26 Eki 2013

Pazarlık!

Elimde Gündüz Vassaf'ın deneme kitabı "Mostari" var...

Çok akıcı, neredeyse bir günde yarıladım bile....

Yazar tarihi Mostar köprüsünü kendisine mesken tutmuş, kağıdı kalemi elinde konaklıyor...

Mostar'a gitmiş biri olarak, her gün ne kadar çok turistin bu köprüden geçtiğini bizzat biliyorum.

Gündüz Vassaf özellikle buraya gelen Türk turistlerin de tutum ve hallerinden bahsediyor ki, benim de çoktandır dikkat ettiğim bir husus tekrar zihnimde canlanmış oldu.

En pahalı fotoğraf makinelerine sahip olan Türklerin aynı zamanda en çok pazarlık yapan ve nehre atlayan gençlere en az parayı veren millet olduğunu anlatıyor kendi gözlemlerine dayanarak...

Balayında Bali'ye, sonraki yıllarda da Tayland ve Vietnam'a giden ben en son Asya seyahatimi arkadaşım Bayram ile birlikte Hindistan'a yapmıştım...

İlk üç seyahatimde neredeyse su alırken bile pazarlık yapmıştım.

Ancak Tayland'da yaşadığım bit anekdot, bu yazıyı yazmama sebebiyet vermiş hızlandıran bir öğedir denebilir....

Başkent Bangkok'ta konaklayan çoğu turist gibi biz de günübirlik "Floating Market" turu satın aldık.

Tur sırasında nehir üzerinde hızla giden küçük kayıklara biniyorsunuz ve bu esnada sizin fotoğrafınız çekiliyor.

Bu fotoğraflar turun sonunda, otobüse binmeden önce satın almanız üzere size gösteriliyor.

Biz de tabağı çok beğendik ve satın almak istedik.

Tabi ki usulden fiyatı sorduk ve ben hemen pazarlık yapmaya yeltendim.

Tam o sırada tur rehberimiz bana oraya konmuş bir yazıyı gösterdi.

Belki inanmayacaksınız ama Türkçe;

"Pazarlık Yok" yazıyordu...

Bu olay memleket insanımızın pazarlık yapmada geldiği noktayı anlamamı sağlamış oldu!

Bayram asker arkadaşım. tanıdığım gönlü en zengin insanlardan biri.

Onunla Hindistan'da gezerken ise bir şekilde Bayram'ın gönlü zenginliği, önce pazarlık yapmayı bırakmamı, sonrasında ise bahşiş tutarlarını yükseltmemi sağladı.

Neticede anladım ki, pazarlığını yaptığımız meblağlar cidden çok düşük ve bu insanlar bu küçük paralar ile yaşıyorlar ve mutlu oluyorlar.

Gündüz Vassaf'ın yazdıkları bu konuyu bir daha düşünmemi sağladı.

Tüketimde sınır tanımayan biz Türkler, her nedense iş bahşiş vermeye geldiğinde cimri veya pazarlık söz konusu olduğunda ise aslan kesiliyoruz.

Elbette dünyanın her ülkesinde bir turist fiyatı, bir de lokal insan fiyatı oluyor. Ancak bu Türkiye'de de böyle ve bunu bir turist olarak indirme çabamız artık global bir gerçek durumunu almış gözüküyor.

Dünyanın geri kalanından çok akıllı olmadığımız gerçeğini kabul edecek olursak, milletçe pazarlık işini abarttığımız gerçeği ile yüzleşmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyorum.

Tamam "Pazarlık yapmak sünnet." ama o kadar da değil!

23 Eki 2013

Berk.

Woody Allen'ın "Whatever Works" filminin başında kahramanımızın yaklaşık beş dakikalık bir söylevi var. Daha doğrusu Woody Allen'ın diyelim.

Sözü edilen, bir çok öğretinin,  "insanların mükemmel" olduğu yönündeki görüşü temel alarak hata yapmış olması.

Özetle kahramanımız, insan ırkının hatalı kodlara sahip olduğunu ima ediyor.

Bırakın kişiden kişiye değişebilecek bir görüş olmasını, felsefelerin bile bu konuda fikir birliği olmadığı düşünülürse, üzerinde kimisinin çokça düşünebileceği, kimisinin de "hadi canım sen de " diyecekleri bir söylem ile karşı karşıyayız.

Şimdi buraya nereden geldin şeklinde sorular olabilir. İnanın yüzlerce defa bu noktaya gelmiş olsam da, bu düşünceleri güncel olarak yazdırtan hikaye, bir kaç gündür gazetelerde ve televizyonlarda ( muhtemelen, aslında seyretmedim) süregelen bir haber ile ilintili.

Olayın dramatik ve belki de trajik hikayesinin dışında oluş biçimi ve sonrasındaki "anne"nin söylemleri sanırım bir çok kişinin kanının donmasına ve nefret enerjisi ile yüklenmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum.

Yeni doğan ve babasız bebeğini bayram tatilinde evde bırakarak, ailesini Adana'ya görmeye giden öğretmen bir annenin, bayram tatili sonunda açlıktan ve susuzluktan ölmüş bebeğini hastaneye götürmesi sonucu, bahsettiğimiz olayın ortaya çıkmasını sağlamasından bahsediyoruz...

Cümleyi serinkanlı okumak pek kolay değil sanırım.

Aslında yeni doğmuş bebeğinden kurtulmak isteyen anne öyküleri basında fazlasıyla yer alıyor. Bu anlamda bir ilk değil belki ama olayın meydana geliş şekli, sanırım bu habere asıl değerini veren olgu!

Az önce yazdığım cümledeki kelimeleri şimdi ayrı ayrı yazıyorum;

Anne,
Bebek,
Kadın,
Aile,
Öğretmen,
Bayram,
Tatil,
Açlık,
Susuzluk,
Ölüm.

Bu kelimeleri bu olay dışında bir araya getirebilecek başka bir hikaye olduğunu sanmıyorum.

Haberin detaylarına girmek istemiyorum.

Anne, ailesinden habersiz gayrimeşru bir ilişki ile sahip olduğu yeni doğmuş bebeğini, ailesinin korkusu ile evde bırakarak Adana'ya gidiyor...

Sonrası malum!

Burada anneyi canilikle suçlamak sanki işin en kolay yolu gibi. Belki de öyle zaten.

Ama çok az da olsa benim aklıma bir seçenek daha geliyor.

Hani çoğu insanın aklından türlü vahşi, ipe sapa gelmez düşünceler gelir; ancak her "normal" insan gibi bunu yapmaz ve güler geçer ya;

Burada anne sanki ortaya çıkacak sonucu bilmiyormuş gibi yaparak, bebeği evde bırakıyor ve döndüğünde...
Kendisini buna inandırmış olabilir mi?

"Gitmeden iki biberon mama vermiştim" ifadesi...

Bu olayı yaşarken ruhunda meydana gelen tahribatlar sebebi ile yapmış olmasını düşünmek işin en kolay ve rahatlatıcı şifresi...

"Evde kaybolan bileziği, eve gelen temizlikçi çalmıştır" söylemi kadar kolay ve sindirilebilir bir çözüm...

İnsanoğlunun, zihninin karanlık dehlizlerinde daha ne gibi hatalar sakladığını düşünmek! veyahut da hiç düşünmemek!

İçinde canavarlar saklayan,

Bu canavarları kamufle etme yeteneğini nesiller boyu geliştiren,

Yan yana yaşama kültürünü edinen,

Adını toplum kayan,

Gelmiş geçmiş en korkutucu zihin olan,

İnsan!

Karşısındakine,

" Önce insan ol"

Şeklinde çıkışanları uyarmak isterim,

Bu isteğinizde kararlı mısınız?

20 Eki 2013

Kaos!

Karanlık,

Umutsuz,

Mutsuz,

Kaotik,

Soğuk,

Bir hücre.

Tavan yüksekliği en fazla bir metre...

Büyüklüğü, iki, bilemedeniz üç metrekare.

Ölümden hemen öncesi neredeyse.

Kulaklarınızda çığlıklar.

Sessizliği delip geçen.

Yatacak yer yok,

Tuvalet yok,

Battaniye yok,

Ve yerler ıslak.

Bahsettiğim yer Budapeşte'de ziyaret ettiğim Terror House'ın bodrum katındaki işkence ve hapis hücreleri...

Cumartesi gecesi yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp uyuyamama nedenimin bir yarısı.

Diğer yarısı ise o gece bitirmiş olduğum,

Bana, size az önce izah etmeye çalıştığım hücredeymişim hissini veren malum kitap.

İlkokuldan bu yana sürekli kitap okumuş bir kişi olarak,

Şimdiye kadar içime bu denli umutsuzluk, kaos ve endişe zerkeden bir kitap daha okumamıştım desem yalan olmaz.

Roman kahramanı Winston ile aynı yaşta, yani otuzdokuz yaşında olmamın da etkisi midir bilinmez, okurken nefes alamadığım anlar oldu...

dün gece bir türlü uyuyamamama, hatta yatakta terlememe neden olan şey ise,

Winston'ın işkence gördüğü odayı, neredeyse, ziyaret ettiğim müzede kendi gözlerimle görmem oldu...

Bugüne kadar çevresine pek çok kitap önermiş birisi olarak,

Size ilk defa okuduğum bir kitabı önermeyeceğim...

İyisi mi,

En azından siz,

Bu "karanlık ütopya" dan habersiz kalın,

Mutlu kalın.













7 Eki 2013

Dejavu!

** Yazar okuduklarınızı kaleme alır iken, Eric Satie'nin Gnossiennes No:3'ü dinlemekteydi. okuduğunuz sırada aynı müziği dinlemenin yazar ile aynı duyguları yaşama ihtimalinizi arttırabileceğini düşünüyor...

Bazen uzun ve asma bir köprüde olduğum hissine kapılıyorum.

Sanki sürekli bir, geldiğim yöne mi , yoksa gitmekte olduğum yöne mi tercihini yapmak zorundaymışım gibi buluyorum kendimi...

Buridan'ın eşeğini duymuşsunuzdur belki... kendisinde eşit mesafede bir tarafına su, diğer tarafında saman bırakılan eşeğin hangisine gideceğini düşünmesinden ve yaşadığı kararsızlığın en sonunda ölümüne sebep olmasına benzer bir ruh hali...

.............

Hafta sonu "Mr. Nobody" filmini seyrettim.

Özeti;

" Seçmediğin sürece her şey mümkün kalır."

Biraz karma, biraz Hinduizm, çokça felsefe.

Zaman, varlık, hiçlik gibi kavramların bu harman ile didik didik edilmesi...

Film bittiğimde, aklıma şu soru geldi;

Acaba şu anda hayatta, benim tercih etmediğim tercihleri yaşayan ve bana çok benzeyen biri var mıdır?

Bir de şu "dejavu" hadisesi... Gel de açıkla...

O kadar filmin arasından bu filmi nasıl buldum da aldım, cidden şaşırıyorum kendime...

...............

Hedefim kıyısından bucağından, tanıştığım her insana en az bir adet sevdiğim kitabı almak....

Şimdiye kadar en çok aldığım kitaplar;

1- imkansızın şarkısı- haruki murakami
2- içimizdeki şeytan- sabahattin ali
3- nikos kazancakis- zorba
4- ile- oruç aruoba

Bana okuduğun kitabı söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim...
.....
ilkokulda bir arkadaşım bana kendisine hediye gelen kitabı hediye etmişti... kapağında, atıyorum, "Aslı'ya sevgilerimle" yazıyordu....

Unutmadığıma göre beni etkilemiş...
......
Ankara'daki Dost Kitabevi bana kalırsa her Ankara'da yetişen genç için unutulmaz, yeri tutulamaz, bir yere sahiptir...

Hiçbir geliri olmayan öğrencilere taksit yapan bu kitapevi, soğuk ve karanlık ülke başkentinin farkında olmadan en aydınlık işlerinden birine imza atmaktaydı o yıllarda...

Şimdi nasıl, ayakta kalabildi mi, veya rekabetteki yeri nasıl bilemiyorum;

Ancak Dost, her kitapseverin gerçek dostu olarak kalplerdeki yerini almıştır...

Dost ile ilgili komik bir anımı anlatmak isterim.

Aldığım kitaplara ait taksitleri her nedense bir iki ay yatırmadığım zamanlar olurdu. Böyle zamanlarda taksiti yatırtmak için parayı bir arkadaşıma verir, utancımdan kendim gidemezdim.

Giden arkadaşıma şu notu iletmeyi unutmamasını da mutlaka salık verirdim;

" Eylem İzmir'e taşındığından gönderememişti..."

Naif kitapevinin naif okuyucusu Eylem!

Unutmadan hiçbir zaman taksitim gecikti diye aramadılar beni...

Çok duygusal bir son yazmak istemem ama; demek ki Dost Kitapevi şu gerçeği anlamıştı;

Okuyan adamdan zarar gelmez...







4 Eki 2013

Klişe

Hayat;

Başkalarında klişe bulduğun şeyleri geçmişinde bıraktığın,

Senin yaşadıklarını geçmişte yaşayıp seni klişe bulan başka insanların var olduğu,

Sürdürülebilir, tekrarlanılabilir,

Ve enin sonunda,

Klişelerin hakim olduğu,

Bir sonsuzluktur.