdikleri hayran ve sevecen bakış açısında kendisini buluyor. Normal bir sokak köpeğine gösterilen hırçın tavırlar, temiz, sağlıklı ve bakımlı bir evcil köpeğe hiç sergilenmiyor. Zengine ve güzele karşı insanoğlunun yalaka tutumu, bu anlamda köpeklerde de mevcut.

Kemerburgaz ve göktürk'te yaşayan sokak köpeklerininen tedirgin edici yönleri ise daha çok çevreyolunda vuku buluyor.

Üç veya dört köpeğin bir yöne doğru tepkisiz biçimde baktıklarını düşünün. Ama ne bir havlama, ne bir tepki, Sadece sessiz bir bekleyiş.

Böyle durumlarda sadece köpeklerin bildiği, biz insanların göremediği ve bilemediği bazı gerçeklerin yaşandığı düşünceleri filizleniyor zihnimde...

Sizle yeni komşularımız ile ilgili bazı gözlemlerimi paylaşmak istedim.

Evinde köpek besleyen veya bir dönem için köpeği olmuş insanlar için belki de çok sıradan olan bu davranışlar benim için çok yeni...

Yazımı bizim sokağın ağası olan köpeğin bir sözüyle bitirmek istiyorum;

" Havlıyorum, öyleyse varım!"

İyi pazarlar... Diğer bir deyişle "Hav Hav"...

19 Oca 2013

Oyun

Artık tüm çocukların elinde tabletler ve akıllı telefonlar var.

Ve tabi bu teknolojik aletlerin içinde de binlerce oyun.

Biz bu yaşımızda oyunlardan uykusuz kalıyorsak, gelin siz çocukların eğlencelerini düşünün...

Az önce kardeşimle konuşurken, aklıma çocuk iken oynadığım birkaç oyun geldi...

Fakir bir ailenin çocuğu hiç değildim, ancak o dönemlerde küçük arabaların dışında pek fazla oyuncak olduğunu da söyleyemeyeceğim.

Gelelim aklımda kalan oyunlara.

Oyunları anlatırken, meydana geliş biçimlerini de sizlerle paylaşacağım.

Fırıncılık:

Yedi ile onbir yaş arasında, babamın görev yeri olması nedeni ile Diyarbakır'da oturmuştuk. Oturduğumuz lojmanların bir tarafı Şehitlik semtine, diğer tarafı ise Bağlar semtine bakıyordu.

İşte bu Bağlar tarafına bakan kapıya yakın bir çok pide fırını vardı. Ve yaşım ve çoğu aile ile tanıdık olmam sebebi ile ekmek almaya daha çok ben giderdim.

Ve her pide fırınına gidişimde hemen pideleri almaz, bir süre fırıncıları ve iş yapış biçimlerini gözlemlerdim. Hemen hemen her gün gerçekleşen bu aktivite sayesinde fırıncılık idealimdeki mesleklerden biri haline geldi.

Bu ideal çocuk zihnimde fırıncılık oyunu şeklinde tezahür etmişti o zamanlar.

Oyun çok basitti ve her evde oynamak için gerekli aletlerin bulunabileceği bir oyundu.

Bir sineklik.

Birkaç kirli toz bezi.

Ve altında boşluk bulunan bir kanepe.

Kanepe fırın, sineklik ekmekleri yani toz bezlerini kanepenin altına yerleştirmek için kullanılan ekmek tahtası ve anladığınız üzere bezler de pide görevi görüyordu.

Sinekliği kullanarak bezleri kanepenin altına yerleştirir, pideler olduğunda da sineklik yardımı ile geri çıkarırdım.

İşte size her evde oynanabilecek "fırıncılık" oyunu!


Otobüs şoförlüğü:

Hem annem hem de babam Siirt'li. Bu nedenle çocukluğum boyunca uzun yıllar yaz tatillerinde Siirt'e gittik.

Tabi o zamanlar uçak henüz zenginlere özel bir ulaşım aracı idi.

Tren yolculuğu da otobüs yolculuğunun yaklaşık 1.5 katı bir zaman aldığından, tüm seyahatlerimizi otobüs ile gerçekleştirirdik.

Başlangıç noktamıza göre değişmekle birlikte en kısa yolculuğumuz onsekiz saat sürerdi.

Ezelden beri uyku problemi yaşayan ben bu uzun yolculukların genelinde en fazla bir saat uyur, geri kalan zamanda da yolu seyreder, şoför ile muavinin konuşmalarını dinlerdim.

Bu uzun yolculuklar sonucunda otobüs şoförü olmak, hayalimdeki meslekler sıralamasında birinci sıraya yükseldi veuzun yıllar zirvedeki yerini korudu.

Bu hayalin oyuna yansıması ise şu şekilde oldu:

Öncelikle oyun için gerekli alet edevatı belirteyim;

Bir tepsi veya leğen ( direksiyon)

Bolca kuzen.

Ve otobüs olarak varsayabileceğiniz bir yatak.

Kardeş ve kuzenler arkaya oturur. Siz de tepsiyi alarak yatağın başına oturursunuz. Bir kuzeni muavin olarak seçer ve yolculuğa başlarsınız.

Tabi önce anonsu yaparsınız.

" Siirt'ten Ankara'ya gidecek olan Siirt Petrol turizme hoşgeldiniz."

Sonrasında gerçek güzergah üzerinden yola devam eder, ve yine gerçek mola yerlerinde durarak kuzenleri yataktan indirirsiniz.

Evet sevgili dostlar işte size 1980 model iki oyun.

Bu oyunlar için ne internet bağlantısı, ne wifi ne da aplikasyon indirmeniz gerekiyor.

Tek yapmanız gereken çok az hayalgücü ile evdeki eşyaları harekete geçirmek.

Dünyada bir yerlerde hala zihinlerini kullanarak buna benzer oyunlar oynayan çocuklara ithaf ediyorum bu yazımı.

Yaratıcılığın yokluk ile beslendiğini gösteren hikayelerden belki de en basitini dinlediniz.

İyi eğlenceler!


17 Oca 2013

Hayat Bilgisi

İlkokul müfredatına hayat bilgisi koymak, ne kadar naif, ne kadar iyi niyetli değil mi...

Şimdi düşünüyorum da; aslında insanın her daim bir hayat bilgisi dersine ihtiyacı var. Hem de sıklıkla alabileceğimiz şekilde.

Zira hayatta hep bildiğimiz yerlerden gelen sorular ve/veya sorunlar olmasına rağmen, sınıfta kalabiliyoruz. Belki de bütünlemeye diyelim.

Üstelik defter ve kitabın açık olduğu bir sınavda yaşıyoruz bu sınıfta kalmaları...

Sorular bile bize önceden söylenmiş.

Yine de hata yapıyoruz. Beceremiyoruz.

Sınıfta kalmalarımız çoğaldıkça "tecrübe kazandık" diyoruz.

En sonunda o kadar çok aynı dersten sınıfta kalıyoruz, o kadar tecrübe kazanıyoruz ki, bu tecrübelerimizi kullanabilecek bir ömrümüz kalmıyor,

Ve kendimizi yaşlanmış buluyoruz.

Ve anlıyoruz ki ne yapılırsa yapılsın. Biz hayatı asla çözemiyoruz, öğrenemiyoruz.

Bu durumda geriye iki seçenek kalıyor.

Ya sorular hatalı,

Ya da insanlar!

13 Oca 2013

Kum


İnsanoğlunun bazı yaşadıkları,

Az sonra dalga geleceğini bile bile,

Kuma bir şeyler yazmak gibi değil de nedir?

Sadece yazarken mutlu olduğu,

Veya en başından bunu düşündüğünde belki de…

Fakat hiçbir zaman, yazı bitsin diye değil,

Veya kalıcı olması,

Hiç değil…

Bunu düşünmesi,

Ve eyleme geçmesi.

Fazlası değil.

Hadi biraz daha uzun olanı, o an dalgaların gelmediği,

Ama er geç, ya akşam, ya da gece silineceğini bildiğin şeyleri yazmak…

İnsanın daha başlarken biteceğini bildiği bir şeye başlaması ne garip değil mi,

Oysa ki daha önce tıpkısının aynısı şeyleri yazmış ve bunların silindiğini görmüş olsa da…

Kalıcı olacağına dair zayıf inancı mı desek,

Sadece yazma fikrinin yarattığı heyecan mı…

Peki siz kaç defa kuma bir kalp çizip,

Bir yanına kendi isminizin baş harfini,

Diğer yanına da, o an yanınızda olan veya olmasını arzuladığınız kişinin isminin baş harfini yazdınız?