28 Mar 2013

Taşıt Aracı

Eskiden çok eskiden otobüs şoförü olmak isterdim. Ama öyle böyle değil. Ciddi anlamda.

Gözüm hep yolda,otobüs arardı.

Terminaller kendimi en iyi hissettiğim yerlerdi.

Babamın memuriyeti nedeni ile çok fazla seyahat ettim. Balıkesir'de otururken her yaz Siirt'e giderdik. Diyarbakır'da otururken Antalya'ya, Ankara'da otururken İzmir'e veya yine Siirt'e.

Çoğu da gece yolculuğu.

Gece tüm otobüs uyurken uyanık olmaya bayılırdım. Artık gecenin iyice çöktüğü anlarda bilirdim ki, Sadece şoför ile ben uyanığız. O yola konsantre olmuş, ben ona... Yol çizgilerine bakar, fonda en kısığından çalan türkülere yaslardım kulağımı...

Sonra aniden otobüsün ışıkları önce hafiften, sonrasında ise tamamiyle yanar, ve şu anons duyulurdu;

" Otobüsümüz yarım saat ihtiyaç molası verecektir. Çaylar şirkettendir."

Anadolu lisesinin hazırlık sınıfını Bolu'da okudum. Ve bir sene anneannemlerde kaldım. Evleri E-5'e çok yakındı. İşte bu evde de arada çıkar yol kenarında oturur, geçecek otobüsleri beklerdim.

Sonra yıllar geçtiğinde otobüs şoförü olamadım ama iyi bir otobüs yolcusu oldum. Müfettişlik yaptığım seneler boyunca hayatım yollarda geçti...

Son on yıldır, otobüsün yerini uçaklar aldı.

Artık gözlerim hep gökyüzünde, sürekli uçakları seyrediyorum. Fırsat oldukça uzun uçak yolculukları yapıyorum.

Bugün de öğle arasını fırsat bilip, Florya'da bulunan Flyinn Alışverişmerkezi'ne gittim.

Yemeğimi alıp cam kenarında bir masaya oturdum. Ve başladım uçakların iniş kalkışını seyretmeye.

Akşam olup eve geldiğim ve bu yazıyı yazmaya karar verdiğim anda da anladım ki;

Aslında ben hep aynı Ben'im.

Değişen tek şey zaman ve getirdikleri...

Ve şimdi biliyorum ki: trenleri seydeceğim vakitte bir gün gelecek, gelecekte!

E bu durumda uçakları seyrettiğim için Bayram'ın bana söylediğini iyiden iyiye haketmiş olacağım!

"Modern Öküz"



20 Mar 2013

Pide!

Neredeyse kırk yaşıma geldim, hala kendimi tanıyamadım...

İnsanların bir başkası ile ilgili, daha doğrusu başkalarını tanıyamamaları ile ilgili veryansınları ne kadar da manasız!

Kendini tanıyamayan bir varlık diğerlerinden nasıl emin olabilir ki!

Acaba insan yüz yaşına gelse de, kendisi ile alakalı yeni şeyler öğreniyor mudur sizce! Bana sanki öyleymiş gibi gelmeye başladı...

Her neyse,

Yazılarımı kimseye duyurmadan yazmaya başladığımdan beri kendimi daha doğal ve özgür hissetmeye başladım.

Kabul, eskisi kadar yazamıyorum belki; ama emin olun çok daha rahatım...

Zaten bu yazıyı okuyorsan, bir şekilde seni etkilemişim anlamına geliyor!

Merak edip de, ikinci kanal'ımın kapısını araladığına göre!

Çok sıkıldım ben... Birçok şeyden... Ama sanırım en çok kendimden... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyişiyle "bu halimi" pek sevemedim...

Son üç senedir çok olumsuz bir ruh hali geldi yerleşti! Zihnime ve kalbime!

Ne kadar süreceği ile ilgili bir fikrim yok!

Dileğim, geldiği gibi gitmesi!

Geriye dönüp bakmak iyi geliyor insana!

1980'lerin sonuna gidiyorum şimdi... Annem karşı fırında pide yaptırmam için, kıyma hazırlamış... Mutlu bir gün anlayacağınız. Hazır pide almak sanırım aile bütçemiz için çok uygun değil o zamanlar. Neyse soruyorum anneme; kaç tane yaptırayım! Annem hesap edip söylüyor. Fırına gidiyorum. Kıymayı bırakırken kaç adet istediğimi söylüyor ve ne zaman gelip alabileceğimi soruyorum. Ya bekliyorum, boş ise, ya da biraz dolanıp geri geliyorum. Evde annem kendi hazırladığı ayranı karıştırıyor, tam ben eve girerken! Sofra kuruluyor! Ve bana 2013 yılında bile bunları yazmaya yöneltecek bir tad...

Bence mutluluk, çoğa erişincince, aza olan özlemin olsa gerek!

Sevgiler

9 Mar 2013

Daydream

Ruh ile beden arasında ne kadar büyük bir kavga olduğunu hiç düşündünüz mü...

Varanasi'de tanıştığım rahip, bir Hindu'nun küllerini Ganj' dökmesinin anlamını açıkladığında bu kavgayı çok daha iyi anlamıştım...

Küller Ganj'a döküldüğünde ruh bedenden ayrılıyor ve reenkanasyon sona eriyor...

Ruhun özgür kalması ve ebediyen bedenden ayrılması...

Giysilerimizden sıkıldığımızı her fırsatta söyleyedururken, bizi en fazla yoran giysinin aslında bedenimiz ve bu bedenimizin yarattığı dürtüler olması ne kadar ironik değil mi...

Ruhumuz kaynaklı ıstırapların neredeyse tüm hastalıklara yol açmasına ne demeli...

Dengeli beslenen, haftanın en az üç günü spora giden, hergün en az yarım saat yürüyen bedenin aslında tüm amacının bedenden çok ruhun selameti için olması bile gerçek korunacak şeyin ne olduğunu ortaya koyuyor...

Dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olsak, her birimizin ortalama geliri yirmibin dolar olsa ne yazar...

Adam günlük bir dolarlık gelir ile benden daha mutlu...

Hepimizin bir koyvermeye ihtiyacı var,

En başte benim!